Bilal o günden sonra kendisini kalfalığa yükselmiş sayıyordu.
Tam, usta izin verirsen kaynağı ben yapayım diyecekken, karşı sokaktaki Ermeni, tenekeci
Mıgırdiç’in dükkanına doluşan Rum’ları gördü. Tabureden indi. Daha iyi görebilmek için dışarı çıktı. Bu kez hem çapulacılar hem de bakırcılar arastasından gelen sesleri, küfürleri duydu. İyice kulak kesildi. Birisi, kalın sesli bir erkek, bağıra bağıra ağlıyor muydu ne?..
Başını döndürerek içeriye, tezgahta çalışan ustasına baktı. Kargaşa seslerini o da duymuş olmalı ki işi bıraktı. Başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Git. Bu nedir? Öğren dedi Bano Usta. Bilal bir koşu bakırcı arastasına gitti. Herkes dükkanından çıkmış, arastanın ortasına birikmiş; Bağrışarak küfrediyorlardı. Kimileri de sesli sesli dövünüp ağlıyordu. Dükkanının kapısında duran kimi ustalar da ellerini bellerine dayamış, dalgın gözlerle yere bakıyorlardı.
Bilal, Bano Usta’nın akrabası kalaycı Yorgo Usta’nın on yaşındaki oğlu Hristo’ya yanaştı.
Oğlan da korku içinde çırpınıp ağlıyordu.
Nooldu da ağlıyorsun Hristo dedi.
Biz gidecekmişiz dedi oğlan.
Nereye gidecekmişsiniz lan?
Anasını S……. Tiğimin Türkleri, bizi Yunanistan’a süreceklermiş dedi oğlan kinle.
Bilal, kendisini de kapsayan sövgüye, durum böyleyken, karşılık veremezdi. Yuttu bu yaralayıcı sövgüyü. Sonra birden ustası geldi aklına.
Bano Usta da sürülecek mi lan? Dedi.
Oğlanın hayır demesini sabırsızlıkla,istekle bekledi.
Duymadın mı lan söylediğimi? dedi Hristo kızgınlıkla. Bütün Rum’lar gidecek. Bano Usta da, biz de, hepimiz. Simdi, s….der ol git başımdan.
Hristo’nun sövgülerine aldırmayacaktı artık Bilal. İçine, yüreğinin ortasına bir ateş düşmüştü.Usulca ayrıldı oradan. Ayaklarını sürüye sürüye dükkana geldi. Ustasının yüzüne bakamıyordu. Gözleri yerdeydi.
Söyle dedi Bano Usta. Bilal bir süre sustu. Söylemeğe dili varmıyordu.
Söylesene ne olmuş? Diye tekrar sordu usta.
Korkarak gözlerini yerden kaldırdı. Gidecekmişsiniz dedi Bilal. Sora da, tepkisini ölçmek için göz ucuyla ona baktı.
Ucundan mavi bir alev fışkıran oksijen pürmüzünün ustanın elinden düştüğünü gördü.
Pürmüz, tezgaha çivilenip ustanın kucağına serilmiş olan beze doğru yanarak yuvarlanırken, uçarcasına yetişti Bilal. Pürmüzü kaptı. Oksijeni kesip alevi söndürdü.
Bano Usta’nın yüzü kireç gibi bembeyaz olmuştu. İri iri açılmış gözleriyle, dükkanın bir köşesine görmeden bakıyordu.
Usta, usta diye seslendi Bilal kuyumcu Bano’ya.
Usta hiç tepki vermedi. Koşarak dışarı çıktı Bilal. Çapulacı Dodoraki’nin çırağı Ahmet’ten daha aydınlatıcı bir şeyler öğrenecekti. Arastaya vardı hemen. Değil Ahmet, öteki Türk çıraklardan da hiç biri yoktu ortalıkta. Hepsi toz olup dağılmışlardı sanki. Gene koşarak dükkana döndü.
Tezgahın başında sessizce ağlıyordu Bano Usta. Onu rahat bırakmalıydı Bilal. Kendine gelinceye kadar bir şey sormamağa karar verdi. Taburesine ilişti yavaşça. Yüreği parçalanarak ustasının ağlayışını izlemeğe başladı.
Ünye’deki dükkan sahiplerinin hepsi Rum’du. Hiçbir Türk usta tanımıyordu Bilal. Kuyumcu Rum. Bakırcı Rum. Çapulacılar, Kunduracılar, çarıkçılar, terziler, berberler, manifaturacılar, taşçılar, marangozlar, bakkallar, tüccarlar, iş sahiplerinin hepsi Rum’du.
