12 Mayıs 2011 Pazar
O. İRFAN IŞIK
Tarihte Demir
Demiri bulup işleyen ulus, Milattan önce 600 tarihinden sonra Ünye ve civarında yaşayan Khalibler’dir iddiası üzerine… Bu yazı Ünye Kent ve Şirin Ünye gazetelerinde dört haftada sitelerinde bir defada yayımlanacaktır.

Metalurji  (Metal bilimi ve teknolojisi)nin tarihteki seyrine geçmeden önce onu bilen bin yıllarca kayıp üç uygarlığın gün ışığına çıkarılışlarını bilmek gerekir.

Mısır’da kendisi, dili, yazısı yok olmuş son derece gelişmiş bir ulusun varlığını gösteren devasa eserler gözler önündeydi. Ama bu aklın alamayacağı kadar görkemli piramitleri; Duvarları boydan boya resimlerle süslü, bin bir sütunlu, bir şehir kadar büyük yapıları; 20 metre boyundaki heykellerin yüzlercesinin herbirini, çelik kadar sert tek bir taştan yontup bırakan ulus kimdi?

Kutsal kitaplar, çok eski tarihlerde Mısır’ı yöneten Firavun sanlı zalim krallardan bahsediyordu. Nil boyunca uzanan vadide dikili dev heykellerin, şehir kadar büyük yıkılmış binaların duvarlarına süs gibi işlenmiş yüz binlerce resim arasında bulunan, diğer insanlardan üç-dört kat daha büyük resmedilmiş olanlar, kutsal kitapların söylediği Firavunlar mıydı? Ve, o kralın önünde eğilen uygar ulus kimdi?.

On dokuzuncu asrın ortalarına dek bilinemedi bunlar. Taa …Mısır hiyeroglif yazsını ve ölü dilini konuşturan Jean-François Champollion’ un tarih sahnesine çıkışına dek.

Bu ulus metalurjide hayli yol almıştı.

Demiri ilk işleyen ve kullanan kayıp ülkeler sıralamasında ikinciliği Mezopotamya uygarlığı alıyordu ve tümüyle kayıptı.

Bugün büyük bölümü düz bir çöl olan Irak, Milattan üç-dört bin yıl önce de düz bir ülkeydi. O ülkeyle ilgili olan Y unan kaynaklarından varlığını biliyorduk ama o varlığı belirleyen bir iz yoktu.

Adı, günümüzde bile Mezopotamya  ( iki nehir arası ) olan şimdiki Irak ülkesini,  

Ön Asya’dan doğup Basra körfezine dökülen Dicle ve Fırat nehirleri, boydan boya yarıp geçerken, tıpkı Nil’in Mısır’ı yaratması gibi, tarih boyunca göç alan verimli bir ülke haline getirmişlerdi.

Irmakların vadileri boyunca dizildikleri gibi, Basra körfezine ulaşmadan birleşerek, aktıkları bataklık alanda da, 20-30 metre yüksekliğinde kesik koni şekilli, üstü ve çevreleri çömlek kırıklarıyla dolu bir sürü tepe vardı. Bu kadar düz bir ülkede, ırmak kıyılarındaki bu yayvan tepeler Araplar arasında hayret uyandırıyordu.

Gerçi, Yunan bilgi kaynakları bu ülkede yaşamış büyük bir uygarlıktan bahsediliyor, Kutsal Kitap’ta bu bilgiyi doğruluyor, adı şimdiye kadar duyulmamış bir ulustan menkıbeler anlatıyordu ama bu ulus Mezopotamya’nın neresinde yaşamıştı?

Bu bir sırdı.

Bu sır Botta’nın Yayvan tepelerden birine ilk kazmayı vurduğu 1843 yılına kadar saklı kaldı. Onun Ninova’yı buluşunun ardından Layard ve  -Koldewey gibi araştırıcılar da kazmalarıyla giriştiler iki ırmak arası ülkesinin yayvan tepelerine.

Fırat ve Dicle’nin getirdiği millerin 25 metre altına gömülmüş göz kamaştırıcı uygarlık gün ışığına çıkarıldı bu çabalarla. Beraberinde, binlerce yazılı kil tablet getirerek.

