Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
28 Haziran 2011 Pazar
MİSAFİR KALEM
Ahmet Akbulut / Dinozor'ların Buluşması

O’nunla aynı yıllarda Terme İlçesinin değişik köylerinde görev yapıyorduk. Ben Terme’nin doğusunda Üskütü köyü başöğretmeni idim. O ise aynı ilçenin Çarşamba’ya daha yakın Taşpınar köyü ilkokulu başöğretmeniydi. O dönemde iki öğretmen çalışan okullar çok azdı. Ama bizim unvanımız başöğretmendi. İlçeye indiğimizde, devlet memurları ile kasaba esnafı bizimle dalga geçerdi. <> diye soru sorarlar, akıllarınca bizimle kafa bulmaya çalışırlardı.

Şehre ancak maaş almak, ya da öğretmenlerin mesleki toplantılarına katılmak için gelirdik. Mesleki tanışma toplantılarının özelliği ve tadı başka olurdu. Çoğunluğumuz bekardı. Evli olanlar parmakla sayılacak kadar azdı. Toplantıya katılan bayan öğretmenlerin sayısı %20 yi geçmez, genellikle onlar da bekardılar.

O’nu böyle bir öğretmenler toplantısında tanıdım. Adı <> olarak anılıyordu. Gerçekten de yakışıklı idi. Hafif sarışındı. Genç kızların âşık olacağı tiplerden sayılırdı. Şehir çocuğuydu. Ağzı laf yapıyor, Türkçeyi pürüzsüz ve güzel konuşuyordu. Çok güzel ve etkileyici şiir okuduğu da söylenirdi. Velhasılı toplantıların odak noktasıydı.

Bizler kızların peşinde koşarken, kızlar inadına onun peşinde koşuyordu. Kızlar onun şiir okumasına bayılıyordu. Ara sıra bize de güzel şiirler okurdu.

O yıllarda, Orhan Veli Kanık ve arkadaşları edebiyat ve şiir dünyasına yeni bir akım getirmişlerdi. Eskiden şiirde aranan; hece idi, kafiye idi, aruzdu. Divan edebiyatı şiirleri, halk edebiyatı şiirleri gibi kavramlar altüst olmuştu.Orhan Veli arkadaşları, serbest vezin adı altında şiire yeni bir anlayış getirmişler, adını da “birinci yeni” koymuşlardı. Orhan Veli Kanık’ın, sükse yapmış, oldukça ün yapmış, ağızdan ağıza, dilden dile dolaşan ve ezberlenen şiirinin adı = SERE SERPE = idi. Bizim, yakışıklı Muâllim bunu çok güzel okurdu. Şiir okunurken bayan öğretmenler, kıkır kıkır gülerek, şiiri okuyan yakışıklının hep gözlerinin içine bakarlardı. Bizim de hoşumuza giderdi okunan şiir ama; yakışıklıyı kâh kıskanarak, biraz da zora ki takdir ederek zevkle dinlerdik.

O günlerde oldukça meşhur olan, Orhan Veli Kanık’ın = SERE SERPE = adlı şiirini, anılarımızın tazelenmesi amacı ile aşağıya alıyorum

 

SERE SERPE

Uzanıp yatıvermiş, sere serpe;

Entarisi sıyrılmış, hafiften;

Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;

Bir eliyle de göğsünü tutmuş.

İçinde kötülüğü yok, biliyorum;

Yok, benim de yok ama…

Olmaz ki!

Böyle de yatılmaz ki!

