Gençliğim boyunca hep sıra dışı insanlarla arkadaşlık ettim. Onlarla birlikte olmaktan haz duydum.
Bunlardan biriyle, ağır sorumluluklar taşıdığımız yetişkinlik yıllarımızda bile en yaşanmaması gereken tehlikeli serüvenleri yaşadık. Ben eğitim ve öğrenimi kendisine emanet edilmiş bir alay öğrencinin öğretmeni, arkadaşım fındık ticareti yapan ünlü bir tüccardı.
Boş zaman ve hafta sonlarımı hep onunla birlikte avda, denizde, yürüyüşlerde ve en önemlisi onun, deniz aşırı yerlerdeki ticari görüşmeleri sırasında yanında oluyordum.
O, Ordu ve Giresun gibi yakın illere günübirlik giderken bile kendi söylemiyle can yoldaşı olmamı ister, en olumsuz durumlarda dahi buna olanak sağlardı. Örneğin: Onun iş seyahati benim iş günüme denk gelmişse, o gün izinli sayılmam için elinden geleni yapar beni izinli saydırırdı.
Ünye-Ordu karayolu, Sahil Karayolu adıyla yeni açılmıştı. Yolda trafik yoğun değildi o günlerde. Derin karlı bir kış gününde onun Ordu’ya gitmesi gerekiyormuş. Bu yolculuğun beni de ilgilendirdiği yalanıyla kaymakamlıktan bir gün izin almış bana.
Kar yağmıyordu. Böyle olduğu için ayaz kalın bir buz tabakası oluşturmuştu yolda. Üstelik rüzgar karı savurarak yer-yer yolun iki-üç metrelik bölümlerinde yığıntı yapmıştı. Oraları kürekle bizim açmamız gerekiyordu.
Karı küreyen grayderler, iki tarafına yığdıkları karlarla yolu üstü açık bir tünele dönüştürmüşlerdi.
Böyle bir günde yolculuk akıl karı değildi. Arabamız 57 model tek kapılı bir Şevroleydi. Güçlü ve yeniydi. Arkadaşım çok güveniyordu arabasına.
Çeker lastiklerimize zincir takıp yola çıktık.
Yaşamında olduğu gibi, şoförlüğünde de deli-doluydu arkadaşım.
Biraz da yolun iki tarafının kalın ve yüksek kar duvarlı oluşuna güvenerek gaza yükleniyordu arada. Fren yapmak zorunda kalınca da araba sık-sık kayıyor, kar bariyerlerine savruluyordu. Yolun dar yerlerinde araba istikametini koruyor ama geniş yerlerde, durduğu yerde fırıldak gibi dönüyor bazen ters, bazen çapraz pozisyonda kalıyordu yola. Böyle durumlarda kahkahalarla iniyor, iterek arabayı kolayca gidiş yönüne çeviriyorduk.
Yığıntılarla kapanmış yerlere geldiğimizde de homurtularla, kan-ter içinde kalarak kürekliyor, açıyorduk yolu.
O tarihlerin normal günlerinde, bir buçuk saati biraz aşkın sürede gidilen yolu biz beş saatte kat etmiştik. Yorgun, hatta bitkin Ordu’ya vardık. Ve koşar adım girişteki caminin upuzun genel tuvaletine girdik. Her kabin dolu olmalıydı ki kapılar kapalıydı. Biz gene de okul teneffüslerindeki alışkanlığımızı sürdürdük: Kapıları tıklatarak, içerden öksürük taklidiyle verilen sinyali ala-ala dibe doğru yürüdük.
Kapalı kabinlerin birinden ses çıkmayınca ben iterek açtım ve içeri daldım. Arkadaşım yanımdaki kabini tıklatınca içerden hırslı bir:
Höst!.. Sesi yükseldi.
Anladık ulan arabacı dedi arkadaşım. Sonra hemen yanındaki kabini tıklattı. Ses çıkmayınca kapısının sertçe çarpılmasından onun da içeri girdiğini anladım
Biraz sonra yanımdaki kabinden hırslı höstçünün sesi yükseldi. Sesin tonundan höstçünün epeyce yaşlı bir kişi olduğu anlaşılıyordu.
