Bunların dışında, akla gelebilecek her konuda yazılmış makaleler de bu köşede yer bulacaktı ama ben asla siyasi makale yazmayacaktım. Bu benim şahsi kararımdı.
Son 29 mart yerel seçimleri için, siyasi partilerin yürüttüğü seçim çalışmalarında gördüğüm olumsuzluklar, daha doğrusu kokuşmuşluklar, bana bu ilk ve belki de son siyasi yazıyı yazma gereğini duyurdu.
Çok partili demokrasi yaşamına girdiğimiz ve ilkini 1946 yılında yaptığımız genel seçimden sonra partilerin, yavaş-yavaş dozunu artırarak, birbirlerine karşı ileri sürdükleri asılsız iddialar, hakaretler, o denli arttı ki , ülkem insanlarının tümü rahatsız oldu.
Türk insanı son iktidar dönemine kadar yiyecek kolileri, yakacak kömür torbaları, paralar ve altınlarla seçim kazanma yarışı görmemişti. Yada bu denli alenen yapılanını. Ve de yapılan bu yarışın hakmış gibi savunulduğunu duymamıştı.
Türk insanı bu güne kadar bir Başbakanın ‘küfrettireceksiniz beni’ dediğini duymamıştı. Üstelik küfrün çok büyük günah olduğunu en iyi bilen iddiasında olan bir Başbakanın…Yada,
Ana muhalefet partisi başkanının, on binlerce dinleyici karşısında, Yüksekteki bir kürsüden, ülkenin Başbakanına, ‘adam olamamışsın adam’ diye yırtınırcasına bağırdığını duymamıştı.
Seçim propaganda yasağına kadar duymamak için kulak tıkayacağımız daha ne sövgüler, ne küfürler duyacağız kimbilir.
İlk hakarete varan dalaşmayı, 1946 yılı genel seçimlerinin hemen ardından yaşamağa başladık.
CHP ve İnönü’ye karşı seçimi kaybeden DP liler, hep bir ağızdan, kendilerine verilen oyların yok edilmesi sonucunda seçimi kaybettiklerini söylediler. Bu gün bile bu söylentinin doğruluğu güçlenerek ağızdan ağıza devam ediyor.
1950 seçimlerini DP kazandı. İ.İnönü, sorunsuz olarak iktidarı kazananlara teslim etti.
DP’liler buna rağmen iftirayı sürdürdüler. Güya ordu İnönü’ne: Bize izin ver, iktidarı onlardan alıp size verelim demişler. Ama İnönü kabul etmemiş.
Bunu Türk ordusu ve CHP yi aşağılamak için söylüyorlardı. Ama bu arada İnönü’nü yücelttiklerini hesaba katmıyorlardı.
1954 genel seçimleri için propaganda başladığında, yeni Millet vekili aday adaylarının akıl almaz vaatlerini duymağa başladık.
Kimi Kayseri’ye liman vaat ediyor, kimi ucuzluğu öylesine abartıyordu ki, şekerin kilosunu 25 kuruşa indiriyor, kimi cebinden çıkardığı en pahalı sigara paketine vurarak, bunu 5 kuruşa satacağız diyordu.
Ben, dört yıllık öğretmen, bu vaadi, şimdi yerinde Abdullah Haznedar iş hanının bulunduğu meydanda, bir Millet Vekili aday adayından duyduğum zaman gülerek: Atma Recep, Din kardaşıyız demiştim yanımdaki arkadaşıma.
Hemen önümde, kapı komşum olan bir DP li ilce yöneticisi söylediğim öz deyişi duydu. Geri dönerek: O ne biçim söz lan, bir de öğretmen olacaksın dedi.
Abi dedim kendisine, eğer sigarayı bu denli ucuzlatırsanız, senin ömür boyu içeceğin sigaraları üstlenmeğe senet veririm.
Başını tehdit vari aşağı yukarı sallayarak: görürsün sen dedi. Hiç aldırmamıştım o an.
Ancak DP lilerin sevmedikleri, isteklerine karşı çıkan, vali, kaymakam, hakim, doktor gibi sorumlu yüksek memurları sürdürdüklerini biliyordum. Tıpkı bu günkü gibi o zaman da tüm yüksek mevkidekiler iktidarın adamı olmuştu ama bencileyin bir köy öğretmeninin sürüldüğü görülmemişti henüz.
Birkaç hafta sonra Ünye’ye indiğimde, DP ilce yöneticisi olan arkadaşlarımdan biri, seni tehdit eden komşun, Ünye ‘den sürülmen için parti merkezine teklifte bulunmağa kalkıştı. Ona, Onun komşun olan ailesinin yüzüne nasıl bakacaksın diyerek zorla vazgeçirdim. O bir fanatik. Sakın bir daha tartışma onunla dedi. Zaptedilemez bir öfkeye kapıldım duyduklarımdan. Bu kez ailem zorla vazgeçirtti beni yapmağa hazırlandığım eylemden… Ömrü boyunca konuşup selamlaşmadım o komşumla. Gene de Tanrı kötülüklerini bağışlasın.
O gün bu gündür nefret ederim fanatik siyasetçilerden.
