Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
11 Şubat 2009 Pazar 10:32
O. İRFAN IŞIK
VATAN ÖZLEMİ
Kozani’den Selanik’e giderken içi içine sığmıyordu Hristos Deodoridis in. Pasaportunu okşuyor Türk Konsolosluğundan vize almış sayıyordu kendini. Arada, ‘ya vermezlerse’ olasılığı beyninde muzır bir sinek gibi vızıldıyor, sonra kızgın bir şiş olup saplanıyordu. Sineği kovmak, şişi çıkarıp atmak için hemen Ünye’ye yoğunlaşıyor heyecanlı bir sevinçle gülümsüyordu.

Selanik’te arabadan iner inmez koşarak konsolosluğa gitti. Vize için gereken belgeleri Kozani’de hazırlamıştı. Pasaport ve belgeleri katibin masasına bırakırken, Türkiye’de Ünye’ye gitmek istediğini bildirdi.

Üç gün sonra tekrar gelmesini söylediler ona.

Heyecan ve sabırsızlıkla geçen üç günden sonra , ayakları birbirine dolanarak gitti konsolosluğa.

Yirmi günlük vize verildi sana dedi bir görevli pasaportunu kendisine uzatırken.

Koşarak dışarı çıktı Hristo. Otobüs terminaline vardı. Hemen bir otobüs bulabilirse akşam olmadan İstanbul’da olurdu. Uçakla gitmeyi kararlaştırmıştı ama bunun için yarını beklemesi gerekecekti. O kadar beklemeğe sabrı yoktu. Şans Hristo’dan yanaydı bu gün. Birazdan İstanbul otobüsü kalkacaktı.

Yer var mıydı?

Vardı.

Biden sevinçle yatıştı Hristo. İstanbul’dan Ünye’ye gidiyormuş edasıyla kuruldu koltuğuna. Düşünmeğe başladı.

30 Ocak 1923 tarihinde Türk-Yunan delegasyonunun Lozan’da imzaladığı  Mübadele Belgesi gereğince on bir yaşındayken Ünye’den Gülcemal vapuruyla ayrılmış Yunanistan’a gelmişti. 1923-1924 yılları içinde Türkiye’den iki milyon iki yüz bin Rum,Yunanistan’dan da beş yüz bin Türk, doğup büyüdüğü, atalarının da doğup büyüdüğü vatanlarından koparılarak mübadil edilmişlerdi. Yanlarında, ellerinde taşıyabilecekleri kadar eşyayla. Tüm mal varlıkları, evleri, paraları, toprakları… Ayrıldıkları yerde kalmıştı.

Gittikleri yerde uyum sağlamaları yıllarını almıştı.  Hristo gibi şanslı olanlar,-o da yıllar sonra- iş, mal ve para sahibi olabilmişlerdi.

Tüm zorlukları geride bırakıp rahatladığı için günlerdir yaşadığı heyecan ve yorgunluktan perişan olan bedeni uyuşmuş, derin bir uykuya daldırmıştı onu otobüste.

Sınır kapısına geldiklerini haber veren anonsu duyunca sıçrayarak uyandı. 2 Eylül 1970 günü güneş öğle sonuna eğilmiş parlıyordu. Çok mutluydu bu gün Hristo.

Pasaport işlemi tamamlanıp bavullar kontrol edildikten sonra otobüs Türk topraklarında giderken, binlerce kez baktığı yol haritasını açtı. Bir çırpıda akşam olmadan İstanbul’da olacaklarını hesapladı. Sanki daha önceden bilmiyormuş gibi. Sonra İstanbul’dan Ünye’ye nasıl gideceğini düşünmeğe başladı. Topkapı  terminalinde bir Rum bulabilir miydi?

İstanbullu Rum’lar, İmroz ve Bozcaada yaşayanlarla birlikte mübadeleye tabi tutulmamışlardı. Batı Trakya’daki Türkler de…

Şimdi Türkler hala Batı Trakya’da yaşıyorlardı  ama İstanbul Rum’ları 6-7 eylül olayları sonunda Yunanistan’a göçmek zorunda kalmışlardı. Malları yağmalanmış, yakılmış, yıkılmıştı. Şimdi tüm Türkiye’de iki bin Rum ancak kalmıştır sanılıyordu. Teminalde Rum bulma olasılığı hiç yoktu. Türkçesine güvenmeliydi Hristo. Derdini rahatça anlatabilirdi.

