Cuma namazı bitmiş ama namaz duasını bekleyen büyük çoğunluk henüz dışarı çıkmamıştı. Umutla bekliyordu dilenci kadın. Hava güzeldi. Yağışsız ve böyle güzel günlerde cemaat camiye sığmaz dışarı taşardı. Kadının önüne serdiği mendildeki paralar, dışarıda namaz kılıp duayı beklemeden giden cemaatin sadakasıydı. İnşallah cami içindeki büyük çoğunluk çıktığında, mendildeki paralar, bir bidon süt ile bir kilo şeker alacak kadar birikmiş olurdu.
Dünyalar güzeli bebeğini besleyecek sütü yoktu kadının. Bebeği görmek için can atan bir başka dilenci bebeği gösterirse daha çok sadaka toplayacağını söyledi bir gün. Kadının aklı yattı bu öneriye. Birlikte açtılar bebeği. Öteki dilenci kadın uzun uzun sevdi bebeği. Böyle güzel bir bebeği daha önce hiç görmediğini söyledi. O günden sonra cami önündeki bağdaş kurup oturduğu yerde çocuğu sarıp saklamadı kadın. Gerçekten de çok sadaka toplamağa başladı böyle yaptığı günlerde. Ama bir gün bir adam, çocuğun önüne çöktü. Uzun süre sevdi. Kadın önce gururlandı bebeğinin güzelliğinden. Giderek adam kendisiyle konuşmağa başladı. Hiç çocuğu yokmuş adamın. Çocuğu olmuyormuş. Karısına kuma getirmiş ama onunda çocuğu olmamış. Doktor, beş kadın daha alsan çocuğun olmaz demiş. Kadınlar suçsuz.Gene bir gün ayni adam, çocuğu sevdikten sonra, bunu demiş, bana versen, ben de sana, seni ölünceye kadar besleyip yaşatacak para versem… Ne dersin?Dilenci kadın bebeği gerçekten elinden alınmış gibi birden çıldırmış, adama saldırarak beddualar sıralamıştı.
Sonra da bir daha o caminin kapısı önüne oturmamış, daha az cemaatin namaz kıldığı öteki camilerden birine gitmişti. Artık bebeğini daha çok sarıp sarmalayarak kucağına alıyor
Başörtüsünün saçaklarıyla da üstünü örtüyordu.
Bu yeni cami kapısındaki sadaka geliri iyiden iyiye azalmıştı. Mahallelerde kapı kapı dolaşarak dilenmeğe karar verdi.
Bu kez de sadaka şekli değişmişti. Bolca ekmek veriyorlardı kendisine. O kadar ekmeği ne yapsındı. O da teneke evinin önünden geçen köpeklere, ırmak kıyısında yayılan hayvanlara veriyordu.
Bir gün, uğradığı kapılardan giysi ve para istemeyi akletti. Başarılı da oldu. Artık kendisi kalın ve sıkı giyiniyor, bebeğinin sütü, maması eksik olmuyordu.
Daha başka bir gün, aristokrat bir ailenin konağının kapısında dilenirken, konağın genç ve güzel ama çocuk doğuramayan gelini, kucağında saklı bebeği keşfetti. Dilenci, genç ve güzel gelinin tatlı diline dayanamadı. Göstermek zorunda kaldı bebeğini.
Gelin bir süre büyülenmiş gibi baktı bebeğe, sonra zayıf ve hasta kadının direncini kırarak çekip kopardı çocuğu kollarının arasından. Kötü kokuyordu bebek. Gel dedi dilenciye gelin. Bu bebek yıkanıp temizlenmeli.
Hanedan konağın tüm kadınları sevinç çığlıklarıyla üşüştüler bebeğin başına. Hemen banyoyu hazırladılar. Önce bebeği kokulu sabunlarla yıkayıp daha önceden doğacak kendi çocukları için hazırlanmış giysilerle donatıp giydirdiler. Sonra da dilenciyi yıkadılar. Temiz ve yeni giysiler giydirdiler üstüne. Olanlara şaştı kaldı dilenci. Sonra, sen dediler ona, artık bu evde kalacaksın bebeğinle.