-------------------------------------------

Sözü fazla uzatmaya gerek yok. İlk gençlik yıllarındaki öğretmenlik hayatımız, parasız ve fakir olmamıza rağmen, renkli ve tatlı geçiyordu. Yakışıklı Muâllim bizden daha farklı yaşıyordu. Çalıştığı köy Samsun Terme devlet karayoluna daha yakındı. Çarşamba’ya daha sık gidip geldiğini bize söylüyordu. Oralarda değişik gruplardan arkadaşları olduğunu bizde duymuştuk. Ama hiçbirini tanımıyorduk. Herkes hayatını nasıl yaşarsa, nelerden hoşlanıyorsa, öyle devam edilsin diye düşünüyorduk. Yaşamın gerçeği de zaten bu idi…

Bir gün şehre indiğimde, yakışıklı Muâllim’in hapishanede olduğunu duydum. Onun da benim de yakın arkadaşımız olan Sarayköy İlkokulu başöğretmeni Necati Ocak’la ziyaretine gittik. Adettendir, hapishaneye eli boş gidilmez. Biz de ona birer adet << Yeni Harman >> sigarası götürdük. Başgardiyan hemşerisi imiş… Bizi gardiyan odasında kabul etti. Geçmiş olsun dileklerimizi ilettik. Ve niçin cezaevinde olduğunu öğrenmek istedik. Neşeli idi, hiçbir şeyi umursamıyordu. Hapishanede değil, sanki piknikte imiş gibi davranışlar sergiliyordu. Gülüyor ve devamlı sigara içiyordu. Samsun’da ki arkadaşlarına söz vermiş; sözünü tutmuş, bir mertlik ve delikanlılık olayı sergilediği için mutluydu ve hayatından memnundu.

İşin aslı: Samsunlu arkadaşları o dönemin sesi güzel, fiziği güzel, ünlü bir bayan assolistini silah zoru ile kaçırarak, yakışıklının başöğretmen olduğu Taşpınar köyüne getirmişler. O da verdiği söz gereği onları orada saklamış ve onlara orada yataklık etmiş. Suçu bu. Cezaevine konulma gerekçesi de bu oluyor.

Yakışıklı bu işi nasıl yuttu. Bu karma karışık olayın içinden nasıl sıyrıldı. Gerçeği bilmiyorum ama; bu yüzden epeyce sıkıntı çektiği konusundaydım.

Kızlar ona aşıktı demiştik ya! Bu abartma değil bir gerçekti. Örneğin: Balıkesirli Öğretmen Sarı Neclâ ona sırılsıklam âşıktı. Belki o da seviyordu Necla Öğretmeni ama; onun kalbinde başka biri vardı. Platonik, çaresiz bir aşka tutulmuştu. Çarşıya geldiğinde ilk işi, hep sevdiğinin evinin yanlarında dolaşmaktı. Tül perde aralığından, hafif bir tebessüm, bir göz göze gelme hayali onun için dünyalara bedeldi. Belki sevdiğinin büyük aşkının bundan hiç haberi yoktu. Terme’nin zengin köklü ailelerinden, çiftlik sahibinin çok güzel kızı Ayla!ya tutulmuştu.Ona deli gibi aşıktı. Hani “Aşkın gözü kör” derler ya! Birdenbire değişivermişti bizim yakışıklı!..

Sevgilisine kraliçem derdi, Süreyyam derdi. O yıllarda,dünyanın en güzel kadını, İran Şahı Rıza Pehlevi’nin eşi Kraliçe Süreyya idi. Dalyan gibi boyu, yemyeşil gözleri, masum ve mahsun bakışı ile herkes ona hayrandı. Anlaşılan bizimkinin sevgilisi de kraliçe Süreyya’ya benziyordu.

Hayat devam ediyor. İnsanoğlunun ne olacağı, ne yapacağı, nerede yaşayacağı elinde olmayan bir yaşam olayı… Bu olgu hayatın koşulları gereği  kendi süreci içinde akıp gidiyor.