Ulan namussuz nankör diyordu. Sana ikram ettiğim hurileri ne çabuk unuttun cüce kalleş. Bir zamanlar ele avuca sığmaz bir haylazdın. Nerdesin şimdi. Tomanın, pijamanın, pantolonun, hangi kıvrımında kayboldun. Bu soğukta üstümü başımı ıslatmadan çıksana ortaya. Yoksa seni keser atarım.
Hem de tavukların önüne atarım seni. Atarım ki, yerden yere çalınasın. O zaman görürsün nasıl intikam alınırmış.
Bu uzun tirat bitince arkadaşım yan kabinden, hele şükür ihtiyar kaybı buldu herhalde diye kahkahayı bastı. Genel tuvalet bir anda kahkahalarla bayram yerine döndü.
Sıra dışı kişilere, sıra dışı olanlar rastlıyordu galiba.Gece vakti dönüş yolunda yaşayacağımız zorlu beş saati umursamadan ihtiyarın kabinden çıkmasını bekledik. İtirazlarına aldırmadan sürüklercesine bir lokantaya soktuk onu.
Sofrada, ondan ve bizden burada yer alamayacak yüzlerce erotik fıkra uçuştu yemek boyunca.
Dostluk yıldırım hızıyla oluşuyordu bizcileyin insanlar arasında.
Sıkça yaptığımız Ordu-Giresun yolculuklarımızın birinde, sahil yolu tünelinin karşısındaki karaya çok yakın dik Hoynat adasına yüzlerce martının konup havalandıklarını gördük. Arabayı kenara çekerek indik. Kuşları seyretmeğe başladık. Kuşların onlarcası çok sık aralıklarla yerde yatıyor, bir bölümü de konuyor, kalkıyor, uçuşuyorlardı.
Aklıma geleni açık etmeden, adayla karanın arasındaki mesafenin durumunu merak ettim. İleri çıkarak yolun karşı kıyısına geçtim. Adayla karanın arası bir boğaz gibiydi ve her dalgada kabararak oluşan akıntıyı gözlenebilir duruma sokuyordu.
Arkadaşımın yanına gelerek yerde yatan kuşların kuluçkada olduğunu söyledim.
Bir gazete haberinde, İstanbul limanlarının mendireklerinde yuva yapan martıların yumurtalarını, işsiz-güçsüz takımının, gizlice toplayıp pastanelere sattıklarını okumuştum. Kaz yumurtası gibi iri, kabukları büyük kahverenkli lekelerle kaplı martı yumurtalarının sarısı bir tavuk yumurtası iriliğinde ve kıpkırmızı, akı da bir çay bardağını dolduracak kadarmış. Hem yumurta sarısı hem de akı pastacı ve tatlıcıların arayıp ta bulamadıkları nimetmiş.
Satıcı garibanlar, taze ve içi civcivli olanı ayırt etmeden bulduklarının hepsini aldıklarından yumurtaların bir bölümü bozuk çıkıyormuş. Bu nedenle de çok ucuza satıyorlarmış yumurtaları.
Öykümü bitirince soran gözlerle baktım arkadaşıma. Onun cin gibi bakan gözleri parlamağa başladı.
Demin kıyıya gidişin, adaya kadar yüzüp neresinden çıkabiliriz diye keşif yapmak içindi değil mi? dedi.
Bakışarak anlaşmıştık
Sonra hararetle plan yapmağa başladık.
Yarın gereken malzemeyi alıp gelecektik.
Ertesi gün, planladığımız gibi büyücek bir tava, kocaman bir topak tereyağı, ekmek, iki şişe su, yeteri kadar kısa kırılmış ince çalı, tuz alıp geldik dünkü yerimize. Arabayı parkettik. Soyunduk içinde. Koşarak indik deniz kıyısına.
Naylon torbaları belimize bağladık. Denize daldık.
