Böyle bir ders anında, bir ilk bahar günü, okulumun kapısına silahlı iki jandarma eri dikildi.
Adımı söyleyerek: O sen misin? Diye sordular.
Evet cevabını alınca: Askerlik yoklama kaçağısın. Seni şimdi hemen alarak Terme Askerlik Şubesine teslim edeceğiz. Buraya bir daha gelemeyebilirsin. Onu göz önünde bulundurarak on beş dakika içinde gitmeğe hazır ol dediler.
Öğrencilerime, öğretmenliğime kanıp doyamamıştım henüz.
Birdenbire buz gibi bir ter boşaldı tüm vücudumdan. Perişan olmuştum aldığım bu haberden. O ruh haliyle sınıfa girdim. Bu gün, hemen şimdi askerlik görevim için Terme’ye gitmek zorunda olduğumu söyledim öğrencilerime.
Her paydosta sevinçle yerlerinden fırlayıp haykıran öğrencilerim bu kez donmuş gibi oturup kaldılar sıralarında. Sonra elimi öperek ağlaya- ağlaya evlerine gittiler. En son, elimde bavulumla ben çıktım okuldan.
Jandarmalar, çok büyük bir suç işlemişim gibi, beni aralarına alarak Terme’ye götürdüler.
Askerlik Şubesi’nde güler yüzle karşılandım. Yedek subay olarak askerlik yapacağım için ancak mayıs ayında başlayacak olan 36. Dönem yedek subay eğitim okuluna katılabilecektim.
Bu arada, 58 Tl para cezası aldığımı öğrendim. Yoklamadan bilerek kaçtığım için. –Bu parayı on yıl sonra maliye söke söke aldı benden. Maaşımdan bana sormadan keserek.-
İki yıldır memur ve Ünye’nin burnunun dibinde çalıştığım halde, devlet beni iki yıldır kaçak diye arıyormuş meğer. Kaldı ki o sırada ben askerlik yoklaması yaptırma zorunluluğum olduğunu bile bilmiyordum, derdest olarak okulumdan koparılıp götürüldüğüm zamana kadar.
Böyle bir serüvenle, Ankara Piyade Yedek Subay okuluna sevkim yapıldı.
O zamanda yedek subayların askerlik süresi bir yıldı. Bu kutsal vatan görevinin altı ayı Yd. Sb. Okulu, altı ayı ise kıta hizmetinde geçiyordu.
Çok zor ve çok yorucu, ama o derecede de zevkli bir okul eğitiminden sonra, pekiyi derece ile yedek ast teğmen rütbesiyle diploma aldım. Sonra da ülkemin en uç köşesinde konuşlanan 266. Sınır Alay’ı 1. Tb. 1 Bl. 1. Tk. Komutanlığına atandım. Alay sancaktarıydım artık. Gurur ve sevinç veren bir görev yapacaktım. Alay karargahı Van ili merkezinde, 1. Tb. Başkale de, Öteki taburlar,Özalp’tan Hakkari’ye kadar hududa dağıtılmıştı.
Şimdilerde, terörün tam kalbi olan o yöreler, benim askerlik yaptığım yıllarda ve sonraki uzun yıllarda ne kadar huzurlu, ne kadar dingindi.
Diplomalarımız dağıtılıp kuralar çekildikten hemen sonra, daha önceden hesaplanmış olan yolluklarımız ellerimize tutuşturuldu.
En uzak yurt köşesini kırk arkadaşımla ben çekmiştim. Yolluklarımız 400 liraydı ve o zamana göre çok paraydı.
Van’a gidecek arkadaşlarla buluşarak oraya nasıl gideceğimizi araştırdık. Gördük ki: En kolay ve en rahat yolculuğu Tayyare ile yapmalıydık. Ben on gün sonraki Ankara-Van THY uçuşu için biletimi hemen aldım.