Biz de, Vezirköprü, Bafra, Ankara, İstanbul derken; uzun süre buralardan uzak kaldık. Tilkinin dönüp dolaşacağı kürkçü dükkanı örneği; tekrar doğduğumuz ve büyüdüğümüz topraklara geri döndük

Aklıma geldi. Bir de çevreyi gezeyim dedim. Vakit geçirir, bir iki tanıdık görür hesabına; unutamadığım ilginç anılarım olan Ünye’ye gittim. O zaman Ünye’nin oturulacak tek yeri olan İskele Park’ta arabamı müsait bir yere bıraktım. İskele’ye doğru sonuna doğru uzandım. Hava ılık güneşliydi. İskelenin sonunda boş olan beton bir tabureye oturdum. Panoramik olarak Ünye şehrini seyretmeye başladım. Çimento’dan başlayarak, Ünye kalesi, şehrin kıyıya yayılışı, Çakırtepe ve Burunucu’na kadar olan alanı gözlerimle doyasıya taradım. Bir taraftan ciğerlerime çürümüş yosun kokusu, belki de lağım kokusu dahil iyod ve oksijen depo etmeye çalıştım. Ünye’ye sadece Çakırtepe’den değil İskele Park’tan da bakmanın zevkini ve mutluluğunu yaşadım.

Buralara kadar gelmişken Ünye çarşısını gezmeden geri dönmek olmazdı. Siyah gözlüklerimi taktım. Yavaş yavaş kah vitrinlere bakarak, kah durup etrafı seyrederek çarşıyı dolaşıyorum. Etraf gençlerle dolu, çarşı kalabalıktı. O ara yaya kaldırımlarda, iki de bir durup etrafı gözeten, soluklayan başpehlivan cüsseli bir adama gözüm takıldı. Durakladığı yerlerde, esnaf dükkanının önüne çıkıyor, ona saygı gösteriyor, azıcıkta sohbet ediyorlardı. Bu iri yarı pehlivan yapılı adam kimdi? Esnaf niye buna böyle saygılı davranıyordu? Kafamda bazı şimşekler çakmaya başladı. Durumu daha iyi ve dikkatli izlemek gereği duydum. Bu, durup durup yürüyen adam, benim aradığım ve çok iyi tanıdığım kişi mi idi acaba?... Kafam karma karışık ve merak beni çatlatıyordu.

Biliyorsunuz Ünye çarşısının caddesi dar, ani bir hareketle karşı kaldırıma geçtim. Oradan daha iyi ve net gözlemleme olanağı buldum bu iri yarı pehlivanı… Merakım tamamen gitti. Aradığımı bulmuştum. Avını yakalamış, müzmin avcıların mutluluğunu yaşıyordum. Uzun yıllar önceki arkadaşım, “Yakışıklı Muallim” karşımda yavaş yavaş yürüyordu. Gitti, Cumhuriyet Meydanı başında plastik boş bir sandalyeye oturdu. Esnaf koşarak geldi, saygı ile elini öptü ve konuşmaya başladılar.

Cesaret göstererek, bir hamle yapıp bende yanlarına gittim. Başpehlivan yapılı adamın omzuna elimi koydum. “Merhaba dostum, bak bakalım ben kimim, beni tanıdın mı?”diye sordum. Başını kaldırdı, gözlerini birkaç saniye üzerimde dolaştırarak dikkatlice baktı. Birden ayağa kalkarak “Nan Ahmet! Nerelerdesin. Bunca yıl geçti, ne arıyor, ne soruyorsun?” diye sitem ederek hasretle boynuma sarıldı. Epey bir süre böyle kala kalmışız. Yanımızdaki esnaf, olanlara hayretle şaşıp kalmıştı. Beni çarçabuk tanımasıyla billur gibi, berrak, tertemiz bir belleği olduğunu bir kez daha anladım. Cami yıkılmıştı ama; mihrap yerinde sapasağlam duruyordu.

Baştan beri sözünü ettiğim, “YAKIŞIKLI MUALLİM” İrfan Işık’la işte böyle karşılaştık. Bu uygar Dinazor’un  “ÜNYE” fikir ve kültür hayatına büyük katkısı hala devam ediyor. Uzun süre daha devam etmesi dileği ile kendisine Terme’den sevgi, saygı sunuyorum.

                                                                                                         



Bu Haber 2187 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
BU YAZARIN DAHA ÖNCEKİ YAZILARI