Akşam saatlarına doğru Topkapı’daydılar. Otobüs durur durmaz, onlarca çığırtkanın Ankara, İzmir, Van, Kars, Samsun, Ordu, Trabzon diye avaz avaz bağırdıklarını duydu sevinçle. Ordu diye bağıran adamın ceketine yapıştı. Ünye dedi. Adam Hristo’nun Ünye sözcüğünü bitirmesini  beklemeden elindeki bavulunu kaptı. Sürüklercesine onu Anadolu otobüs terminalinin Karadeniz yazıhanelerinden birine getirdi. Bir Ünye diyerek içeriye itti.

Koşarak geri gitti.

Başka biri bitti yanında hemen.

Gel abi dedi kendisine. Elini tuttu. Çekerek, alnında Eray yazan bir otobüsün yanına götürdü. Bagaj kapağını açıp bavulunun yerini göstererek sapına aidiyet etiketini iliştirdi. Etiketin yarısını eline tutuşturdu.

Bekle abi dedi. Biletini getireyim.

Hristo bu hıza, bu çekiştirmeye kızsın mı, korksun mu? Bilemezken adam elinde biletiyle geri geldi.

Paralar abim dedi. Yerin sekiz numaralı koltuk. Otobüs on dakika sonra hareket edecek. On

Dört saat sonra Ünye’de olacaksın.

Şaştı kaldı Hristo. Tüm bu hız yaşanırken o, sadece Ünye demişti. Tek sözcük. Ünye…

Otobüs Topkapı terminalinden hareket etti. Bir arabalı vapura bindi. Boğazı geçtiler.       Karayoluna çıktıkları zaman, şoför yardımcısı deminki hızlı adam; Yolun uzunluğunu, Hristo’nun bilmediği iki yerde yarımşar saat ihtiyaç ve yemek molası verileceğini, Kaptan Ahmet Bey’le Yardımcısı olan kendisinin emirlerinde olacaklarını ve sabah saat yedide Ünye’ye varacaklarını, iyi yolculuklar dileyerek anons etti.

Türkiye ve Türk’leri yüz yüze tanımağa başlamıştı Hristo, hayranlıkla. Yanındaki yolcuyla konuşmak istiyordu ama adam hep uyuyordu.

Hristo Şoför yardımcısından rica etti. Kendisini Ünye’de, tek bildiği yer olan, Yalı Kahvesi’nde indirebilir miydi?

Emrin olur abim dedi sevimli yardımcı.

Sabah saat tam yedide otobüs durdu. Yardımcı:

Yalı Kahvesi abim diyerek tepesine dikildi.

Yüreği göğsünü yırtarcasına çarpıyordu Hristo’nun. Otobüsten indi. Yolun kenarına konmuş olan bavulunun yanına gitti. Otobüs önünden çekildi.

Şimdi yapayalnızdı Hristo. Gördüğü şehir onun bildiği Ünye değildi. Her yer, her ev, deniz bile değişmişti. Durduğu yerde rıhtım olmalıydı ama yoktu. Yukarılara doğru yükselen bir yol görüyordu. Orası kilise tepesine çıkan yol muydu acaba?

Yoldan aşağı bir adam iniyordu. Sordu Hristo. Adam duraladı.

Ortaokulun yanındakini mi yoksa elektrik fabrikası olanı mı soruyorsun? dedi. Bu kez Hristo duraladı. Aşağıda ve yukarıda iki kilise olduğunu biliyordu. Evleri yukarıdaki kilisenin yakınındaydı.

Yukarıdaki kilisenin yolunu soruyorum dedi. Ben Ünye’ye ilk kez gelen bir yabancıyım da…Adam gülümseyerek:

Buradan yukarı çık. Yol çatallanınca sağdakine sap. Sonrakinde de sağa sap görürsün dedi.

Hristo yürek çarpıntılarıyla yürüdü. İki kez sağa saptı. Kilisenin çevresini saran duvarı görünce hafif bir fenalık geçirdi. Bayılacağını sandı sevinçten. Oynadığı bu yerleri avucunun içi gibi biliyordu. Gerçi taş duvarın içinden ve çevresinden yükselen binalar tanımadıklarıydı ama kilisenin çevre duvarı aynen duruyordu. Gerisi kolaydı artık. Koşarcasına duvarın dibindeki sokaktan yürüdü.