Layard Nemrut tepesi kazısından insan başlı, kanatlı, aslan gövdeli, devasa iri bir, su mermerinden yontulmuş  yaratık heykelini bin-bir güçlükle çıkarmağa çalışırken, Şeyh Abdürrahman yanındaydı.

Harika! Harika! La ilahe İllallah: Muhammet Resulullah. Ya bey diye başlayan Arap yağcılığının şahikası bir söylev döktürmüştü.

Yıllarca bu ülkede yaşadım. Babam da, babamım babası da, benden önce çadırlarını burada kurdular ama bu gördüklerimden hiçbir zaman haberleri olmadı. On yüz yıllardan beri, müminler, Allah’a hamdolsun yalnız onlar gerçek bilgeliğe sahiptiler. Bu ülkede oturmuşlardı. Fakat içlerinden hiç biri de, onlardan önce gelenler de, yer altı sarayı diye bir şey duymamışlardı.

Şimdi bak! Bir Frenk uzaklardan geliyor, eline bir değnek alıyor, bir çizgi şuraya, bir çizgi buraya çekiyor, işte saray bu diyor. Şurası da kapısı.

Bize, bizim bin yıllardır bilmediğimiz gömülü harikaları gösteriyor.

Harika! Harika!

Söyle ey Bey!

Sen bunları sihirle mi? Yoksa Peygamberimizden mi öğrendin?

Bu bilgeliğin sırlarını söyle bana ey Bey diyordu.

Tüm bu sırlar, Georg Friedrich Grotefend sahneye çıkıp kil tabletlerdeki yazıyı okuyuncaya kadar kayıptı Mezopotamya uygarlığı da.

Üçüncü kayıp, Anadolu ve Suriye’yi 600 yıl yönetmiş Hitit’lerin yarattığı uygarlık idi ki, onların gün yüzüne çıkarılışı henüz tamamlanmış bile değil.

Tarihin karanlıklarında, üç bin yıl yitip giden bu, günümüz teknolojisinin bile çözemediği gizemlerle dolu uygarlıkları konuşturan bilim adamları hakkında da biraz bilgilenmek gerekiyor.

23 kasım 1790 günü, göz akları doğululara has sarı bir renkle, hastalıklı olarak doğan Jean-François Champollion’un, kendi ülkesinde alışılmadık derecede esmer-kahve rengi bir teni vardı.

Bu görüntüsü nedeniyle yirmi yıl sonra herkes ona, MISIRLI diyecekti.

Çocuk beş yaşına geldiğinde ezbere öğrendiği şiirleri basılı yazılarla karşılaştırarak okuma ve yazmayı kendi kendine öğrenmişti. Altı yaşındayken Mısır’ın sihirli adını ilk kez duydu.

On bir yaşında, Latince ve Yunancayı olağanüstü biliyorken İbrani dilini de öğrendi.

1801 yılında, arkeolojiye çok meraklı olan kendisinden on bir yaş büyük ağabeyinin yanına, grenoble’ ye geldi. Okula başladı.

Ayni yıl, Mısır hükümeti katında Fransa komiseri olan ünlü bir fizikçi ve matematikçi Fourier, o eyaletin valisiydi. Bir okulu denetlerken ilgisini çeken Champollion ile tanıştı. Evine götürdü. Mısırdan getirdiği koleksiyonunu gösterdi ona. Küçük kara oğlan, Papirüsler üstündeki yazılara büyülenerek baktı. Taşlara kazınmış hiyeroglifleri sihirmiş gibi izledi. Sonra, bunlar okunuyor mu? Diye sordu.

Hayır: Okunmuyordu. Sevindi çocuk.

Ben okuyacağım bunları dedi Fourier’e. Büyüyeyim de…

Champollion öğrenimine, öyle baş döndürücü bir hızla başladı ki, arkadaşlarının

Tümünü geçti.

On üç yaşında Arapça, Geldanice,  Süryanice, Koptça Öğrenmeğe başladı. Tüm bu çabalar Mısır yazısına duyduğu aşk içindi. Çince ile de ilgilendi. Zend, Pehlevi ve Farsi belgeleri inceledi.