Biraz sonra eve eli çantalı bir adam geldi. Doktormuş. Sırtını açtı dilencinin dinledi. Muayene o kadarcıkla bitti. Bir reçete yazdı. Geline verdi doktor. Büyük hanımın gözlerine bakarak: Verem dedi. Gitti.
Konağın büyük hanımı veremli dilenciye, sen ölümcül bir hastalığa yakalanmışsın dedi.
Çok yakında bebeğe geçireceksin hastalığı. O da, sen de öleceksiniz. Onun yaşamasını istersin tabii. Şimdi sana İlaçlarını alıp vereceğiz. Sen artık bizde kalamazsın. Bebeğine çok iyi bakacağız. Çünkü o bizde kalacak. Sen de sık sık gelip göreceksin onu. Ama kucağına almayacak öpmeyeceksin.
Birden çukurlarına göçmüş gözlerinden sel gibi yaşlar akmağa başladı dilencinin. Bir panter gibi saldırdı. Bebeği kaptı kucaklarından. Konaktan dışarı fırladı. Güçsüz bacaklarını zorlayarak teneke kulübesine kadar koştu.
Ne yapmalıydı? Onu nasıl koruyacaktı? Ne hayaller kuruyordu bebeği için. Verem neydi
Nasıl bir hastalıktı? Bir kez kan gelmişti ağzından öksürürken. Verem kan mıydı? Minik oğlunu büyütecek, doktor yapacaktı. Hanedan konağına gelen adam gibi. O, dilenci annenin
Dayanağı idi. Güvencesi, yaşama sevinciydi. Neden elinden almak istiyordu herkes onu? Kendileri, oğlu gibi bir bebek doğuramadıkları için mi? Yoksa bu güzelliği, ona değil de kendilerine layık gördükleri için mi?
Cami kapısında kendisi gibi dilenen bir Anşa vardı. İyi kadın değildi. Kendisinin, kocası ölmeden önce yaptığı tenekeden bir kulübesi vardı ama, Anşa’nın yoktu. Acaba kendi kulübesinde birlikte kalmağa razı olu muydu Anşa.
Sık sık kendisine: Bir sürü herifle yattığım halde senin kadar para kazanamıyorum diyordu.
Yüzü alev alev yanmağa başlamıştı dilencinin. O, düşünceler içinde kıvranırken bebeği, mis kokulu giysileriyle gülücükler saçarak annesine bakıyordu. Sevgi ve gururla gülümsedi kadın. Bebeği yerden aldı. Bağrına bastı. Öpecekken, büyük hanımın yasağı geldi aklına. Durdu. Zorla tuttu kendini. Tekrar ağlamağa başladı. Demek küçük oğlu büyüyüp doktor oluncaya kadar öpüp koklayamayacaktı onu. Kaderi, önce kocasını almıştı elinden. Şimdi de bebeğini almağa çalışıyordu. Şimdilik alamamıştı ama onu sevme özgürlüğünü almıştı işte.
İnleye inleye ağlarken uyuya kaldılar bebekle.
Bir süre sonra uyanınca, bebeğini sarıp sarmaladı kadın. Anşayı aramağa çıktı. Ve hemen de buldu onu büyük caminin yanlarında.
Bizim kulübede kal artık Anşa dedi. Orospuluk yapma. Birimiz dışarıda dilenirken birimiz evde oğulcuğumuza bakalım.
Sevinçten kulaklarına inanamadı Anşa. Hayattaki tek isteği, akşam gidip kapısını kapayacağı bir evinin olmasıydı.
O, karton kutuların içinde geceliyordu. Her gece, kar-kış demez, başka bir saçak altına götürürdü kutu evini. Devamlı gözlenip takip edildiğini biliyordu.