Adanın denize inen yamaçları çok dik, Sadece Boğaza inen yamacı az meyilliydi Boğazın akıntısına kapılmamak için kayalara tutunduk. Yardımlaşarak ve hayli zorlanarak çıktık adaya.
Yatan, uçuşan kuşların arasına sokulduk.
Kuluçkaya yatmış olan beyaz ya da benekli büyük martılar biraz tedirgin oluyorlardı ama kalkmıyorlardı yumurtaların üstünden.
Aslında, çer-çöple yapılmış yuva denecek bir şey yoktu altlarında.
Yumurtalar toprağın ya da yere gömülü kayaların üzerine bırakılmışlardı.
Açıktaki yumurtalara baktık. Kimi iki, kimi tek olarak duruyorlardı yuva olarak seçilmiş yerde.
Kısa bir durum değerlendirmesi yaptık aramızda. İkiden fazla yumurta olan yuva pek azdı. Elimizi uzatarak ürküttüğümüz martılar da hep iki yumurta üstünden kalkmışlardı. Demek ki tek yumurtalar dün ya da bu gün bırakılmışlardı yuvalara. Tazeydiler yani.
Anlaştıktan sonra yerde tek duran kahverengi lekelerle bezeli, kocaman yumurtalardan on kadar topladık.
Yoldan geçenlerin dikkatini çekmeden, yumurtaları paylaştık. Naylon torbalara özenle yerleştirip denize indik. Tobalar karnımızın üstünde sırt üstü yüzerek karaya çıktık. Arabaya girdik. Sonra doğru Yason Burnu’nun ucuna, kilisenin arkasına gelip saklandık. Ateşimizi yaktık. Üçtaşla yaptığımız ocağın üstüne tavamızı koyup yağı erittik. İlk yumurtayı kırdık.
Bu ne harika bir şeydi yarabbi.
Gerçekten bir tavuk yumurtası iriliğinde kıpkırmızı bir sarı, avuç dolusu bir ak yayıldı tavaya. İki yumurta daha kırdık. Kıtlıktan çıkmış gibi saldırdık tavaya.
Peşine üç yumurta daha kırdık.
Tava doldu adeta. Sarıları bozup karıştırmadan pişirdik. Ekmek banarak elle daha sakin yedik bu kez.
Hemen peşinden dört yumurtayı daha, bu kez çalparak omlet şeklinde pişirdik. Öylesine doyduk ki bir süre sırt üstü yattık kilisenin arkasında.
Bir dahaki gelişte çok daha büyük bir tava getirmeğe karar verdik.
Bu ne doyumsuz bir zevk, ne doyumsuz bir lezzetti.
Yolda, hiçbir kimsenin yaşayamayacağını sandığımız bu serüveni arkadaşlarımıza anlatmamağa karar verdik.
Bu zevki o yıl, adadaki yuvalarda tek yumurta bulamayıncaya kadar iki kez daha yaşadık.
Sonraki yıllarda, dimdik kıyılarından kimseye görünmeden çıkma zorluğundan mıdır? Yoksa deliliğimizin durulmasından mıdır? Bilinmez bir nedenden, martı yumurtası çalmağa üşendik adadan.
Yıllar sonra, Giresun’daki akrabalarımdan biri Ünye’de kayık küreği yapan mesleğinde çok mahir bir usta olduğunu öğrenmiş. Ben bilmezdim. Bana, o ustanın elinden çıkmış bir çift kürek alırsan çok sevinirim diye ricada bulundu. Araştırıp ustayı buldum. Adam kürekleri ancak on beş gün sonra verebileceğini söyledi.
Bekledik. Aldıktan sonra kendim götürdüm Giresun’a.
Akrabam, yarın sabah bu küreklerle denize açılıp oltayla istavrit tutacağını, Sonra da Giresun adasına çıkarak piknik yapacağımızı söyledi.