On yedi yaşındayken Mısır’ın tarih haritasının ve kendisinden istenilenin aksine ‘Firavunlar Çağında Mısır,  kitabının taslağını hazırladı.

Akademi Senatosu karşısında bu kitabın giriş bölümünü okudu. Kitap, öyle karşı durulamaz bir mantıkla savunulmuştu ki… Olağanüstü etkilenmemek olanaksızdı. Seneto üyeleri üzerindeki bu etki, on yedi yaşındaki delikanlının oybirliği ile akademiye üye seçilmesini sağladı.

Champollion Bir günde öğrencilikten profösörlüğe yükselmişti.     

Napolyon’un Mısır’ı işgal eden ordusundan adı unutulmuş bir er, Nil kıyısındaki Rachid’de, mevzi sağlamlaştırma kazısı yaparken, bir masa üstü büyüklüğünde, perdahlanmış yüzü gizemli işaretlerle dolu bir taş buldu.

Taş, demir kadar sert kara bazalttan kesilmişti.

Sonradan adı Rosette taşı olarak anılan taşın üstünde, üç kolan halinde yazılmış bir yazıt bulunuyordu. Yazılar iki bin yılın etkisiyle aşınmıştı.

Bu üç yazıdan on dört satırlık ilki hiyeroglif, otuz iki satırlık ikincisi demotik, elli dört satırlık üçüncüsü Yunanca idi.

Yunanca yazıt hemen okundu.

Bu yazıt, beşinci Ptolemaios’tan gördükleri lütuf üzerine Menfis papazlarının onu öven bir sunguydu.

Dilbilimcilerin tümü bu üç dilli taştan Mısır Hiyerogliflerini okuma yarışına giriştiler.

Champollion da bunlar arasındaydı. Ve zafer onun oldu.

30 ağustos 1808 de on sekiz yaşında olan delikanlı ağabeyine çözüm için attığım ilk adımları sana sunuyorum diye övünen bir mektup yazıyordu. Ancak tam sonuç, bu mektuptan on iki yılı aşkın bir süre sonra alınacaktı.

Otuz altı yaşına dek görmediği Mısıra ayak bastığında önündeki anıtları daha önce görmüş gibi biliyor, duvarlarındaki yazıları, sular seller gibi okuyor tercüme ediyordu.

Mısır tarihi onun sayesinde yeniden yaşamağa başlamıştı.

Demiri bilen uygarlığın ikincisi olan Mezopotamya’da, toprak altından çıkarılanlarla daha önce Persepolis’ten çıkarılan kil tabletlerin üstündeki işaretler süs sanılmıştı uzun süre. Kil tabletlerin üstüne kazınmış süsleri görenler sanki yaş kum üzerinde yürümüş deniz kuşlarının izi gibi diye anlatıyordu bu süsleri.

Araştıran zekalar bunların yazı olduğunu keşfetti.

İş yazının okunmasına kalmıştı. Zaten daha önceden görülüp bilinen ve süs sanılan çivi yazısı, Mezopotamya kazılarından bolca çıkarılan tabletlerle çok zenginleşmiş, dünyanın her tarafındaki bilginlerce çözüm çalışmalarına başlanmıştı.

Yirmi yedi yaşında genç bir adam bir içki sofrasında gereksiz bir iddiaya tutuşarak, çivi yazısının anahtarını bulacağını iddia etmişti.

Bu genç, 9 Haziran 1775’te Almanya’da doğan George Friedrich Grotefend idi. Filoloji eğitimi aldı. Doğduğu kentte yardımcı öğretmenlik yaptı. Öğretmenliğinde, çeşitli basamakları aşarak kız lisesi müdürlünden emekli oldu. 1853 te de öldü.

Çivi yazısının çözümünü, baba-oğul-dede isimlerinden yürüyerek sistemleştirdi. On iki harfi doğru olarak keşfetti. Bundan sonrasını diğer bilginler tamamladı. Çivi yazısı ve onunla yazılmış bütün diller çözüldü.

Mezopotamya kazılarından o denli çok tablet çıkarılmıştı ki bunların çözümü ve yayımı bu gün bile tamamlanmış değil.