Eskimiş ama yıkılmadan bırakılmış, içinde hala oturulan, deniz manzaralı Rum evlerini gördü. Koşmağa başladı. Kendi evlerinin önüne geldi. Yüreği yırtılıyordu sanki. Aman Allah’ım evimiz duruyor. Duruyor diye mırıldandı.

Artık göz yaşlarını tutamadı. Tam evlerinin önünde elindeki bavulu fırlatıp attı. Hıçkırarak secde edercesine sokağa kapandı.

Sabah erkenden dükkanını açmak için evden çıkan Rahmi kapıda kalakaldı. Adamın biri sokakta namaz kılıyordu. Hem de kıbleye ters dönmüş olarak.

Bir süre secdeden kalkmasını bekledi. Yüzünü, kim olduğunu merak ediyordu kravatı yere değen bu iyi giyimli adamın. Uzun bir süre secdede kalınca, artan bir merakla daha yoğun dikkat kesildi rahmi. Alnı yerde olacağına ağzı yerdeydi adamın. Birden namaz kılmadığını defalarca yeri öpmekte olduğunu gördü. Yanına gitti.

Hayırdır inşallah arkadaş dedi.

Adam doğruldu. Gözleri, yüzü ıpıslaktı.    Kırık bir Türkçe ile:

Evimin önündeki yolun taşlarını öpüyorum dedi. Şaşarak soran gözlerle adama baktı Rahmi.

Evin mi? Dedi. Bu adamı yaşadığı süre içinde bir kez bile görmemişti. Yüzü, kıyafeti, Türkçesi her şeyiyle yabancıydı.

Adam kendini tanıtmak gereğini duydu. Şu ev dedi ( Rahminin kendi evini göstererek) Elefteriyadis Haralambos’un eviydi. Karşısında durduğu evin de kendi evleri olduğunu söyledi. Yani, babam Yorgo Deodoridis’in. Ben bu evde doğdum. On bir yıl bu evde yaşadım.

1923 yılının uğursuz bir gününde de bu evden koparılıp atıldım.

Rahmi her şeyi anlamıştı. Mübadil bir Rum’du bu adam. Ve bu Rum Mahallesi için ondan öğreneceği çok şey vardı.

Hoş geldin. Hoşluklar, sefalar  getirdin. Dedi.

 Ben Rahmi

Ben de Hristos Deodorikis’im dedi adam. Birbirlerinin gözlerine bakıp gülümseyerek el sıkıştılar. Sonra adam:

Böyle güler yüzle karşılanmanın beni ne denli sevindirdiğini bilemezsin. Ünye’ye gelinceye kadar hep bu ilk karşılaşmada göreceğim tepkiden korkmuştum. Şimdi öyle rahatladım ki dedi.  

Rahmi Hristo’nun doğduğu eve baktı. Çok erkendi. Evdekiler uyuyor olabilirlerdi.

Hadi dedi Hristo’ya. Evine sonra geleceğiz birlikte. Şimdi kabul edersen benim dükkanıma gidip daha yakından tanıyalım birbirimizi. 

 

****************

Bavulu savrulup atıldığı yerden alıp kendi evine bıraktı. Dükkana geldiler. Oturdular. Hristo’ya on bir yaşından bu yana elli yıla yakın bir zaman geçtiği halde, nasıl olup da bu kadar güzel Türkçe konuşabildiğini sordu Rahmi.

Biz dedi Hristo, Yunanistan’da aile içinde hep Türkçe konuştuk. Unutmamak için. Türkiye’den gazeteler getirttik. Çünkü biz orada Türk diye dışlanıp horlandık.  Hiçbir zaman Rum olduğumuz kabul edilmedi. Benimsenmedik. Elli yıla yakın orada olduğumuz halde hala Türk tohumu olarak anılıyoruz.

Yorgo babanın yoğurt bakracı içinde buradan kaçırdığı külçe altın olmasa açlıktan ölebilirdik. Çektiğimiz acılar bizi Türkiye’ye, Türk’lere daha sıkı bağladı. Burada bizlerden olan eşkıya çeteleri size dayanılmaz acılar yaşattığı halde siz bizleri Yunan Rumları gibi dışlamadınız.

Durup durup ağlıyordu Hristo.

Rahmi, şimdilerde en büyük düşman saydığı bir Rum’un kendi ulusu için söylediği övücü sözleri duydukça gururlanıyor: Gözündeki kötü Rum imajı değişiyordu. Sonra, sana amca dememe izin verir misin komşum? dedi.