1930 lu yıllarda ulu önderimiz Atatürk’ün emriyle kurulan Türk Dil Kurum’u, çoktandır, dilimizi Öz Türkçe’leştirmeğe ve yeni Türk’çe sözcükler üreterek ağdalı Osmanlıca, Farsça Arapça sözcükleri dilimizden atmağa çalışıyordu. Ve epeydir, Tayyare yerine uçak, mektep yerine okul, imkan yerine olanak sözcükleri kullanılıyordu ama bencileyin eskiler, mektep ve tayyare sözcüklerini, alışkın dillerimizden söküp atamıyorduk.
Bu yolculukta ben ilk kez tayyareye binecektim. Ankara hava limanına geldiğimde heyecandan soluğum kesiliyordu. Tayyare, kanatlarına monte edilmiş iki pervaneli motorla uçacaktı ve 23 kişilikti. Daha küçük, 10-15 yolcu kapasiteli tayyareler tek pervaneli idiler. Motorları, -Artık uçak deme zamanı geldi.- uçağın burnundaydı.
Bu ilk uçak yolculuğumda ben daha az riskli bir uçakla uçacaktım. Çünkü –Allah korusun –motorlardan biri arıza yapıp çalışmazsa öteki, salimen uçağı uçurmağa devam edebilecekti.
Motorları çalışıp pervanesi rölantide dönen uçağa, korktuğumu belli etmemeğe çalışarak bindim. Geniş ve rahat koltuklara oturduk öteki 22 yolcuyla. Çok genç ve çok güzel hostesimiz, kemerlerimizi nasıl bağlayıp ne zaman nasıl çözeceğimizi ve diğer teknik hususları anlattıktan sonra, önümüzdeki koltukların arkasındaki filelerde kusma torbaları olduğunu, ihtiyaç duyduğumuzda onları kullanmamızı rica etti. Sonra da kullandığımız torbaların ağzını büzerek ayaklarımızın yanına bırakmamızı öğütledi. Kendisini dinlediğimiz için hepimize teşekkür etti.
Beni deniz tutuyordu ama uçakta ne olacağını bilmiyordum.
Kemerlerinizi bağlayınız anonsundan sonra hareket ettik. Motorlar, kulaklarımızı sağır edecek bir güçle çalışmağa başladı. Uçak çok bozuk ve kasisli bir yolda giden araba gibi sarsılarak gittikçe artan bir hızla pisti katetti ve havalandı. Yavaş- yavaş yeryüzünden uzaklaşarak yükseldik. Bulutları yardık. Onları altımızda bıraktık.
Aman Allah’ım! Ne kadar sert sarsılıyorduk. Uçak bazen aşağı doğru düşüyor, sonra altımızdan yukarı doğru itiliyormuşuz gibi koltuklarımıza çivilenerek yukarı fırlatılıyorduk.
Uçak düz uçarken bile bağırsaklarımızı dökercesine sarsılıyordu.
Bu sarsıntıya dayanamayan birkaç yolcu kusmağa başladı.Uçağın içi bir an için bile olsa iğrenç bir kokuyla doldu. Haydaaa! Bu kez ben dahil herkes, motorların gürlemesini bastıran seslerle kusmağa başladık. Elaziz hava limanına ininceye kadar herkes birkaç torba kirletti.
- Elazığ’ın adı o sırada Elaziz idi- Uçak yerde durunca bizi aşağı indirip temizlik yaptılar. İnen binenden sonra tekrar havalandık. Kısa bir uçuştan sonra Diyarbakır’a indik. Elaziz’deki işlem tekrarlandıktan sonra tekrar havalandık. Şimdi biraz alışmıştık galiba. Güney Anadolu’dan Doğu Anadolu’nun yüksek dağlarının üstüne çıkmış uçuyorduk ama yayla ve dağ yamaçlarına yakındık. Çobanlar, dağ köylüleri el sallıyorlardı uçağa. Ben şaşkındım.