Sabah, aramızda çocuklar da olmak üzere iki aile kayığa bindik. Adaya doğru denize açıldık. Çok iğneli oltalarımızı attık. Saatlerce çalıştık. Çeşitli yerlerde avlanmayı denedik. Tek istavrit bile tutamadık. Ben adaya çıkmakta ısrarlıydım. Akrabam utanarak, kayığa bolca ekmek tava ve sıvı yağdan başka bir şey almadığını söyledi. Benim gözlerim parladı adaya baktığımda. Martıları gördüm. Kuluçkadaydılar.
Çocuklar acıktıklarını söylüyorlardı. Bu günkü yemeğiniz ekmek olacak dedi büyükler çocuklara. Adaya çıktık.
Ben hemen Yatan martıların arasına daldım. Kuşlar sadece tedirgin oluyorlardı. Ürküp uçmadıkları gibi. Saldırmıyorlardı da.
O kadar iriydiler ki, çocuklar da, büyükler de korktu kuşlardan. Ben tecrübelerime güvenerek akrabalarımın şaşkın bakışları altında epeyce yumurta buldum. Sonra da Ordu yolundaki ziyafetlerimizi anlattım. Ateşi yaktım. Kadınlar bundan sonraki işleri yapıp yumurtaları hayret çığlıklarıyla pişirdiler.
Adada olan Giresun’lulardan bu olayı kimseye söylememeleri hususunda söz aldım.
Yoksa Giresun’da martı nesli tükenirdi. Amatör balıkçı olan akrabam utancından sıyrılarak iyi ki balık tutamamışız dedi.
Çocuklar babalarının bacaklarına sarılıp adaya gene gelmek için yalvarıyorlardı. Kadınlar bu yumurtalarla yapılacak börek ve çöreklerin lezzetini konuştular evlerine girinceye kadar.
Yakın bir tarihten beri, hem Giresun adası, hem de Hoynat Adası Önemli kuş alanı
(ÖKA) ilan edildi ve kuluçka mevsimi olan nisan-haziran ayları arasında adaları ziyaret yasaklandı.
Benim Hoynat adasından martı yumurtası çalıp yediğim zaman, elli üç yıl öncesine rastlayan 1958 senesinin ilkbaharıydı. Giresun serüvenimiz ise kırk yıl önceydi.
Dört beş yıl önce öğrendim ki Hoynat adasında martılarla birlikte yaşayan Tepeli karabatak denen kuşlar, karabatak kuşlarının çok ender bir türüymüş. Şimdilerde Hoynat adası kayalıklarında sadece doksan çift kalmış. Soyu tükenmekte olduklarından korumaya alımmışlar. Kuluçka mekanları Hoynat kayalıklarıymış.
Biz adaya çıktığımızda onlar, martılardan ayrı, adanın dik yamaçlarındaki yuvalarından uçmuş, hemen altımızdaki küçük adanın kayalarına konmuşlardı. Yüzlercesi de üstümüzde dönerek süzülüyorlardı.
Merakla yuvalarındaki yumurtalarına bakmıştık. Mavi renkte oval yumurtalardı. İğrenmiştik onlardan.
Tepeli Karabatak yumurtalarından hiç almamıştık. Ama martı yumurtalarının birkaçını alışımız onların nüfusuna zarar verdiğimiz anlamına gelmemeli.
Ben uzun yıllar kanarya yetiştirdim. Kanaryalar en çok altı yumurta bırakıyorlardı yuvalarına. Bense kuluçka olan kanaryaların ilk yumurtalarını elimi değdirmeden çay kaşığı ile yuvadan alıyor saklıyordun. Niyetim kuşları on yumurtanın üstüne yatırarak daha çok civciv alabilmekti. Yuvasında ilk yumurtasını göremeyen kuş aldanıyor, yumurtlamadığını sanıyordu. Bense aldığım üç-dört yumurtayı, kuş, altı yumurta yaptıktan sonra tekrar koyuyordum yuvaya.
Martılar da böyleydi. Kaybolan yumurtalarını unutup kaç yumurta yapacaklarsa yapıyor, gene o kadar yumurtanın üstüne yatıyorlardı.
Bizim hiç zararımız olmamıştı kuş nüfusuna.
Ender, Tepeli Karabatak nüfusundaki azalma, balık kıtlığından olsa gerektir.