Hristo oturduğu sandalyeden fırladı. Boynuna sarıldı Rahmi’nin. Ben de sana her gün dükkanına gelip dertleşmeme izin verir misin? Diye soracaktım evlat dedi. Bu sabah geldim Ünye’ye.  Şaşırıp kaldım. Ne kadar değişip güzelleşmiş. Modernleşmiş. Evi pek zorlanmadan buldum. İyi ki sen de, komşunda evlerimizi yıkıp yerine yeni evler yapmamışsınız. Sokağı bulup evleri tanıyınca şükür için toprağa kapandım. Henüz nerede kalacağıma karar vermedim. Akşama doğru bir otel  bulurum herhalde.

Ne oteli dedi Rahmi. Seni hiçbir yere bırakmam. Bir yıl dahi kalsan Ünye’de, benim evimde kalacak benim amcam olacaksın.

İşte dedi Hristo. Yunanistan’da anlatmağa çalıştığımız Türk bu.

Peki evlat. Seve seve kabul ettim davetini. Şimdi seni işinle baş başa bırakıp ben Ünye’yi tanımağa çıkacağım. Kaybolsam da sorarak bulurum burayı. Haydi hoşça kal.

Saatler sonra arkasında bir hamal arabasıyla döndü Hristo. Rahmi onu karşılamak üzere dükkandan çıktığında şaşırıp kaldı. Son baharın ilk ayını yaşıyorlardı. Pazar meyve ve sebze doluydu. Karpuz, kavun, üzüm ,armut ve onların bir çok çeşiti. Pırasa, karnabahar, pancar patak.

Hristo hepsinden örneklerle doldurmuştu el arabasını. Bir de tepsi kadar kalkan balığı…Et de alacaktım ama kasaphaneyi bulamadım dedi gözlerinin içi gülerek. Ne kadar ucuz meyve, sebze sizin memleketinizde.

Bunları kabul edeceğimi mi sanıyorsun dedi Rahmi.

Sen bilirsin dedi Hristo. Kabul etmezsen, yeni başlayan dostluğumuz burada biter. Sonra da gelip sevgiyle kucakladı Rahmi’yi. Akşam eve giderken ekmeği de ben alacağım unutma ha! dedi.

Eve bir araba yiyecekle geldiklerinde, kapıyı açan Rahminin eşi, hiç şaşırmadı yabancı konuğu görünce. Alışkındı. Saygıyla gülümseyerek hoşladı. Buyur etti.

Hristo’nun yüzündeki tedirginlik birden kayboldu. O da sevgiyle sağol kızım dedi. Getirdiklerini içeri taşıyıp yukarı çıktılar. Teklifsizce:

Ben balığı temizleyeyim dedi Hristo.

Adamın içtenliği hayranlık uyandırıcıydı. Sofraya oturduklarında, son sürprizini de yaptı Hristo. Cebinden bir şişe rakı çıkararak masaya dikti. Rakı içebileceğin içime doğdu dedi Rahmi’ye. Şimdi bunu dostluğumuzun şerefine içelim.

Sonraki yirmi günde, karış karış tanıdı Ünye’yi Hristo. Çok göz yaşı döktü doğduğu evde Kendi odasında yattı birkaç gece. Pek çok dost kazanarak döndü Yunanistan’a.

1971 senesinin haziran ayında, bir ay kalmak üzere eşi Madam Poli ile geldi Ünye’ye.  

Geleceğinden haberli oldukları için tüm dostları Rahmi’lerde toplanmışlardı.

Poli eve girer girmez, o kadar insanın içinde, kırk yıldır tanıyormuş gibi, hayran bakışlarla gitti, Rahmi’nin güzel eşine sarıldı.

Eleni’m dedi. Güzel Eleni’m benim…

[ Homeros İlyada da Bir dünya güzeli tarif eder. O Tanrısal Helene’dir Sarışın yeleli, Ares’in sevdiği, gür sesli, Lakedaimon Kralı Menelaos’un karısıdır. Güzeller güzelidir. Tanrısal Helene’nin güzelliğine Tanrıça Aphrodite de hayrandır. Tanrıçalar arasında yapılan bir güzellik yarışmasında Troya Kralı Priamos’un yakışıklı oğlu seçici Paris, birinciliği Aphrodite’ye verince, Çok sevinen Tanrıça ona Helene’yi vaat eder. Bir sürü serüvenden sonra Helene’ye konuk olan Paris onu kendisine aşık eder. Menelaos’un evde olmadığı bir gün evdeki tüm değerli malları alarak Helene’yi Troya’ya kaçırır. Evlenirler. Akalar’la Troyalılar arasında on yıl süren ‘Troya savaşı’ Helene’yi geri almak için yapılmıştır. Madam Poli’nin Eleni’si işte o Helene’dir.]