Kutuyu bulanlar, kendisini hırpalaya-döve, tarlalara, fındıklara götürüyor, sakınmayı bilmedikleri için de sık sık hamile bırakıyorlardı kendisini. İşleri bitince de bir ekmek parası ya da biraz fazlasını sıkıştırıyorlar avucuna, çekip gidiyorlardı.
Giderek pek çok taktik geliştirdi bulunmamak için ama bu kendisini bir süre rahatlatıyor. Sonra deşifre oluyordu.
En büyük sıkıntısı, karnında peydahladığını düşürebilmekti. Tavuk kanatları parçalıyordu içini her seferinde. Bu genç yaşında yarı sakattı artık.
Onun için bayıldı dilencinin birlikte kalma teklifine Anşa. Orospuluk yapmayacaktı. Ama bunun için de kendisini, en az bir yıl saklaması gerekiyordu. Bu süre içinde de evi sadece dilencinin geçindirmesi icap ediyordu. O da bunları kabul ediyor muydu?
Sevgiyle birbirlerine baktılar. Gözleri teklifleri onayladı. Kucaklaştılar.
*** ***
Oğulcuk altı yaşındayken evin erkeği oldu. Her gün, büyük bir vakarla Mecidin Ege lokantasına gidiyor, önce kendi karnını doyuruyor, Sonra da getirdiği bakır bakraca Mecit’in
Koyduğu yemeği eve götürüyor, analarına yediriyordu. Önümüzdeki yıl okula başlayacaktı. İki anası da hastaydı. Onları iyileştirmek için doktor olacaktı oğulcuk.
Ama oğulcuğunun doktor olmasını bekleyemedi Anşa ana. Rahim kanseri denen bir hastalık, oğulcuğun elinden aldı Anşa Anasını.
Öldüğünü belediyeye bildirmek de ona düştü.
Çöpçüler bir tabutla geldiler. Tabutun içine koyup kulübeden çıkardılar Anşa anayı. Götürdüler.
Annesiyle birlikte biraz ağladı çocuk. Sonra bakır bakracı alarak Ege lokantasına gitti. Doğruca Mecit’in masasına yöneldi. Artık bir kişilik yemek alacağını söyledi. Anşa anasını tabuta koyup götürmüşlerdi çöpçüler.
Mecit bir süre sevip okşadı çocuğu. Günü gelince herkesin öleceğini söyledi. Sen dua et Anşa anan içinr dedi. Tanrı senin gibi hiç günahı olmayan iyi çocukların duasını kabul eder. Anşa ananı senin duanla cennetine koyar.
Çok sevindi çocuk. Eve gider gitmez diz çöküp iki anasının namaz kıldıktan sonra ellerini açarak Allaha yalvardıkları gibi yalvaracağını söyledi Allaha. Anşa anasını cennetine alması için
Bir kişilik yemeği kulübeye getirdiğinde Annesi hala ağlıyordu.
*** *** ***
Şükrü Bey’in Fındık fabrikasının kabukluğu, fabrika binasının arkasında, bir çardak gibi sadece üstü örtülü, yanları ve önü açık, binaya bitişik bir arsaydı. Arsanın bitişiği hazineye ait, yarısı bataklık Beylik Forusu dediğimiz araziydi. Arazinin üstünde, geniş aralıklarla serpilmiş gibi duran, ulu dişbudak ağaçları vardı. [ bu ağaçların Ünye’deki adı çınar, beylik forusu da Beylik Korusu adının bozulmuşuydu ] Karlar, dişbudakların dal ve gövdelerine öyle güzel bir görünümle yığılmışlardı ki, usta bir ressamın Fırçasından çıkmış izlenimini veriyorlardı.
Ağaçlardan biri, kabukluk arsasının bir bölümünü gölgeliyordu yaz aylarında.
Çocuk, ağaçla kabukluk arsasının ortasında, bir dağ gibi yığılı duran fındık kabuklarının önünde duruyordu. Sırtında minicik boş bir hey vardı. Durduğu yerde, 25 cm. kalınlığı olan karı ezmiş, ayaklarının kara gömülmesini önlemişti.