[ Osmanlı’da, yukarda sayılan meslek kollarında çalışanlarla zanaatkar ve sanat erbabı, hep gayrı müslimdi. Türk’ler, gayri müslimlerin yaptıkları işleri, adi sayıyor yapılmağa değer Bulmuyorlardı. Soylu ve yüce meslek askerlikti. Bu meslekte sadece Türk’lere aitti.]
Hepsi de yetişkin erkeklerdi. Yetişkin Türk erkeği hiç yoktu. Türk erkekler ya çocuk yada dedeydi. Türk çocuklar, Rum ustalara çırak olabiliyorlardı yalnız. Getir- götür işlerinde kullanılmak için.
Çarşılarda gezinen yetişkin Türk erkeklerin tümü, bir gözü kör, kolu bacağı eksik yaralı ve sakat kişilerdi.
Anasına sormuştu Bilal, niye bu kadar çok sakat Türk erkek var ? diye. Onlar gazi demişti anası. Onların kimi on yıl savaşmış, kimi yedi yıl. Kimi Çanakkale gazisi, kimi Yemen, Cidde, Gazze. Kimi İnönü, Sakarya, Dumlupınar gazisi. Kimi yedi düvelin kurşununu, şarapnalını yiyerek kaybetti kolunu, gözünü, bacağını. Kimi Yonan’ın.
Hele-hele Yonan’ın. O Yonan yok mu o Yonan?..
Şimdi on üç yaşındaydı Bilal. Çok yıllar önce Yunan ordularının, İngiliz’lerin desteğiyle Ankara yakınlarına kadar ilerlediğini, ülkemizi yakıp yıktığını, yaşlı, kadın, çocuk, bebek demeden gördükleri her Türkü öldürdüklerini duymuştu.
Bir gün, evlerine konuk gelen komşu kadınlarla anasının konuşmalarını dinlemişti.
Yunan savaş gemileri Karadeniz’e çıkmış, Ereğli’yi, Sinop’u, Samsun’u vurmuş diyordu kadınlar. Ordu’yu, giresun’u, Trabzon’ u da vuracaklarmış. Sonra da karaya asker çıkaracak, yerli Rum’larla çoğalıp, Türk ordusunu arkadan ve önden kıskaca alıp yok edeceklermiş.
Baş kumandan Mustafa Kemal bu planı haber haber alır almaz, TBMM ne bir karar aldırarak, Karadeniz bölgesinde yaşayan Rum erkeklerini sahilden içerlere sürdürmüş. Böylece Yunan planı gerçekleşememiş.
Ondan sonra olanları, dün yaşamış gibi hatırlıyordu Bilal.
İçerlere sürülen Rum’lar, silahlanarak dağa çıkmış, çeteler oluşturmuşlar; Erkeksiz köy ve kasabalara [çünkü erkeklerin hepsi silah altındaydı; Yunan ordularıyla savaşıyorlardı] baskınlar düzenleyerek öldürme, soygun, yağma, ırza geçme gibi eylemlerde bulunmuşlardı.
Çok önceleri Ermeni çetelerden çeken Türk halkı, şimdi de Rum zulmünü yaşıyordu.
Sonra birden her şey değişti. Türk ordusu Mustafa Kemal’in komutası altında bir yıl hazırlanmış, Büyük Taarruz’a kalkarak Dumlupınar Meydan Muharebesi’nde, Yunan ordusunun tamamına yakınını yok etmişti.
Savaş meydanından kaçan Yunan askerleriyle sekiz yüz bin sivil yerli Rum da dokuz gün sonra İzmir’de denize dökülmüştü.
Kendini Yunanistan’a atabilen Rum sayısı o kadar çoktu ki, Ülkelerinin nüfusunu dörtte bir oranında artırdılar.
Bu durum, Yunanistan’da yıllarca süren çalkantılara neden oldu.
Savaş Türk ordularının zaferiyle sonuçlanınca, Lozan’da , barış antlaşması için masaya oturuldu.
Bu arada Karadeniz dağlarındaki Rum çeteler sessizce düze inip ailelerinin yanlarına döndüler. Hiçbir şey yapmamışlar gibi dükkanlarını açıp işlerine devam ettiler.
Bilal anılarına dalmış düşünürken, iki kalaycı Rum girdi dükkana.
Aylardan şubattı. Kış hafif geçiyordu ama gene de adamların ağızlarından buhar fışkırıyordu. Kapıyı örtmeden, sen dışarı çık dediler Bilal’a
Dokunmayın çocuğa dedi Bano Usta. Göz yaşlarını sildi. O benim oğlum gibidir.