Demiri demir yapan ülkemizi ve konumuzun ana temasını ilgilendiren Hitit dili ve yazısının çözüm tarihi ise daha dün gibi yakın bize.

 1830 yılında bir Fransız araştırıcısı olan Charles Felix- Marie Texier İç Anadolu’da, Kızılırmak kenarına kurulmuş Tavium kentini bulmak için bir gezi tertipledi.

Boğazköy tepelerine çıktığında, gördüğü manzara karşısında nefesi kesildi. Önünde, dev taş bloklardan yapılmış temeller yatıyordu. Yanda devler tarafından yapılmış gibi duran bir duvar vardı. Adımlayarak duvarın bir km. uzunluğunda olduğunu hesapladı. Tepenin doruğuna çıktığında harabelerin yayıldığı alanın bir şehir olduğunu anladı. Burası, Tavium olabilir miydi?

Adımlayarak ölçtüğü duvarı takip ederek yürüdü. İki görkemli kapı gördü. Kapının birinde bir aslan heykeli diğerinde bir insan kabartması vardı. Bunlar bilinmeyen bir üslupla yapılmışlardı. Texier bunların resimlerini yaptırdı kopyalarını aldırdı.

Burası Tavium olamazdı.

İki km. daha, yukarılara doğru yürüdü. Önünde yalçın bir kaya kitlesi yükseliyordu.

Yazılı Kaya kutsal alanını bulmuştu Texier.

Ülkesine döndüğünde Desciription de L’Asie Mineure- KÜÇÜK ASYA ÜZERİNE’ yi yazdı. 1839 da yayımladı.

Texier’den bir yıl sonra Boğazköy’e giden Hamilton, orayı görmekle kalmamış, Alacahöyük köyünde de yeni bir harabe alanı bulmuştu. ( bu iki gezgin Ünye’ye de gelmiş, Kalemiz hakkında pek önemli olmayan notlar yazmışlardır)

Daha sonraları Texier’in Yazılıkaya’da gördüğü apayrı bir stille yapılmış kabartmalar, Anadolu’yu gezen birçok gezgin ve arkeolog tarafından Suriye’de, güney Anadolu’da, Ege’de görülünce İngiliz arkeolog Archibald Henry Sayce Kutsal kitabın HİTTİM diye isimlendirdiği; Anadolu ve Suriye’de görülen figür ve yazıtların ayni karakteri taşıdığından yola çıkarak, bunları yaratan ulusun, Hititler olduğunu dünyaya duyurdu.

1876’dan sonra Hititoloji tarihi başladı.

Kutsal kitap Hittim adından başka 2. Krallar 7,6 da  ( çünkü rab Suriyelilere atların, arabaların, büyük bir ordunun gürültüsünü duyurdu. Öyle ki aralarında şöyle konuştular. Mısır kralları ile anlaşmış bakın, İsrail kralı üstümüze saldırsın diye yine Hitit kralları ve Mısır kralları ile anlaşmış.)

Diyordu. Tevrat daha önce Hittim’e hiç önem vermez görünürken burada onun tarihsel rolünü, eski çağ tarihinin en güçlü devletiyle birlikte anıyordu.

Mısır’da Amarna arşivi konuşmağa başladıktan sonra, Hitit varlığı kanıtlanmış oldu. Ancak Amarna belgelerinin içinde okunamayan iki mektup vardı ki bunlar Anadolu ve Suriye’de ele geçen yazı formundaydılar.

Hititler hakkındaki belirsizlikler 1905 te Winckler’in Hattuşa’ya gelerek ilk kazmayı vuruşuna dek sürdü.

1906 da ikinci kez gelişinde Büyük Kaleye çadırını kurdu ve ilk kazı gününde yüzlerce yazılı tablet buldu.

Vinckler hastaydı çadırından çıkamıyordu. Kazıyı yapan amelelerin başı olan kürt, sepetlere karmakarışık doldurduğu tabletleri getirip önüne döküyor o da anında okuyordu. Yazılar çivi yazısıyla, zamanın milletler arası resmi dili olan Akadca’yla yazılmıştı.