Pantolonunun paçaları, dizlerinin biraz üstündeydi. Bacağının oradan aşağısı, ayağındaki lastik ayakkabıya kadar çıplaktı. Koyu- kızıl bir renk almıştı bacakları soğuktan. Tıpkı ciğer gibi… Ipıslak mintanının altında yırtık bir fanilası olmalıydı. Çünkü ıslak mintan, yer yer, gövdesinin çıplak tenine yapışıktı. Kollarını çaprazlamış, ellerini koltuk altlarına sokmuştu. dışarıda kalan bilekleri de kıpkızıldı. Diz kapakları ve çenesi, zaptedilmez bir ritimle titriyordu. Titreme, zaman zaman tüm gövdesine yayılıyor, sarsıyordu çocuğu.Gözleri, umutsuz bir özlemle kabuk yığınına dikiliydi.
Fabrika binasının kabukluk kapısı gıcırdayarak açıldı bu sırada. Makinist ve fabrika sorumlusu Alaattin göründü kapıda.
Duyduğu gıcırtı, Çocuğun umutsuz yüreğindeki özlemi korkuya dönüştürdü. Panik içinde kaçmak isterken ayağı kaydı. Düştü. Sarsılarak titreyen minicik gövde, tümüyle kara gömüldü.
Alaattin yaşadığı bu dayanılmaz travmayla sendeledi. Ağzı çarpıldı. Kısılan gözleri yaşla doldu. Yüreğine öldürücü bir hüzün çöktü. Yaşlı gözleriyle bir süre baktı kara gömülü çocuğa. Kendini toplar toplamaz ona doğru koştu. Kucağına alıp kaldırdı.
Orada bulunma suçluluğunun korkusundan olmalı ki çocuğun dudakları gerildi. Ağzında inci gibi dizili bembeyaz süt dişleri göründü:. Henüz hiçbiri düşmemişti. Titremenin etkisiyle tıkır tıkır birbirine vuruyordu güzel, küçük dişler.
Daha fazla dayanamadı Alaattin. Çocuğu bağrına bastı. Fabrikaya götürdü. Gümbür gümbür çalışan motorun yanına oturttu. Üstündeki ıslak mintanıyla fanilasını çıkarıp motorun üstüne serdi. Sonra. Pantolonuyla bir elin avucunu dolduramayan donunu çıkardı. Motorun üstündeki mintanın yanına serdi. Muflonlu gocuğunu çıkardı sırtından. Çocuğun çıplak gövdesine sardı sıkıca. Diz kapakları hala seğiriyor, dişleri hala tıkırdıyordu çocuğun… İçi erimiş kar suyuyla dolu lastik ayakkaplarını da çıkardı minicik, güzel ayaklardan. Önüne diz çökerek, sıcak elleriyle, önce, minik ayakları ovdu. Sonra, ciğer gibi kızıl-kara bir renk alan dizi ve aşağısını ovdu uzun süre.
Motorun, muflonun, sıcak ellerin sağladığı rahatlık gevşetti çocuğu. Gözleri yumuldu.
Alaattin, küçük ayakları ovmayı bırakıp doğruldu. heyi aldı yerden. Kabukluğa gitti. Sıkıştırarak tepeleme doldurdu küçük heyi. Getirip önüne koydu. Sonra da karşısına geçip sevgiyle seyretmeğe başladı bu küçük aile reisini.
Gocuğun bir eteğinin sarkmış olduğunu gördü onu seyrederken. Düzeltip dizlerini örtmeğe çalışırken gözlerini açtı çocuk. İlk gördüğü şey, tepeleme kabuk dolu heyiydi. Gözlerinde, tarifsiz bir sevinç ışığı yandı. Sarılı olduğu gocuğu sırtından attı. Heye doğru fırladı. Çıplak olduğunu unutmuştu. Sonra birden çıplak poposuylu soğuktan büzülüp hepten yok olmuş gibi duran pipisini hatırladı. Kahroldu utançtan çocuk. Başı önünde elleri bacaklarının arasında dizleri bükük, eğilerek kalakaldı.