1954 genel seçimlerinde CHP sadece 34 millet vekili çıkararak dibe vurmuştu. DP iktidarı bu ulaşılmaz başarısına rağmen, ülkenin tüm varlıklarını ve yabancılardan sağlanan kredileri, fütursuzca, plan ve programsız harcayarak yok ettiği için o da dibe vurmuş, hırçınlaşmıştı.
1957 erken genel seçimine kadar yaşanan ve ondan sonra da yaşanacak olan yokluklar, muhalefetin iktidara yüklenmeleri, akıl almaz yanlışlıklara sürükledi DP yi.
İ.İnönü’nün savaş meydanından kaçtığını iddia edecek kadar akıllarını yitirdiler. Can havliyle seçimleri kazandılar ama çöküşten kurtaramadılar kendilerini. 1957 den 27 mayıs 1960 tarihine kadar yapmadıkları kötülük kalmadı bu millete.
Bizzat Adnan Menderes’in yürüttüğü bir kampanyayla Vatan Cephesi adlı bir DP yan kuruluşu icat ettiler. Binlerce, on binlerce vatandaşın pek büyük bir bölümünü kendilerinin haberi olmadan, gene yıllarca önce ölmüş on binleri Vatan Cephesine kendileri kaydolmuş gibi ilan ettiler devlet radyosundan.
İ.İnönü’nün kafasını yardılar attıkları taşlarla. Trenlerini,kırsalda yol ortasında durdurarak Kayseri’ye Kars’a sokmadılar.
En sonunda da on iki kişiden oluşan bir kurulun adına TAHKİKAT KOMİSYONU diyerek ona TBMM in yetkilerini verdiler.
Meclis kürsülerinde, siz isterseniz hilafeti bile yeniden ihdas edersiniz dediler.
Ben istersem bu millete odunu bile Millet Vekili seçtiririm dediler.
Bilim adamlarını, profesörleri, kara cübbeliler diyerek aşağıladılar.
Ve kendi başlarını yediler. Bir ordu darbesiyle yok oldular.
Ama sonra ardılları gene iktidar oldu.
Bu ardıllar, asılarak öldürülen Başbakan Menderesi, hiç suçu yokmuş gibi onu yücelten imalarla gadre uğramış mazlum sınıfına koydular.
Becerisizliklerini yalanlar ve çirkinliklerle kamufle ederek iktidarlarını sürdürdüler.
Demek ki bizim layık olduğumuz yöneticilerimiz bunlardı. Çünkü ısrarla onları seçiyorduk.
Tıpkı bu günkü gibi.
Ben soğudukça soğudum bu kötü siyasetten. Hatta nefret ettim.
Sonraları da duyduğum hiç olmayacak vaat ve yalanlardan, siyasi konuşmaların saçmalıklar ve komikliklerle dolu olanlarından mizah çıkararak zevk almağa zorladım kendimi.
İşte onlardan bir-iki örnek…
Ordu ilinin yenilgiden bıkmaz bir bağımsız Millet Vekili aday adayı vardı. Halil Tekkaya.
Onun her konuşması meydanları doldurur, dinleyenleri gülmekten kırardı.
Yıllar önce, bir genel seçim arifesinde, Süleyman Demirel’in Ordu mitinginde altı okul müdürü arkadaşımla bir görev toplantısı için Ordudaydım. Toplantı sonu, mitin saatine denk geldi. Hepimiz Başbakanımızı dinlemek için miting alanına gittik.
Konuşma başladı. Bir müddet sonra, çıplak vücudunu saran bir peştamal üstüne adını ve sıfatını yazdırmış olan Tekkaya, davul zurna eşliğinde bulunduğumuz meydanı yardı. Meydanın sonundaki çok katlı bir inşaatın terasına çıktı. S. Demirel’i dinlemeğe gelen kalabalık onun bulunduğu kürsüye arkasını dönüp Tekkaya’nın inşaatına gitti. Demirel’in konuştuğu kürsünün çevresi boşaldı. Ve Demirel konuşmasını keserek kürsüden indi. Meydanı Tekkaya’ya bıraktı.
Benzer bir olayı da Ünyeliler yaşadı. Bu kez iki bağımsız aday adayının konuşması vardı Ünye’de, ardı ardına.
Önce bağımsız aday adayı gazeteci Hanikaz konuşacak, ardından Tekkaya konuşacaktı. İkisi de birbirinden üstün karizma sahibiydiler.
Hanikaz konuşmaya başladıktan bir süre sonra, tıpkı Ordu’daki gibi Tekkaya davul zurnayla girdi meydana. Konuşması yasak olmasına rağmen hiç kale almadı yasağı. Meydanı yardı. Kavak dibinde hazırlattığı kürsüye çıktı. Sayın seçmenlerim diyerek konuşmasına açış yaptı.
Hurraaaa!
Herkes kavak dibine. Hanikaz’ın çevresi boşaldı.
O, konuşmasını keserek:
Ula nereye!… Ula nereye!... dedi birkaç kez. Akın hiç tınmadı
Hanikaz baktı ki Kimse kendisini dinlemeyecek:
Ula Ananizin A….na gadar yoluğuz var. Deha!..defolun gidin dedi hoperlörden bangır- bangır bağırarak.
Meydanın yarısını doldurmuş olan kadınlar dahil, kimse bu sövgüyü üstüne alınmadı. Tekkaya dahil herkes kasıklarını tuta-tuta güldü dakikalarca.