1906 yılının 20 ağustos günü eline aldığı tabletlerden biri kanını dondurdu Winckler’in . Kendi anlatımıyla bu, şimdiye kadar görüp öğrendiklerini hiçe indiren bir belgeydi. Hatasız bir çivi yazısıyla Babilce yazılmıştı. Mısır anıtlarının duvarlarına kazınmış, tarihin kaydettiği ilk barış antlaşmasının bir kopyasıydı elindeki tablet. Gümüş plakaya yazılmış aslı gibi değil, kırılgan kil tablete yazılmıştı. (tablet İstanbul arkeoloji müzesinde sergilenmektedir)

Bundan sonraki gelişmeler, kapsamı daha geniş tutularak yapılması gereken kazılara zemin hazırladı.

Bu ülke eskiden Hatti ülkesi olarak tanınıyordu. Öyleyse burası da Hatusas olmalıydı.

Günümüz arkeologları Winckler’in yaptığı kazıyı hoyratça bulmaktadırlar. Tıpkı Troya’da hazine bulan Schlıemann yaptığı kazı gibi.

Büyük Kalede bulunan binlerce tablet içinde Hitit’lerin kendi yazısı olan hiyeroglifle kendi dillerinde yazılmış pek çok tablette vardı. Bunların, Amarna arşivi içinde bulunan ve adlarına Arzava mektupları adı verilen iki mektubun benzerleri olduğu anlaşıldı. Çivi yazısı okunuyor ama dili anlaşılamıyordu.

 Hrozny 1915 yılında Hititçe’nin bir Hint-Avrupa dil gurubundan olduğunu ispatlamış ve dili çözmüştü. Ancak sonradan Hititler’in sekiz dil konuştuğu ortaya çıktı.

Bu kez de Hititler’in kendi yazıları olan hiyeroglifler okunamıyordu.

Artık sıra  bu yazının çözümüne gelmişti

Çivi yazısı ve Hititçe yazılmış tabletler artık okunup anlaşılıyordu

Alman arkeolog Kurt Bittel, 1934 te Hattuşa’da kazıya başlayınca bulduğu binlerce tablet ve Bulla denilen mühür baskısı yanında 200 kadar da iki dilli metin bulmuştu.

1936 da Bittel ve Güterborck bu iki dilli belgeler yardımıyla iki kralın ismini okumayı başardılar.  

Çabalar daha dün gibi yakın tarihlere kadar sürdü. Hititçe ve diğerleri çözüldü.

Yatsınamaz bir gerçek var bu arada. Hitit ulusunun tarihi, dili, yazısı, sosyal hayatı hakkındaki bilgiler günümüzde ana hatlarıyla belirlenmiş durumda. Gelecekte yapılan kazılardan elde edilecek bilgiler ana hatları detaylandıracak, yanlışları düzeltecektir.

Bu genel bilgileri sunduktan sonra gene bu bilgilerin verileriyle şimdi ana temamız olan demirin tarihteki serüvenine geçebiliriz.

RUY GONZALES DE CLAVİJO nun Timur’a elçi tayin edildikten sonra, yolculuğunun yol güzergahında olan Ünye’ye 1404 yılında uğradığı; Notları arasında Ünye ve civarına niçin Halipler denildiğini açıkladığını okuyoruz.     

Clavijo, denize yakın olan bir köyde, birkaç nalbant dükkanı bulunduğunu, olaslıkla bu nalbantların denizin getirdiği siyah kum tanelerinden demir elde ettiklerini yazdığını, demir ve çelikle ilgiisinden dolayı bölgeye Chalybia dendiğini açıklamış;

Halipler, demiri işleyen ilk kavimdir hükmünü vermiştir.

Hamilton’da Ünye’yi ziyaretinde Haliplerin sahildeki kumlardan kireç taşı kullanarak demir elde ettiklerini, arkeolog Antoni Bryer ve Davit Winfield’in de Ünye ve Halibiya bölgesine değindikleri çalışmalarında, demir madeni ve Haliplerden söz ederler.

Son olarak da demir madeninin bulucusu olarak kabul edilen Halipler, Ksenophon ve Arianosun yapıtlarında da yer almaktadır.