Şimdi adı Ramazan köyü olan yerliler, muhtarlığa ait Hoynat adasının neden hala Rum ismi Hoynat olarak anıldığına tepkililer.
Onlar AKKUŞ adası diyorlar oraya. Ak martıların çoğunlukta olmasından kinaye.
Ramazan köyünün Akkuş adası.
Ne güzel değil mi?
Bu ada antik çağda gemiciler tarafından depo ve sığınak olarak kullanılmış.
Şimdilerde, Karadeniz’in bu iki adasını, Giresun ve Hoynat’ı, Doğa Derneği KUŞ GÖZLEME ALANI kapsamına almağa hazırlanıyor.
Bunun gibi pek ender olabilen bir olayı da ördek avlarımdan birinde yaşadım.
On arkadaşla birlikte, Termenin Gölardı sulak alanlarında ördek avlamağa gitmiştik. Şimdiki adı Gölyazı olan o günkü Balkanlı köyünün kahvesine indiğimizde, yerli avcı arkadaşlarımız, ormanı su bastığı için derinleşen gölcüklere girilemeyeceğini söylediler.
Arkadaşlarımız her olasılığa karşı beni, deli-fişek bir avcıyla ormandaki suyu keşif için avlağa gönderdiler. İkimiz de uzun boylu değildik.
Avlağın en rahat girilebilir diye düşündüğümüz bir yerinden, ayrı yönlere ayrılarak çalılıklara doğru yürüdük. Avlaktaki su gerçekten çok yükselmişti. Burada av yapamayız diye düşünmeğe başladığım sırada bir tüfek patladı.
Deli fişek arkadaşım daha ileri gitme yanına geliyorum. Geri dön diye seslendi bana yola çıktığımızda elinde, yetmiş santim kadar uzun, kalın bir turna balığı olduğunu gördüm hayretle.
Ormanda ağaçlar arasında bir balık.
Hem de öyle böyle değil, üç kilo kadar iri bir balık.
O, her zamanki doğal haliyle bu diyordu, elindeki balığı işaret ederek. Başını bir ağacın kovuğuna sokmağa çalışırken el lambamın ışığına yakalandı. Onu ışığın içinden çıkarmamak için tüfeği tek elimle kafasına doğrultup ateşledim. Hemen öldü dedi.
Simenit gölü, avlağımız olan ormanın seviyesini aşarak taşmış, ormana yürümüş, balıklar da bol böcekli ormana dalmış olmalıydılar bu gece. Birkaç gün içinde göl kendi yatağına çekilince orman balık kaynayacak demekti. O zaman ormana tüfekle değil küfelerle girilmeliydi. Köylü uyanmadan ilk talanı yapmayı kararlaştırarak kahveye döndük arkadaşımla.
Avımızı gören herkes şaştı. Ördek avlamak üzere ormana girip balık avlamak herkesin harcı değildi. Hoş, Turna Balığı’nın başı da ördek gibiydi ya. Hatta balıkçıların birçoğu ona Ördek balığı diyordu.
Arkadaşım kahvenin yatak yeri olan ikinci küçük odasına girip balığı duvarın yüksekçe bir yerine astı. Amcasının evinden yağ ve tava almak için dışarı çıktı. Epey bir zaman sonra döndü.
Küçük odadan çıkıp yanımıza geldiğinde, sağ olun arkadaşlar dedi. Balığı temizlemişsiniz. Hayretle ona baktık. Çünkü kimse balığa el sürmemişti.
Balığın karnı baştan sona yarılmış, iç organları alınmıştı ama pulları duruyordu.
Herkes fikir yürütmeğe başladı. Sonunda, sazlığın içinde yaşayan iri su farelerinden birinin, kuduz olduğu için sazlıktan çıkıp kahveye geldiğine, duvara tırmanarak balığın karnını yarıp yumuşak iç organlarını yediğine, doyduğu için de etine dokunmadığına karar verdi çok bilmiş avcılar.
Kahvedekilerden tamamına yakını o balığın artık yenmeyeceği kanaatindeydiler.