Oğlu yoktu ustanın. İki kızı vardı. Bilal’i gerçekten oğlu gibi seviyordu.
Adamlar, kapıyı kapatıp oturdular mangalın başına. Bir süre sustular. Sonra biri:
Yunan-Türk mübadele sözleşmesi 30 ocak 1923 günü Lozan’da imzalanmış dedi. Usta Bilal’a baktı.
Bizi ayırdılar evlat dedi. Bizi de, Yunanistan’daki Türk’leri de, doğup büyüdüğümüz, atalarımızın da doğup büyüdüğü vatanlarımızdan koparıp atacaklar.
[ Bu sözleşmeyle, 1923-1924 yıllarında Türkiye’den 2 200 000 Rum Yunanistana, oradan da üç yıl içinde 500 000 Türk Türkiyeye göçtü. Tüm ekonomik varlıklarını yitirerek. İstanbul’da, İmroz, Tenedos adalarında oturan Rumlarla Batı Trakya Türkleri mübadeleye tabi tutulmadılar.]
Sözleşme imzalandı diyen kalaycı, ustanın sözünü keserek: Bizi, Selanik’in doğusundan göçecek Türklerin mülküne yerleştireceklermiş. Samsun Rumları, biz bunu kabul etmeyiz demişler ama kim dinler onları. Türk hükümeti acele ediyormuş. Senin anlayacağın bir an önce postalayacaklar bizi. Hem de sadece, elimizde sahile kadar taşıyabileceğimiz kadar eşyayla. Buna nasıl razı olacağız. Onca mal-mülk bırakılır mı?
Öfkeden mosmor oldu kalaycılar. Kalkıp gittiler.
Sandalyesine yığılıp kalmış olan Bano Usta da biraz sonra kalktı. Ben eve gidiyorum Bilal dedi. Mangalı külle. Dükkanı kapat, sen de git.
Ertesi gün ve ondan sonraki bir ay çok az konuştu. Hiç çalışmadı Bano Usta. Oturup boş gözlerle baktı dükkanın dört köşesine. Dayanılmaz küskünlükler, dayanılmaz ayrılık acıları yaşadığı belliydi. Arada bir, bu bize haktır. Ettiklerimizi çekiyoruz diye mırıldanıyordu.
Gelen işleri, alış-verişi Bilal yapıyordu. Çalışırken, kendisine bakan Bano Ustanın yüzü, gurur ve sevgi esintisiyle dalgalanıyor, bakışlarındaki övgüyle okşuyordu Bilal’i.
Sonra bir gün: Bilal usta, bir, ikilik cezve sür mangala da, karşılıklı kahve içelim seninle demişti.
Kalbi durur gibi olmuştu Bilal’in. Eli-ayağı tirtir titremişti.
Bilal usta ha!
Karşılıklı kahve içelim ha!
Şaşırıp duraladığını görünce yeniden: Ha be Bilal usta, sürsene cezveyi demişti.
O gün, akşam edememişti Bilal.
Anasına: Bilal usta bu akşam ne yiyecek ana demek için yanıp tutuşmuştu. Onun ustalığını duyunca anası ne hallere girecekti.
Cezveyi mangala sürmüş, varıp önünde diz çökerek, ustalık iznini veren ustasının elini öpmüştü.
Günler böyle küskün geçip giderken bir gün:
Bilal usta, büyük potayı tezgaha getir dedi Bano usta. Tezgahın üstünde, çeşitli ışık oyunlarıyla parıldayan, karnından kapağının hizasına kadar kıvrılarak yükselen, upuzun, güzel mi güzel emziğiyle kuğu gibi bir pirinç ibrik duruyordu.
Masasının çekmecesini çekti Bano Usta. Müşterilerin bozdurduğu ezik, 22 ayar altın bilezik hurdalarını çıkardı oradan. Tepeleme yığdı potaya.
İki kilo bu altın Bilal usta dedi. Bunu, ekmek param olsun orada diye Yunanistan’a götürmeğe çalışacağım. Bu çok tehlikeli kaçakçılıkta, bana yardım edebilecek misin?
Emrin başım üstüne ustam dedi Bilal. Canım feda olsun sana.
Pürmüzün kükreyen mavi alevi, potadaki hurda altını eritip çökertirken, sakin ve alçak sesli konuşmasını sürdürdü Bano Usta.
Ben, bizi limandaki gemiye götürecek olan motora binmek üzereyken sen, bu ibriğe su doldurmuş olarak koşup iskeleye geleceksin. Bağırarak, Bano Usta, yanına içme suyu almamışsın deyip, ibriği bana vereceksin.
