Rıfat Coşkun’u, birçok Ünyeli gibi, okurlarımızın da büyük çoğunluğu bu gazetedeki yazılarıyla tanıdılar. Tanıdılar derken, yüzünü-gözünü tanıyan elbet ki çoktur. Ama fikrini, dünya görüşünü, haktan-doğrudan yana tavizsiz duruşunu bu gazetedeki yazılarından öğrendiler. O’nun Ünyelilik ruhunu, Ünye sevdasını ve bu sevdasına yanlış yapanlara karşı mücadelesini, bu gazeteden dile getirdiği yazılarında gördüler, okudular.
Yeri geldiğinde en sert, yeri geldiğinde en munis bir üslupla kaleme aldığı yazılarında ne kadar büyük dersler veriyordu Rıfat Abimiz. Ne kadar açık ve çıplak gösteriyordu gerçekleri. Kıvırtmadan, sağa sola dans etmeden ne kadar cesurca “Kral çıplak” diyebiliyordu.
Yeri geliyor bir büyük, bir abi sevecenliğiyle uyarıyor. Yeri geliyor, çok sevdiği Ünye’sine zarar verenleri şikayet ediyor, yaptıkları yanına kar kalmasın istiyordu.
Rıfat Abi’nin bir hafta önce beyin kanaması geçirdiğini öğrendiğimde, ben de adeta beyin travması geçirmiş, şok olmuştum. Geçtiğimiz Cumartesi günü kendisinden güzel haberler almış, umutlanmıştık. Pazar günü de ben, eşim, gazetemizin sahibi Ali Öztürk ve Yazı İşleri Müdürümüz Hacer Coşkun’la Samsun’a, fakülteye ziyaretine gittik. Servise, yanına çıktık, yoğun bakım odasının kapısından baktık. Tedavisi gereği uyutuluyordu. Geldiğimizden haberi olmadı. Öyle biraz kaldık kapıda, dua ettik, acil şifalar diledik kendisine.
Daha sonra eşini, kızını, oğlunu, kardeşlerini ve akrabalarını bulduk. Sohbet ettik hastanede. İyiye gidişiyle ilgili işaretleri konuştuk aramızda. Hep birlikte umutlarımızı ifade ettik. Ben de, 4.5 ay önce aynı rahatsızlıktan babamı kaybetmiştim. Babamla Rıfat Abi’nin rahatsızlığını kıyasladım. Rıfat Abi’nin rahatsızlığının babamınkine göre, çok hafif olduğunu belirttim.
18 Şubat Çarşamba akşamı ortak dostumuz Erhan Eren aradı hastaneden, yanından. “Abi müjde” dedi. Rıfat Abi’nin o gün yanına gelen ziyaretçi dostlarını tanıdığını, işaretle durumunu anlatmaya çalıştığını söyledi. O anda nasıl sevinmiştim… Çığlık atasım geldi.
Erhan Bey bu sabah, yani 19 Şubat Perşembe sabahı tekrar aradığında sesi kötü geliyordu. Çok korktum… Ürperdiğimi hissettim. Ve acı haberi verdi, “Abi, Rıfat Abi’yi kaybettik” dedi.
Bunları duymak, böyle haberleri almak insanın, yaşadığı hayattaki en zor anlarıdır. Ama ne yazık ki, bu da hayatın bir gerçeği… Bu haberler hiç eksik olmayacak. Bırakalım başkalarının haberlerini, kendimiz için de böyle bir haber, o kadar çok yakınımızda ki… Ölümü, ölümün o soğuk yüzünü öylesine çok yanımızda, hatta içimizde taşıyoruz ki… Ne vaktimiz belli, ne saatimiz… Belli olmasına belli değil, ancak her an vakit dolabilir, saatimiz, saniyemiz gelebilir…
Rıfat Abi için ölüm yazısı yazmak, kaybetmenin acısını ve eksikliğini ifade etmek zor geliyor bana. O’nu hep aramızda, gazetemizin bürosunda, canlı, heyecan dolu, iddialı sohbetleriyle görmeye ne kadar çok alıştık. Kendinden emin, ne dediğini, ne istediğini en iyi şekilde ifade eden yazılarını okumayı ne kadar çok arzu ediyorduk.
Ben çok üzgünüm, ama aynı zamanda kendimi teselli edebiliyorum. Tesellim, Rıfat Abi gibi birisiyle aynı gazetede yazma şansımdır. Ünye için taşıdığımız kaygılarımızda ve endişelerimizde ortak akılda buluşmamız, bunları her ne pahasına olursa olsun kaleme almamız bizim dostluğumuzun derinliği olmuştur.
Bundan sonra bir tarafım eksik yazacağım. Bir kolum kırık, gücüm bir nebze tükenmiş olarak kaleme alacağım yazılarımı biliyorum.
Rıfat Abi’me Cenab-ı Allah’tan gani gani rahmetler niyaz ediyorum. Eşine, kızına, oğluna, kardeşlerine ve tüm sevenlerine sabırlar, metanetler diliyorum. Hepimizin başı, bir kere daha sağ olsun.