Bu soylu davranış, bu minicik güzellik büyüledi Alaattini.. Yerden montunu kaldırmak üzere kımıldamasını fırsat bilen çocuk, motorun üstündeki giysilerine saldırırken tuttu onu.
Sandalyesine oturttu. Motorun üstüne serdiklerini elledi. Daha kurumamışlardı. Ters çevirdi ıslak giysileri. Kuruyuncaya kadar, ona bir şeyler yedirmek için sefer tasının yanına gitti. Üçlü sefer tasının birini aldı, motorun üstüne koydu.
Çocuğun ilgisi kabuk dolu heydeydi. Sefer tasına bakmadı bile. Giysilerinden buğular tütüyordu. Uzanıp almak istedi çocuk. Alaattin izin vermedi.
-Kurusunlar. Ondan sonra giy dedi.
-Annem çok hasta. Çok öksürüyor dedi çocuk.
İlk kez konuşmuşlardı. Kuş cıvıltısı gibiydi çocuğun sesi. İncecik. Tatlı… İçi ezildi gene Alaattin’in. Uzun bir süre okşayan bakışlarıyla sevdi çocuğu. Sonra motora baktı. Üstüdekilerde buğu tütmüyordu artık. Aldı onları. Giydirdi çocuğa. Heyi özenle sırtına yükledi. Fabrikanın kapısından çıkardı onu. Eve boşalt gene gel dedi. Sonra fabrikanın hamalına seslendi.
-Ula Memmed!
Yanına gelen hamala, çocuğu takip ederek evini öğrenmesini emretti
Hamal Mehmet seyirtti.
Çıngırt sokağının, Niksar caddesini kesip ırmak kenarına inen yol çatına kadar gittiler. Orada bir teneke kulübeye girdi çocuk. Kulübe, ancak 6 metre kare kadardı.
Donup kaldı hamal Mehmet.
Çocuğun kulübeye girmesiyle çıkması bir oldu. Heyi sırtına vurdu. Var gücüyle koşarak yanından geçti.
Genç hamal kulübenin yanına gitti. Kapsını itip içeri girdi. Bir deri bir kemik kalmış, ufacıcık bir kadın, delik deşik ördek sobaya, biraz önce çocuğun getirdiği kabuğun bir bölümünü doldurmağa çalışıyordu.
Hamal Mehmet kadını toprak zeminde serili yarısı ıslak yatağa oturttu. Sobayı iyice doldurup yaktı. Sonra da hızla dışarı çıkarak fabrikaya gitmeğe başladı. Yolun yarısında çocuğu gördü. Sevinç içinde bir hey kabuk daha götürüyordu teneke evlerine.
Hamal hüzünle fabrikaya girdi. Alaattin onu bekliyordu. Gördüklerini anlattı Mehmet.
-Oraya el arabanla kaç çuval kabuk götürebilirsin? Diye sordu Alaattin.
-Sen emret. Ben onbeş çuval bile götürebilirim.
Hadi doldur çuvalları diye emretti Alaattin. Hamal kabukluğa geçince o da fabrikanın alet edevat deposuna girdi. Kullanılır durumda olan iki branda bezi seçti. Çuvalları arabaya yükleyen hamalın yanına gitti. Bunlardan biriyle dışarı yığacağın çuvalları sar, ötekiyle de kulübenin her yanını sıkıca sar. Öyle sar ki, içeri ne bir damla su girsin ne de rüzgar.
On beş çuval kabuk yüklü el arabasını, ayakları zaman zaman kaysa da karlı yolda, rahatça çekti Mehmet. Gittikçe artan bir hızla. Kar kış ve soğuktan intikam alırcasına. İyiliğin genç yüreğinde yaktığı harlı sevinç ateşiyle…
Teneke kulübeye giden Niksar caddesine döner dönmez, sırtında heyiyle koşan çocuğu gördü. Yanından geçerken yakaladı onu. Bu arabadaki kabukları dedi, sizin eve götürüyorum.