 Önce adı geçen kum taneleri ve nalbant dükkanlarının yeri hakkında bildiklerimi söylemem gerekiyor.

Limanın Fatsa yönü başlangıcından Fatsa yarmasına kadar devam eden sahilde avuç içi kadar olanlardan başka kumsal yoktur. O sahil, yer-yer yükselen arada kısa boşluklarla kesilen bir falezdir.

Asıl kumsal Ünye’nin içindeydi. Sahil kara yolu üstünden geçip yok etmeseydi Tacülbat Bey iş hanının yanından Falez başlangıcına kadar olan emsalsiz güzelliğini şimdiki genç kuşak da görebilecekti.

1960 yılına kadar yaşayan o kumsala fırtına sırasında deniz siyah renkli bir kum atardı. İpek gibi teni okşayan sarı kumların bazı bölümleri kararırdı bunlarla.

Biz de çakılarımızla, bazılarımız da mıknatıslarla gider o kumların üstüne yatar, getirdiğimiz aletlerin kara kumları büyük bir hırsla çekip aldıklarını seyreder, benim bıçağım seninkinden çok demir çekti diye iddialaşarak oynardık.

Anımı ve kumsalın yerini söyledikten sonra şimdi,  tarihe dönüp milattan 2000 bin yıl öncesinden Haliplere doğru gelelim.

Büyük Hitit İmp. Milattan 1200 yıl, günümüzden 3200 yıl önce Deniz kavimlerinin göçleri sırasında çok alevli bir yangınla aniden tarihin karanlıklarında yitmiştir. Tüm Anadolu ve Orta doğuyla birlikte.

Mısır kıralları bu akınlarda Mısırın yıkılmaktan, bin-bir zorlukla ve uzun yıllar savunma yapılarak nasıl kurtarıldığını, şimdiki Lüksor kentide, Nil’in batı yakasındaki Medine Habu tapınağı duvarlarına dramatik bir anlatımla kazımışlar;

Bu Akınlar Kaşka, Hitit, Kıbrıs, Suriye ve orta doğu krallıklarının tümünü tarih sahnesinden sildi demişlerdir.

M.Ö. !200 ile 800 tarihi arasındaki 400 yıl boyunca Girit’te, Yunan’da, Anadolu’da tarih susmuş yazı unutulmuş, kazıların hiçbirinde bu 400 yıla ait bir tek belge bile bulunamamıştır. Ama bu sav, 2003 yılına kadar doğruydu.

M.Ö. 800 den sonra yazı yeniden icat edilmiş yada belleklerde kalan söylencelerden yeniden doğarak tarihi konuşturmağa başlamıştır.

Anadolu’da Frig ler M.Ö.  800 de.

Karadeniz sahillerinde Deniz kavimlerinin öküz arabalarıyla gelerek her yeri ateşe verdikleri günlerde yok olan uluslardan arda kalanların dağa sığınmış olanlarının, çoğalarak çok ilkel, küçük topluluklar oluşturdukları;  M.Ö. 600 yılından sonra Karadeniz sahillerinde kolonileşmek isteyen İonlara akla gelmez işkencelerle mani olmağa çalıştıkları; Kolonileşme tamamlandıktan sonra onlarla kaynaşarak uygarlaştıklarını biliyoruz.

Bu yerli topluluklarından biri de Haliplerdi. Ve ancak M.Ö. 400 yıllarında geliştirdikleri arıtma sistemiyle demiri işleyip dış satım yoluyla Perslere, Yunan kolonilerine daha sonra da Pontos’lulara, Roma’ya satmışlardı. 

 Terme’den Bolaman’a kadar kadar olan küçücük bölgeye adlarının verilmiş olması gerçekten demir sayesindedir.

Yukarda adı sayılan gezgin ve araştırıcıların hepsi 19. asırda yaşamışlardı. Sadece Mısırı biliyorlardı ama ne dilleri ne de yazıları henüz çözülmediği için uygarlıklarını tanımıyorlardı. Mezopotamya uluslarının ve Hititlerin uygarlıkları şöyle dursun, adlarını bile bilmiyorlardı.