Birden dağlar bitti. Altımızda, uçsuz- bucaksız bir deniz vardı. Van gölü üstünde uçtuğumuz anons edildi. Ben, kokpitle kanat arasında bir yerde oturuyordum. Gölün sisler içindeki iki yakasını, sönmüş Nemrut, Süphan yanar dağlarıyla zirvesi sisler içindeki karlı Ağrı dağını görüyordum. Ne doyumsuz bir manzaraydı gördüğüm. Ne yazık ki biraz sonra kara bulutların içine girdik. Hiçbir yer görülmüyordu artık. Bir süre böyle uçtuktan sonra cici hostesimizin sesi pilotumuzun konuşacağını anons etti. Hemen peşinden de pilot, Van hava alanı pistinin toprak olduğunu, şu anda oraya sağanak yağmur yağdığı için inemeyeceğimizden Diyarbakır’a döneceğimizi, bizi THY.nın Diyarbakır’da bir gece misafir edeceğini, yarın yağmur yağmazsa Van’a inmeyi tekrar deneyeceğini söyledi.
Tüm yolcular dayak yemişe döndük.
O gece Diyarbakır’ın en lüks oteli olan Uras Palas’ta konuk edildik ama sabah olur olmaz da en acı haberi aldık. Diyarbakır-Van uçak seferleri iptal edilmişti. Ödediğimiz bilet paralarının 36 lirası iade edildi. Sonra da bize Van’a nasıl gideceğimiz anlatıldı.
Kurtalan’a kadar trenle, oradan Tatvan’a kadar arabayla, sonra da Van’a gemiyle gidecektik.
İki saat sonra doğu ekspresiyle Kurtalan’a hareket ettik. İstasyonda otomobiller, otobüsler yolcu bekliyorlardı. Ben dört yolcu binmiş bir taksiye beşinci yolcu olarak bindim. Hemen hareket ettik. Yolda şoför bize, Tatvan-Van direk sefer yapan gemiyi kaçırdığımızı, yarın kuzey Van gölü limanlarına uğrayarak iki günde Van’a ulaşan gemiye binmek zorunda olduğumuzu söyledi. Van’a direk giden gemi, yolculuğu sekiz saatte bitiriyormuş. Bu da yaşadığımız talihsizliklerimizden biri olmuştu.
Tatvan’a geldiğimizde taksi, yarın hareket edecek olan küçük Van Gölü gemisinin bağlı olduğu iskelenin tam önünde durdu. Geminin köprüsüne yaslanıp taksiye bakan kaptan beni görünce:
-Uyyy dedi. Benum ilk yolcum bi zabit imüş.
Ben kaptanın şivesini tanır tanımaz: Kaptan ben Ünyeliyim. Sen Karadeniz’in neresinden olmalısın dedim.
Adam Ünye’yi duyar duymaz uçtu. Gelip boynuma sarıldı.
-Benum aslan hemşerum. Ne soraysun. Gara Denüzlüyum daa dedi. Bavulumu kaptığı gibi gemiye sürükledi beni.
Bir otel ayarlıyayım da sonra geleyim diyecektim ki, sözlerimi ağzıma tıkadı
-Ula ne oteli dedi. Habu gemi hep senundur daaa.
Şansım dönmeğe başlamıştı. Kaptan köşküne kurulduk. Hiç susmadan konuştu kaptan.
Akşam, Van gölünün İnci kefalı tavası eşliğinde buz gibi soğutulmuş rakı ziyafeti çekti kaptan. Kafası iyi olunca da:
-Ula dedi. Seni alay gumandanına götürüp, Ha bu uşağuma eyi bak. Benden saa emanetdur. diyeceğum dedi. Gece beni kendi kamarasında yatırdı. Tayfaları seferber etti etrafımda.
Sabah ve ertesi gün, her yeni bir koya kıvrıldığımızda, karşımıza çıkan iskelelere uğraya uğraya yolculuk ettik.
Göl dalgasızdı şansımdan. Yoksa kusarak rezil olurdum kaptana karşı. Su o denli yoğun sodalıydı ki, elinizi suya deydirdiğinizde oluşan kayganlığı hiçbir şekilde yok edemiyordunuz. Sanki elimizi sabunlamış da, sabunu akıtmamışız gibi.
57 yıl geride kalan bu doyumsuz günlerin her dakikasını sanki dün yaşamışım gibi anımsıyorum.