Senin taşıman lüzum etmez.
Çocuk sevinç ve minnetle bacaklarına sarıldı hamalın. Sonra sıra ile ellerini tutup öptü. Alnına deydirdi.
-Olmaz dedi. Gitmem gerek. Annem, mintanını kurutan adamın ellerini öp dedi bana. Heyini kaptı. Alaattin’in yanına gitti. Onun da sıra ile iki elini öpüp alnına deydirdi.
-Annem böyle yapmamı istedi dedi.
Alaattin yaşlı gözlerle gülümseyerek heyi üçüncü kez doldurdu. Sırtına yükledi. Annene selamımı söyle dedi. Yola çıkardı çocuğu. Baban yok mu? Diye seslendi arkasından.
Yoktu. Babasını hiç görmemişti çocuk. Bir annesi vardı, bir de kendisi… Önceleri, bir de Anşa anası vardı ama, onu çöpçüler bir tabuta yatırıp götürmüşlerdi evlerinden.
Lapa lapa yağan kar altında gözden yitinceye kadar baktı Alaattin çocuğun arkasından.
Kulübelerine gelince ilk hamal Mehmet’i gördü çocuk. Kabuk çuvalları brandaya sarılmış, evın arkasına dizilmişlerdi üst üste. Evin damlasını ve rüzgarını kesecek brandayı sarıyordu şimdi Mehmet özenerek.
Sonra hasta annesini gördü çocuk. Hiçte hastaya benzemiyordu annesi. Kocaman kocaman ırmak taşları getirmişti evin yanına. İşte bir tane daha getiriyordu. Öksürüyordu ama hasta değil gibiydi. Koşup heyindeki kabuğu boşalttı evin içine. Çıkıp annesine sarıldı. Ağlıyordu annesi.
Hamal Mehmet, zaman zaman seyrelip, zaman zaman, yoğun şekilde lapa lapa yağan karın altında işine bir süre ara verip ana-oğulun sevgilerini seyretti. Sonra işine döndü. İlkönce, damın üstüne serdiği brandayı rüzgar uçurmasın diye kadının taşıyıp getirdiği taşlarla sabitledi dama. Sonra da kalan taşlarla eteklerini berkitti brandanın. Yaptığı işin sağlamlığını kontrol etti. Kulübe damlamıyordu artık. Arada karları savurarak uğuldayan rüzgar brandayı havalandıramıyordu. Yaptığı işi beğendi. Arabasını yola çekti kulübenin yanından. Vedaya hazırlandı.
Kadın hamal Mehmet’ten daha yaşlıydı kuşkusuz. Ama o, minnetle yaklaştı. Elini öptü Memmet’in. Çok utandı genç adam. Elini öptürmemek için direnmede geç kalmıştı. Hiç beklenen bir hareket değildi ki bu davranış.
Devam eden utancıyla kadından gözlerini kaçırarak , özür dilercesine:
-Sen öp elimi dedi çocuğa.
Şimdi ne kadar güzeldi çocuk. Gözleri simsiyah parıldıyor. Yanakları pespembe. Dişleri inci dizisi. Dudaklarında belirgin bir gülümseme, bir memnunluk, bir başarı gururu vardı.
Kadına baktı Mehmet.
-Kaç yaşında bu aslan? Diye sordu
-Yedi dedi kadın. Pek az gün aldı yediden. Okula başladı. Okumayı sökmüş. Öyle dedi öğretmeni beni çağırarak. Sınıfında okuyan ilklerdenmiş.
- Kabuğu idareli kullanma sakın dedi Mehmet kadına. Üşütme bunu. Sen de üşüme. Kabuk bitince haberim olsun. Fırtına kulübeye zarar verirse, ben gelir onarırım.
Sonra, yavaş yavaş arabayı çekti Mehmet.
Kadının dudakları kıpır kıpırdı.