Onlar demiri bulan ve işleyen Halipler’dir dedikleri için kınanamazlar.

Ancak günümüz insanları, DEMİRİ BULAN VE İŞLEYEN İLK ULUS HALİPLERDİR diyemez.

Çünkü 19. yüz yıldan sonra bu uluslarla birlikte Mısır’ın belgeleri konuşmağa başladı. O belgelerde demir adını çok sık ve etkin bir şekilde duymağa başladık.

Örneğin:

Mısır’ın ölü gömme ayinlerinde bir ağız açma seremonisi vardır. Ölü kralın ardılı kral namzedi, ölü kralın dudaklarına değdirdiği bir aletle ağzını açar. Artık kral konuşabildiği için ahrette, 42 tanrı karşısında savunmasını yapabilecektir. Sonra da, yaptığı iyilikleri sayıp dökecek cennete girmek için kalbini tartan Tanrı Anubis ve artılarla eksileri kaydeden tanrı Tot’un terazisine heyecanla bakacaktır.

Terazinin bir kefesinde ölünün kalbi, diğerinde tek bir tüy vardır. Bu tüy, adalet tanrıçası Maat’ın belirleyicisi olan, taçındaki deve kuşunun kanadından alınan bir telektir. Terazinin kefesindeki kalp öteki kefedeki tüyle dengedeyse, kral kendisini yutmak için bekleyen canavar timsahtan kurtulmuş, sazlar ülkesine (cennet) doğru yola çıkmağa hak kazanmıştır.

Peki. Bu yola girmek için ağzı açan sihirli ve kutsal alet nedir?

Emsali olmayan, en kıymetli altın madeninden bile değerli sayılan demirden yapılmış çekiç ya da kesere benzeyen bir alettir.

Kökeni Meteorik demir olduğu için de göksel ve kutsaldır. Ve de M.Ö. 3000 yılından beri bilinmektedir.

Mısır’ın demir bilgisi bu kadar mıdır?

1250 tarihlerinde Mısırı yöneten, Osiris Kral Usarmare 2. Ramses, KADEŞ barış antlaşmasını kendisiyle imzaladığı kayın pederi ve Hitit Büyük Kralı olan

3. Hattuşili’ye bir mektup yazarak, kızını, kendisini ve ülkesini ziyaret etmesi için davet eder. Bu vesile ile de kendisinden yana yakıla demir ister.

Büyük Kral Hattusil 2.Ramsese yazdığı cevapta kıvırtarak, ziyaretini, AYAK YANMASI hastalığı geçtikten sonra yapacağını, Demiri ise ustalarının yapım işini tamamladıktan sonra göndereceğini söyler.

Hattuşil Mısır’ı hiçbir zaman ziyaret etmedi. Hiçbir zaman da Ramses’e demir göndermedi.

Demirden yapılan kılıçlar, bronz (Tunç) kılıçları bir kağıt gibi kesiyordu.

Barış yapmışlardı ama Hititler’in en büyük düşmanı Mısır’dı. Barış yaptıkları güne kadar da savaşmışlardı.

Bu mektupların dışında başka bir mektup Büyük krallardan birinin vasalına yazdığıydı. Şöyle diyordu mektup. Ben Büyük Kral, demirden tahtıma oturdum sana bu mektubu yazıyorum.

Asur ticaret kolonilerinin kurduğu Kültepe kazılarında ele geçen, M.Ö. 1900-1700 yıllarına ait bir tablette, Amutum adıyla demirden bahsedildiği okunmuştur.

Hattuşa ve Kültepe belgelerinin okunmuş olanlarında, demirin ne şekilde arıtıldığı belli değildir. Ama onların bunu bir şekilde başardıkları kesin. Gelecekteki yeni buluşların, bunun da yanıtını vereceğinden kuşku duyulmamalıdır.

Mezopotamya belgeleri, orada yaşamış uygar ulusların demiri, günümüzden 5000 yıl önce arıtılıp kullandıklarını yazar.

Demir o çağlarda süs ve hediyelik eşya yapımında da kullanılmıştır.

