10 Ağustos 2011 Pazar
YAŞAR KARADUMAN
Sinemada düşürülen bir torba altın
yasar.karaduman@gmail.com

Bugün size değişik formatta bir köşe yazısı.

Eleştiri yok, belediye yok, ticaret odası yok, diğer olumsuzluklar yok. Eleştire eleştire ben de bıktım. Bilinmesini isterim ki bunları yazarken kimseye bir husumetim, kinim, düşmanlığım yok,  şan, şöhret ve mevki peşinde de değilim, para pulda da gözüm yok, yaşamımı İstanbul Mecidiyeköy’deki matbaamız ile İsviçre’den gelen emeklilik paraları ile sürdürüyorum. Çocuklarım için de  bir kapı istemiyorum, oğlum  subay (Üsteğmen), kızım  üniversitede öğretim görevlisi, ben de yarı Ünye’deyim yarı İstanbul’da..  Şehrime borcumu ancak böyle yazarak, tarihini yazarak, hikayesini yazarak, doğru yapılmayan işleri yazarak ödüyorum, lütfen bana kimse darılmasın..

                                            ***

Mimar Sinan’dan Mektup Var

Bir Mimar Sinan eseri olan İstanbul Şehzadebaşı Cami'sinin giriş kapısı üzerindeki taşlarda çürümeler vardı. Kemerlerin yenilenmesi gerekiyordu. Kemeri yavaş yavaş sökerken taşın birleşme noktasında boşluğa yerleştirilmiş bir cam şişeye rastladılar.

Şişenin içinde dürülmüş beyaz bir kağıt vardı. Şişeyi açıp kağıda baktılar. Osmanlıca bir şeyler yazıyordu.  Bu bir mektuptu ve Mimar Sinan tarafından yazılmıştı. Sinan mektupta şöyle diyordu:

“Bu kemeri oluşturan taşların ömrü yaklaşık dört yüz senedir. Bu müddet zarfında bu taşlar çürümüş olacağından kemeri yenilemek isteyeceksiniz, büyük bir ihtimalle yapı teknikleri de değişeceğinden bu kemeri tekrar nasıl inşa edeceğinizi bilemeyeceksiniz. Bu mektubu kemeri nasıl inşa edeceğinizi anlatmak için yazıyorum.”

Mimar Sinan mektubunda kemeri inşa ettikleri taşları Anadolu’nun neresinden getirttiklerini söyleyerek açıklamalarına devam ediyor ve ayrıntılı bir biçimde kemerin yapılışını anlatıyordu..

Bu mektubun ihtişamı, modern çağın insanlarının bile zorlanacağı taşın ömrünü bilmesi, yapı tekniğinin değişeceğini bilmesi, dörtyüz sene dayanacak kağıt ve mürekkep kullanmasıdır...

                                            ***

Sinemadaki bir torba altın

Yetmişli yıllar..

Konak sinemasında Pazar günleri kadınlar matinesi var.

O yıllarda kadınlar matinesi meşhurdu,  bütün konu komşu toplanır sinemaya gidilirdi.

Ünye’de kaybolmuş anılardan biri de Pazar günleri bayanlar matinesidir. Bol ağlamalı ve gözyaşı dolu Türk filimleri oynatılırdı. Ağlaya ağlaya şişmiş gözlerle çıkardı bazı bayanlar sinemadan kendini kaptırıp filme.

Bir seans sonrası temizlik sırasında sıraların arasında ufak bir torba bulurlar, açar bakarlar torbanın içi çeşitli altın ve ziynet eşyaları ile doludur, bilezik gerdanlık,  zincir künye, küpe bir sürü altın takı ve süs eşyaşı vardır. Müdüriyete teslim ederler. Ertesi günü iyi giyimli bir bayan gelir sorar böyle bir torbanın bulunup bulunmadığını. Bulunan torbayı sahibine verirken sorarlar bu altınların sinemada ne işi vardı.