Doyamadan tekrar tekrar öptü Eleni’sini Poli.

1985 yılına kadar bu ve bundan sonraki yıllarda her gelişinde Poli’yle Eleni Ana kız oldular.

Evlerinde kaldıkları on beş yıllık tatillerinde Poli’yle Hristo, evin tüm giderlerini karşıladılar. Karşı durulmaz bir kararlılıkla.

Bu yılların birinde, Ünye’li Tahmazoğlu Yusuf Ağa, Hacca gidecekti. Aklından hiç çıkmayan bir borcu vardı. Mübadelede Ünye’yi terk eden Yorgo isimli kalaycı bir Rum’a. Onunla helalaşması gerekiyordu. Haccının kabulü için şarttı bu.  Ünye’den mübadil olan Rum’ların ziyarete gelmeğe başladıklarını duydu Yusuf Ağa. Herkese haber saldı. Bir gün öğrendi ki Kalaycı Yorgo’nun oğlu Hristo Kuşçalı Rahmi’nin konuğudur. Bu günkü bin liranın karşılığı olan dövizi bir zarfa koyarak Rahmi’ye koştu Yusuf Ağa. Paranın öyküsünü anlattı Hristo’ya. Parayı kabul ederek, toprağı bol olası babasının vekili sıfatıyla hakkını helal etmesini rica etti

Hristo parayı kabul etmeyerek defalarca hakkını helal ettiyse de bu kez Yusuf Ağa helalliği kabul etmedi. Günlerce yalvardılar Hristo’ya

Sonunda Rahmi, bu yaşlı ve üzgün adamın inancına saygı göstermesi gereğine ikna etti Hristo’yu. Parayı, Ünye’li yoksullara dağıtmak şartıyla kabul ettirdi.

1977 yılında bunaltıcı ısrara dayanamayan Rahmi Yunanistan’a gitmeğe mecbur oldu.

Hristo, bir Selanik kazası olan Kozani’de oturuyordu.  Ünye ve çevresinden mübadil olan Rum’lar, Selanik’in batısındaki yöreye yerleştirilmişlerdi.

Kozani, Kastorya ve Ünye’de.

Evet Ünye’de

Rahmi Yunanistan’daki Ünye’yi ziyaret edemedi ama, Ünye köyünü kuran tüm Rum Hemşehrilerini tanıdı Kozani’de. Orada kaldığı yirmi gün içinde davetten davete koşuşturdu.

O sırada Türkiye’de birkaç yıldır günde gene birkaç saat yayın yapan siyah-beyaz tek kanal televizyona karşılık orada çok kanallı, renkli,tam gün yayınlı televizyonu; Türkiye’deki Manyetolu ve bir santral memuru aracılı telefona karşılık Yunanis’tanda otomatik telefonu görüp üzüntüyle hayıflandı.

Sonra en çok merak ettiği kendi evinin eski sahibi olan Elefteriyadis Haralambos’un  çocuklarını buldu. Onlar Atina civarındaki Viran’da oturuyorlardı. Oraya gitti. Onu ilk kez gören eski Ünyeli’lerdeki Vatan özlemine şaşıyordu Rahmi. O ne anlatılamaz özlemdi.

Orada tanıdığı birkaç Rum’un ataları öldükleri vakit kendilerini Ünye’ye gömmeleri için vasiyet etmişler çocuklarına.

Ne yazık!

Bu vasiyetlerin hiç biri yerine getirilememiş.

Kendilerini itip-kakan, mübadillere Rum’luğu hiçbir zaman yakıştıramayan bu ülkeyi ve insanlarını onlar da benimseyememişlerdi. 

1985 yılında Ünye’den Yunanistan’a döndükten sonra öldü Hristo.

Bir Ünye, bir Türkiye sevdalısıydı.



Bu Haber 1184 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Başlık : duygu Tarih : 20 Şubat 2009 / Pazar Üye Adı :ayhan kandaz
Çok güzeldi.Bir roman gibi.Bence bu senaryodan güzel bir film yapılabilir