Gözleri iri- iri açılmış, başları yukarda… Kapkara bulutlara bakıyorduk.
Kara bulutlar göğü kaplarcasına, yuvarlanarak, burula-burula, bizi kapacakmış gibi yaklaşırken gürlemeleri kat- kat artmıştı.
Tam,çılgınlar gibi tepinerek çığlıklar atan kalabalık yutulmak üzereyken, yukarıya fırlatılacakmışım gibi bir darbe yedim ayaklarımın altından. Yüzüm, sokağımıza dönüktü. Bizim ev ve diğer komşu evler, hep birden yere doğru kapaklanıp- kapaklanıp doğrulmağa başladılar. Gökte, dönerek gürleyen bulutların sesine karışan evlerin çatırdamaları insanı sağır edebilecek bir güce eriştiği zaman, bastığım yer, ayaklarımın altından çekiliyormuş gibi gidip geliyor, ayakta durmamı güçleştiriyordu.. Ellerimi yere koyarak çökmek zorunda kaldım.
Sonra sarsılma birden durdu. Üstümüzden, dönüp-dönüp burgaçlar yaparak geçen bulutların gürlemesi, evlerin çatırdamaları sustu. Kara bulutlar geldikleri hızla seyrekleşerek yükselip dağıldılar gökte.
Akşam oluyordu.
Bir el, beni tuttuğu gibi elektrik direğinden uzaklara fırlattı.
Bir ses: İyi yaptın. Cereyan çarpabilirdi çocuğu dedi birine:
Fırlatıldığım yerden elektrik tellerine baktım. Çılgın salınımlarla, kopacakmış gibi çırpınıp duruyorlardı.
Beş-altı ses ezan okuyor, kalabalık bir başka gurup, tekbir getiriyor, Kadın ve çocukların hepsi, sesli- sesli ağlıyordu.
Tutulup savrulduğum kolum kırılmışcasına acırken kilim çadırlara baktım. Kiminin içinden dışarıya uzanmış soba burularından dumanlar tütüyordu. Hava, dayanılmaz derecede soğuktu.
Çadırlar için alelade odunlar kullanılmıştı. Odunlar, üçer-üçer, darağacı gibi çatılmış, üç buçuk-dört metre ara ile karşılıklı konulmuş, üstlerine bir kalas atılmış, sonra da birbiriyle el dikişiyle birleştirilmiş kilimlerle kapatılarak beşik örtü bir çadır oluşturulmuştu. Tüm çadırlar böyleydi. İçlerinde aile bireylerinin ikişer üçer yatabilecekleri sayıda yatak seriliydi. Aralarına, sobalar kurulmuştu. Öncelikle ısınmak ve yemek pişirmek için…Bizim çadırda üç yatak seriliydi . Sobanın yanına serili ortadaki yatakta babamla ben yatacaktık. Öteki yataklarda üçer- üçer, annemle kardeşlerim. O yataklarda bu gece ilk kez yatacaktık. Zelzele, geçtiğimiz gecenin sabaha karşı saat ikisinden, demin yaşadığımıza kadar, yüzlerce kez sarsmıştı bizi ama bu sonuncusu beter bir sarsıntıydı.
O zamanda bu sarsıntıların artçı deprem olduğunu hiç kimse bilmiyor, ayrıca gene hiç kimse zelzele sözcüğü yerine deprem deneceğini de bilmiyordu.
1939 senesinin 27 aralık gününü yaşıyorduk. Sabaha karşı saat 02 de kıyamet kopmuştu. Sarsıntı duruncaya kadar kimse yataktan çıkamamış, sonra üstündeki yorganı kapan sokağa fırlamış, gün ışıyıncaya kadar soğukta tepinip durmuşlardı. Deprem zaman- zaman hafif, zaman- zaman şiddetle sarsıp durmuştu dünyayı.
Gün aydınlanınca düşünen kafalar kilim çadırları icat etmiş, evlerden hızla halılar kilimler, yatak yorganlar, araç gereçler çıkarılmış, çok kısa sürede, Ermeni mezarlığı üstünde bir kilim-çadır kent kurulmuştu.
Biz çocuklar korkuyorduk ama içten- içten de doyumsuz bir serüven, bir doyumsuz değişiklik yaşıyorduk.
Şehirdeki birçok ev kısmen yıkılmış, güvenle oturulamaz hale gelmişti. Onlarca ev tamamen yıkılmıştı. Şehrin evlerindeki bacalarsa, tamamen yıkılmıştı. Epeyce yaralı vardı.
Bunların çoğu pencere ve balkonlardan atladıkları için yaralanmışlardı. Çarşıda, terkedilmiş bir taş binada, yalnız başına yaşayan bir gariban,yıkılan binanın altında kalarak ölmüştü.
Orta yeni caminin minaresi tamamen, caminin kendisi kısmen ama hiçbir şekilde kullanılamaz derecede yıkılmıştı. Bu yıkıntı el sürülmeden yıllarca olduğu yerde bırakılacaktı . Ünye, Orta camisinin içler acısı hali ve diğer yıkıntılarıyla bir harabe görüntüsü sergiliyordu.