Herkes oyununa dalınca arkadaşım, elindeki balıkla kulağıma eğildi. Mal deliye kaldı dedi sevinçle.
Aklı gözünde iki arkadaşımız daha katıldı bize. Balığı iyice temizledik. Kahveye mis kokular yayarak kızarttık gürül-gürül yanan sobanın üstünde. Kudurmaya boş vererek afiyetle yedik. Ötekilerin yutkunarak bakışları eşliğinde.
Deli fişek iki gün sonra bana geldi. Ormandaki suyun büyük bir hızla çekildiğini, yarın balık bayramımı yapacağımızı söyledi.
Sabaha karşı sırtımızdaki küfelerle ormana girdik. Küçük balıklar sığ sularda kolayca yüzebildiklerinden göle ulaşmış olmalıydılar. Kocaman turna ve sazanlar küçük gölcüklerde çırpınıp duruyorlardı.
Küfelerimiz doluncaya kadar kaldık ormanda. Köylülere haber saldık. Onlar ormana saldırırken biz balıkları balık haneye getirip yok pahasına sattık.
-----------------------------------------------------------------------------------
Benzer bir olayın, Antalya’nın Konya altı mevkiinde yaşandığını dinlemiştim yerlilerden
Denizde öylesine büyük bir fırtına kopmuş ki bir güneşli günde Konya Altı plajında, dalgalar, şimdiki büyük limanın karşısına düşen BEY DAĞLARI’na kadar ulaşmış.
O tarihte Konya Altı plajı henüz yapılaşmağa açılmamış imiş. Bey dağları eteklerinde şimdi büyük şehrin içinde kalan birkaç köy varmış. Bu olay en çok 50-60 yıl öncelere rastlıyormuş.
Fırtına dinip deniz yatağına çekildikten sonra, çukurluklar içinde kalan sulardaki Akdeniz’in en değerli balıklarını köylüler günlerce toplamışlar. O güne kadar Antalyalı’lar böyle fırtına görmedikleri gibi bu zamana kadar da görmemişler.
Bu öyküyü dinlediğimde deprem dalgaları olan tsunamiyi kimse bilmiyordu.
Sonra ben, Antalya’da yaşadığım yıllarda ne kadar araştırma yaptımsa da bu olayı kanıtlayan bir belge bulamadığım gibi olayı yaşamış olabilecek yaşta çok sayıda tanıkta bulamadım.
Bilenlerin Ünye Kent Gazetesi’ni haberdar etmeleri beklenir.
------------------------------------------------------------------------------
Bu balığı yiyen aklı gözünde dörtlünün eylemlerinden her biri kendilerince zikredilmeğe değmez bulunursa da ben, gene de birkaçına değineyim.
Örneğin bunlardan birinin aklına eser limanda demirli gemiye kadar yüzüp dönmeyi önerir.
Ötekiler öneriyi tartışmadan dalar denize. Gemiye önce varmak için kulaç atmağa başlar.
Fırtınanın denizi ırmak gibi akıttığı, iki-üç metre boyunda dalgalarla rıhtımı dövüp sularını yolun karşısındaki evlere kadar savurduğu günlerde, denize girip yüzmeğe hangi yürek cesaret edebilir.
Onlar bu soruya düşünme gereği duymadan biz derler hemen.
Bir de, Gölardı avlağının adaları arasındaki derin suların donduğu bir günde, her adımda aşağıya doğru çökerek yaylanan buz üstünde yürümeğe kalkışmaları var ki akıllara seza. Zira buz kırılıp üstündeki onlarca kilo yükle suya düşen avcının, kesin ölümü demek olan o gün.
Bir avcıya yardım olsun diye, onun vurduğu üç karacayı buzda kaydırarak köye getirmek için göze almışlardı bu tehlike dolu işi.
Öğleye doğru üstü erimiş, buz incelmişti üstelik. Yürüyen 50 cm. kadar aşağıya bastırıyordu buzu. Ama onlar başardılar bu tehlike dolu taşımayı.