Altın ve diğer has elementlerden çok daha bol ve korozyona karşı dayanıksız oluşu sonradan anlaşılan demir, adı geçen ülkelerde kullanıma sunulduğu ilk zamanlarda altından beş, gümüşten 40 kat daha pahalıydı. Bunu, demirden tahtına oturduğunu vurgulayarak mektup yazan kralın ifadesinden de anlıyoruz.

Daha önemlisi: Hamilto’nun Alacahöyük köyünde bulduğu harabede yapılan kazılarda, dört ana yerleşim katı bulundu. Höyük aslında on dört kattı.

Bu katlardan biri, Kalkolitik (M.Ö. 6000-3000)  ve eski tunç çağına aitti. Bu kattaki 2300-2100 e tarihlenen mezarların Hitit öncesi Anadolu yerlilerinden Hatti hanedanına ait mezarlar olduğu tespit edildi.

On üç adet olan dikdörtken şeklindeki mezarların dört yanı bir metre yüksekliğinde taşla örülmüş, üstleri ahşap hatıllarla kapatılmış; Damları üzerine, kurban edilmiş ve etleri ölü yemeği olmuş boğaların boynuzlu başları ve bacak kemikleri yerleştirilmişti.

( L mezarı)

Mezardaki hanedana mensup ölünün çevresine, Altın, gümüş, elektron, bakır, tunç, DEMİR ve değerli taşlardan oluşan çok zengin ölü hediyeleri konulmuştu.  

Son çarpıcı buluş ise Şu:        

Yaklaşık2 km. karelik şehirde hala arkeolojik olarak hiç araştırılmamış, yeni bilgiler sunmağa namzet geniş alanlar var. Büyükkale boğazının öteki yanında, 2003 yaz ayında, 67. kazı mevsimi gerçekleştirildi. Şimdiye kadar varlığı bile bilinmeyen yeni bir döneme, erken demir çağına ait yerleşim tabakaları saptandı. Buluntular M.Ö. 1200’e tarihlendi.

Erken demir çağı eskiden, 400 yıl süren karanlık çağ olarak adlandırılıyordu. Çünkü Hitit imp.nun 1200 tarihinde yıkılışından sonra bir daha Hattuşa çevresinde yerleşilmediği düşünülüyordu. Ancak 2003 kazısından sonra öyle olmadığı, yıkılıştan kısa bir süre sonra, başkent harabelerine yeniden yerleşildiği anlaşıldı.

Son savunma:

İlkokulda okuduğumuz tarih kitaplarında bile, ilerlemenin geçirdiği evreleri, TAŞ DEVRİ MADEN DEVRİ Diye ayırdıktan sonra bunların ikincisini

Bakır devri. M.Ö. iki bin yılına kadar.

Tunç devri:  M.Ö. 2000 yılı ile1200-1000 yılları arasına kadar.

Demir devri: M.Ö. 1000 yılında başlar ve günümüze doğru teknolojinin emrinde uygarlığı zenginleştirir. Demiyor muyduk?

Demir devrinin başlangıcı ile Halipler’e mal edilen demirin ilk bulunuş ve işlenişi arasında en az, 600 yıllık bir zaman aralığı var. Genelde kabul gören bu ortalama verilmiş tarihle bile buluşun Haliblerden çok önce olduğu kesin olarak anlaşılmaktadır.

Demir devrinin başlangıçı, onun yaygın olarak kullanıldığı zamanı ifade eder.

Oysa demir, Haliplerden 2500 yılı aşkın bir süreden beri biliniyor, kullanılıyordu.

Tarih: Geçmiş insan topluluklarının, yer ve zaman göstererek ve doğru olarak, yaşayışlarını, birbirleriyle ilişkilerini, kültür ve uygarlıklarını inceleyip aktaran bir bilimdir.

Geçmişe ait hüküm veren yazarların, yer ve zamanı doğru belirlemesi bir ilk gerekliliktir.



Bu Haber 616 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Başlık : tek kelimeyle mükemmel Tarih : 31 Mayıs 2011 / Pazar Üye Adı :cem kavaklıoğlu
irfan hocam yazılarınızın hepsini büyük bir heyecan ve merakla okuyorum..bizleri böylesine güzel konularla bilgilendirdiğiniz için size minnetarım