“Güvenemedik evde bırakmaya, hırsız falan girer dedik berberimizde getirdik, burada da düşürmüşüyüz.” der sahibi..

 

                                                       ****

Cellât ve Cellât Mezarlığı

Osmanlı can alan  bu insanları öldüklerinde hiçbir zaman  normal mezarlıklara sokmadı.. Onlar için özel mezarlık yaptı. Bu mezarlıklara Cellat Mezarlığı denildi. Bu mezarlıklar genelde İstanbul Eyüp semtinin tepelerinde kimsenin uğramadığı yerlerde olurdu.

Cellatların mezar taşları da normal mezar taşlarından farklı olurdu.  Mezarlarına, bir veya bir buçuk metre boyunda dikdörtgen bir taş dikilirdi, üzerinde hiçbir isim ve işaret olmazdı. Onlar tarihin ve zamanın bilinmezliğine gömülmüştü. Kim oldukları nerede doğup nerede öldükleri yazılmazdı taşlarına. Bu mezarlıklar zamanla kayboldu, yerlerine normal mezarlıklar yapıldı. Eğer normal mezarlar arasında bu tür bir taş görürseniz bilin ki bunlar cellat mezar taşlarıdır. İlgi duyanlar bu konuda yaptığım ilginç araştırmayı aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.

http://www.unyeses.net/cellatmezarlari.htm

                

                                    *****

Cellât Ali.. Bir Cellât Hikâyesi

Söz cellâtlardan açılmışken iki ilginç bilgi aktarayım sizlere. Son idam edilen kişi 1984 te bir soygun sırasında üç polis memurunu öldüren Hıdır Aslan adında biri idi. Daha sonra verilen idam cezaları uygulanmadı ve 2002 de  hep kaldırıldı.

Cumhuriyetin ilk yıllarında cellatlar çoğunlukla Romanlardan olurdu, yani Çingenelerden.. Onlara her idam başı para ödenirdi. Cellatların en meşhuru ise Kara Ali idi. “Cellatlığı memleketime hizmet için yaptım bana maaş bağlayın” demesine rağmen maaş bağlanmadı. Cellat Ali öldükten sonra karısı ve çocukları geçim sıkıntısına düştü ve kocasından kalan idam iplerini parça parça keserek satmaya başladı. Gerekçesi ise iplerin sara hastalığına iyi geldiğini iddia etmesi idi.

                                           ***

İsimlerin Kökenleri

Kaldırım, Rumcada "kali", "iyi" anlamındadır  "Dromo"  "yol" anlamını taşır. Yani kali-dromo: iyi-yol;  yürümeye elverişli yol demektir. Bu bizde daha sonra  “Kaldırım” olmuştur.

Anahtar, sözcüğün kökü, Yunanca "anihto" (açmak) veya "Anihtiri" ise "açmaya yarayan" anlamındadır; yani "anahtar"...

Kilit, yine Rumcadaki "kleo" (kapatmak) fiilinden türeyen "kleidi" ("klidi" diye okunur, sözcüğünden gelmektedir.

Günlerin dilimize nereden geldiğine de bakalım...

Cuma, Arapça toplanma, Cumartesi, Cuma ertesi-ertesi-Türkçe, Pazar, Farsça ba - yemek, zar -yer, Pazartesi, Pazar ertesi - ertesi - Türkçe, Salı, İbrânice - üçüncü, Çarşamba, Farsça- cehar  4,  şenbe  gün demektir, yani dördüncü gün, Perşembe Farsça,  penç 5  şenbe gün, beşinci gün.

Hafta, Farsça yedi "heft,  hefte, yedi günlük, hafta ismi de buradan alınmıştır

 

Gelecek Hafta: Varoş nedir? Ünye’nin Varoşları neresidir?

 

 



Bu Haber 710 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
BU YAZARIN DAHA ÖNCEKİ YAZILARI