İbriği senden alıp motora binebilirsem ne ala. Foyamız meydana çıkarsa: Bu dükkan, içindeki mallar, iş takımlarım ve aletler ve bu ibrik senin olacak. Tüm bunlara karşılık sen de artık bizim evde yatacak, yengene ve kız kardaşlarına baba olacaksın. Ben onları Yunanistan’da iyice yerleşince alacağım yanıma.
[ Bano Ustanın iş takımlarını ve dükkanını Bilal usta ölünceye kadar yıllarca kullandı. Sonra da oğlu kuyumcu Ergun Usta emekli oluncaya kadar… Şimdi, aziz bir hatıra olarak evinin baş köşesinde saklamakta.]
Ustası donmuş bir yüz ve titreyen sesle görevini anlatırken yağmur gibi gözyaşı döküyordu Bilal.
Altın erimişti. Pota maşasıyla ibriği boğazından tut dedi Bilal’a usta. Ben altını ibriğe dökünce sen onu hafifçe eğerek tabanı etrafında dairevi şekilde hızlı hızlı çevir. Kendisi, bak böyle yapacaksın diyerek nasıl çevireceğini öğretti Bilal’a. Şimdi ibriği yukarı kaldır. Ben altını pürmüzle iyice kızdırayım ki altın soğuk ibriğin içinde birden donmasın.
Dediğini yaptıktan sonra sıvı haldeki altını ibriğe akıttı. Bilal öğrendiği hareketi kusursuzca sürdürürken usta yardım etti ona. Altın, ibriğin geniş, yuvarlak karnının iç çeperlerine yayılıp donuncaya kadar çevirdiler ibriği. Sonra, su dolu kovaya sokarak soğuttular.
Usta dikkatle inceledi yaptığı işi. Altın ibriğin geniş karnına tam istediği kalınlıkta yayılarak yapışmıştı. Memnun bir gülümseyişle rengi değişip kararan pirinç ibriği Bilal’a verdi. Haydi bunu Yorgo’ya götür, parlatsın dedi.
Bilal ibriği kaptığı gibi bakırcılar arastasına koştu. Ustasının selamını söyledi Yorgo’ya.
İbriğin başına gelenleri gördün mü dedi Yorgo Bilal’a
Gördüm dedi Bilal. Hazla birbirlerine bakarak anlamlı anlamlı gülüştüler. Yorgo, asit,kum ve ince çakıl dolu yıkayıp parlatma yalağında pirinç ibriği temizledi. Bilal’ın tezgahta ilk gördüğü gibi olmuştu ibrik.
Akşama kadar hüzünlü türküler mırıldandı Bano usta. Bilal’ın yaptıkları işi anasına bile söylemeyeceğinden emindi.
Cumhuriyetin ilan edildiği 29 ekim 1923 tarihinden önceki ayların birinde, Gülcemal vapuru limana girdi. Bano Usta, kalaycı Yorgo, diğer Rum’ların hepsi, kimi aileleriyle bir cenaze alayı görüntüsüyle iskeleye dizilmişlerdi. Tüm Ünye ‘liler sahildeydi. Düşmanlıklar unutulmuş, komşuluk, hemşehrilik ön plana çıkmıştı. Ağlayarak helalaşıyorlardı Türklerle Rum’lar.
Bilal, elinde su dolu ibrikle tetikteydi. Ustanın eşyalarının kontrolu bitip bavulları kapatılırken bağırarak iskeleye fırladı Bilal. Usta yanına Çatal tepe suyunu almayı unutmuşsun diyordu habire.
Kontrol jandarmaları durdurdu onu. Biri tüfeğinin harbisini soktu ibriğe. İçinde bir şeyler var mı? Diye. Yüreğinin vuruntusu öldürecekti Bilal’ı bu birkaç saniye içinde.
Ver hadi suyunu ustana dedi jandarma. İbrikle birlikte ustasının boynuna atıldı Bilal. İkisi birden hüngür hüngür ağlamağa başladılar.
Sıra Yorgo’daydı.
Ulan dedi jandarma. Yoğurttan başka yiyecek yok muydu yanına alacak!.. Sapsarı oldu Yorgo. Dudakları titredi. Ağlamağa başladı. Ayrılık ağlamasıymış gibi yaparak…
Harbi bu kez yoğurt bakracını karıştırdı hoyratça. Onda da bir şey yoktu güya. Bakraç Yorgo’ya geri verilirken sevinçten uçuyordu Bilal.
Alın bavullarınızı dedi jandarma. Çabuk atlayın çapara da defolun.
Ustası denizin ortasında gözden yitene kadar iskelede ağladı Bilal.