20 Haziran 2011 Pazar
YAŞAR KARADUMAN
Bizim Karnemizde Kırmızı Kurdele Yoktu
yasar.karaduman@gmail.com

Cuma günü son ders zili çaldı ve Ünye’de 23216 öğrenci karnelerini alarak tatile çıktı. Öğrencilerin kimi takdir, kimi teşekkür, kimi onur belgesi kimi kırmızı kurdeleli karne almışlardı.  Benim okul yıllarım aklıma geldi.

Bizim zamanımızda kırmızı kurdele falan yoktu, takdir ve teşekkür diye de bir şey yoktu, ama çok çalışkandık. Kırk kişi başladığımız okulda her şey çıktı içimizden. Bir bakan çıktı, belediye başkanı çıktı, bir sürü proföser çıktı, milletvekili çıktı, doktor ve avukat mühendis dolu çıktı, yazar şair çıktı, esnaf çıktı, sanatkar çıktı, hamal çıktı, balıkçı çıktı, muhtar çıktı.. Aynı sırada oturan arkadaşlardan biri bakan biri muhtar biri de oldu.

Takdirsiz ve teşekkürsüz ve kırmızı kurdelesiz becerdik hep.

Çünki biz 68 kuşağı idik.

Şimdiki çocukları görünce imrendim, bir kırmızı kurdeleli karnem olsun isterdim.

 

 

Feride

İlkokula başladığım ilk gün geç kalmıştım. Dedem beni elimden tutup başöğretmene çıkardı.  “Biz geç kaldık “dedi, ağlamaklıydım, Başöğretmen: “üzülme şimdi sana bir yer buluruz” diyerek elimden tutup bir sınıfa götürdü, sınıfta hiç boş yer yoktu arkalarda iki kız oturuyordu diğer sıralar üç kişiydi.  “Sen şimdilik bunların yanına otur ” dedi ve beni iki kızın ortasına oturttu. Ben aylarca bu iki huysuz kızın arasında çile doldurdum, biri sağdan dürttü biri soldan.

Sol yanımda oturanın adı Feride idi, kızı “Avrupa Yakası” dizisinde oynuyor. Beyaz kurdelesini tepesine bağlardı. Büyük bir insan edası ile defterini, silgisini, kalemini, kalem tıraşını bir de küçük pembe mendilini itina ile çıkarır sıranın üzerine koyardı. Ben Feride’nin her sabah yaptığı bu seremoniye bayılır hayranlıkla onu seyrederdim. Benim baktığımı fark eder daha bir ciddileşirdi. Sağımda oturan Hatice ayrı bir dünya idi. O tepesine iki beyaz kurdele takardı. O Feride gibi değildi defterlerini çantasından çıkarır sonra çantasını tak diye kapatırdı, çantalarımız o yıllarda tahtadandı.

Biri sağdan biri soldan beni ablukaya alırlar, sonra benim arada kaldığımı görünce biraz toparlanırlardı. Sonraki günlerde beni sevdiler aylar sonra ben başka sıraya gitmek istediğim zaman bırakmadılar.  Altı buçuk yaşımda tanıdığım bu iki kız arkadaşım bana insanları ve yaşamı sevmeyi öğretti onları hiç unutmadım. Beş yıl ilkokul üç yıl ortaokul sekiz yıl birlikte büyüdük. O yıllarda Ünye’de ortaokuldan sonra gidecek başka bir okul yoktu herkes bir tarafa dağıldı. Bu iki kız arkadaşım öğretmen oldular. Hatice çok genç yaşta yakalandığı bir hastalıktan kurtulamayarak aramızdan ayrıldı. Feride ile halen görüşürüz.

 

Fransızca Hocamız Fikri Bey.

Fikri Bey çok sinirli bir hocaydı. En çok onun dersinden korkardım. Yabancı dilimiz Fransızca idi. Bize: “sakın kitabı açıp evde bakmayın” derdi. Neden öyle dediğini şimdi anlıyorum. Kitabı açıp baktığımızda kelimeleri yazıldığı gibi okuyorduk oysa kelimeler Fransızca’da Türkçe’deki gibi yazıldığı şekilde okunmuyordu, bazen birkaç harf bir sesi veriyordu, aklımıza yanlış yerleşiyor dilimizi bir daha düzeltemiyorduk.

Fikri Hoca bizi çok döverdi, küçücük çocuklardık, kocaman adamlar bize neden dayak atarlardı anlamazdım. Ondan dayak yememek için derse çok çalışırdım. Okulda ne kadar Fransızca öğrendiğimi hiç bilemedim hiç işime de yaramadı.  Tâki Almanya’da çalıştığım firmam beni Fransa’daki başka bir matbaasına gönderene kadar. . Bu gittiğim sonuncu ülkeydi, buradan sonra Türkiye’ye döndüm, diğer gittiğim ülkeler olan Avusturya, İsviçre ve Almanya Almanca konuşulan ülkelerdi. En çok Norveç ve Finlandiya ‘da zorlanmıştım, dilleri çok zordu. Fransa’da da benzer sorun yaşamaktan korkarken, okulda Fikri Bey’den dayak zoruyla öğrendiğim Fransızca o kadar işime yaradı ki. Ben bilmeden ve farkında olmadan o kadar çok şey öğrenmişim hayret ettim.

Günlük hayatta gereken her şeyi biliyordum.  Dayağı yemiş ama dili de farkında olmadan öğrenmiştim. Güzel yıllardı Fransa yılları, sonra beni Paris’ten Liyon ve Marsilya’ya gönderdiler.. Oradan Türkiye’ye döndüm.

Süheyla’ya kızarak İstanbul Sirkeci Garı’ndan çıktığım bu yolculuk otuz iki yıl sonra Marsilya’dan kalkan bir vapurla yine İstanbul’da sona eriyordu.

 

 



Bu Haber 565 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
BU YAZARIN DAHA ÖNCEKİ YAZILARI