Sonraki günlerde, bu yaralı evlerde ve kilim çadırlarda yaşanamayacağı anlaşılınca, hemen ilk günden itibaren her açıklık alanda ve bahçelerde kalıcı tek odalı ahşap barakalar yapılmağa başlandı. Kimileri yıkılan evlerinin kerestesinden, kimileri yeni keresteden yaptı barakasını. Eli işe yatkın olanlar bizzat, olmayanlar usta tutarak, yardımlaşarak yapmıştı oturacakları tek odalı yeni evlerini. Üç-beş gün gibi kısa bir sürede tamamlandı barakalar. Kilimler bu kez soğuğu önlemek için barakaların iç duvarlarını kapladı.
Yeni evlerimiz oyuncak gibiydi. Artçı depremler hiç etkilemiyordu onları. Artık sarsıntı başlayınca dışarı kaçmıyorduk. Üstelik sarsılmaya alışmıştık bile.
Günlerce sürdü sarsıntılar. Bir ay barakada kaldıktan sonra yıkılmamış evlerini sağlam görenler korkarak da olsa girdiler evlerine. Sonra yaralı evler de tamir edildi. Biz üç komşu, bahar geldikten ve evlerimiz oturulacak hale getirildikten sonra geçtik evlerimize.
Depremin olduğu ilk gün, Ünye’deki etkisini öğrendik.
Deprem sırasında deniz, yüz metre kadar geri çekilmiş, sonra kocaman dalgalarla Ünye’nin içlerine,çarşısına girmiş, harabe haline gelen şehri çöp yığınlarıyla doldurmuştu.
Daha sonra da ülkemizdeki etkisini öğrendik depremin.
Merkez üssü Erzincan’dı. 52 saniye sürmüştü. 7.9 büyüklüğündeydi.
39.80 kuzey enlemi ile 39.51 doğu boylamı arasında , 20 km. odak derinliğindeydi.
Erzincan’dan Kelkit vadisini izleyerek Niksar’a kadar 360 km.lik bir kırık sistemi oluşturmuştu.
Kırık boyunca ortalama bir metrelik düşey atım, 4 metrelik yatay hareket kalıntısı bırakmıştı.
Kelkit ırmağı kırığı, Reşadiye’ye doğru alçalıp yükselerek, devam ederken, kırık boyunca uzanan iki blok arasındaki bazı yerlerde 380 cm.lik bir düzey farkı yaratmıştı.
Sarsıntı sırasında Karadeniz Çarşamba’dan Giresun’a kadar uzayan sahilde, 15 ila 100 metre kadar geri çekilmiş, Ünye dışında, özellikle Fatsa’da, etkili bir ( tsunami) oluşturmuştu.
Yıkıcı deprem, kuzeyden güneye Samsun-Sivas, Tokat- Kırşehir, Amasya-Ankara, Kayseri-Ordu arasına kadar genişleyip uzayarak 400 x 200 km. lik bir alanı etkiledi. 33 bin insan öldü. Yüz bini aşkın insan yaralandı. 116 bin 720 bina yıkıldı.
Kar, Erzincan ve ovasında bir metreyi aşkındı. Soğuksa -30 dereceydi. Depremden sonraki ölümlerin çoğunun sebebi soğuktu.
Deprem sırasında Erzincan ilinin nüfusu 20 bin kadardı. Deprem sonrası bu nüfus 12 binin altına inmişti. Diğer ölümler komşu köy ve kasabalarda meydana gelmişti.
20. yüzyılın en büyük 15 incisiydi Erzincan depremi.
Depremde Erzincan’a Ulaşan demiryolu köprüsü yıkılmış, telgraf telleri kopmuştu. Bu sebeple felaket, yurtta zamanından saatler sonra duyulmuş, yardım ekipleri ancak 28 aralık günü ulaşmıştı Erzincan’a.
Dağlardaki kurtlar ovaya inmiş, ölüleri yiyorlardı.
Yerleşim yerlerinde sağ ve sağlam kalanlar, ölüleri toplayıp ayakta kalmış bina duvarlarının dibine dizerek duvarı üstlerine yıkıyorlardı. Kurtlar bulup yemesin diye.
Toprak donmuş olduğundan kazılıp mezar açılamıyordu.
-30 derece soğukta, enkaz altında kalanları sağ kurtarabilmek için hapishanelerdeki tüm mahkumlar seferber edilmişti. –Bu mahkumlar 1940 yılında çıkarılan özel bir kanunla affedildiler. Çünkü bir teki bile hapisten kaçmağa teşebbüs etmemişti-
1939 yılında sekiz yaşındaydım. Daha sonra pek çok deprem yaşadım. Yarattıkları acılara tanık oldum.
Bu depremlerin tümünün verdiği acı ve yıkım,insan kaynaklıydı. Yapı malzemesi eksik, özen ve dikkatten yoksun binalar yapmaları yüzünden.
Gerçek böyle olduğu halde hala dersimizi almadığımız ortada.
İRFAN IŞIK
1939 yılındaki Erzincan depremi Ünye’de de zarara yol açmış, Orta Cami bu depremde yıkılmış, ellili yıllarda bugünkü cami inşa edilmiştir.Daha iyi anlaşılabilmesi için büyüttüğümüz bu fotoğrafta caminin önündeki dört duvar ellili yıllarda yanan “SULUHAN”dan arta kalanlardır. Fotoğraf. Eren Tokgöz