Karadeniz iklim kuşağı, genelde yağışlıydı ama bazı yıllarda, kuraklık yaşanabiliyordu. Özellikle ekin ve sebzenin, suya en çok ihtiyacı olan gelişme sürecinde, yağmur yağmamışsa, çiftçi Tanrı’ya yakarmağa başlıyordu.
Yağdır Mevla’m su!
Susuzluğun ekini yakıp kavurduğu günlerde, her Cuma namazında, müezzinin uyarısıyla ayağa kalkılıyor, avuçlar gökyüzüne açılarak yapılan duaların aksine, eller toprağa döndürülüyor, parmaklar su akışını taklit edercesine yeri işaret ediyor, imamın yüksek ve yalvaran bir ses tonuyla okuduğu Kuran ayetlerine cemaatin, inleyen kesintisiz amiiiiin sedaları camiyi dolduruyordu.
Bazen de bir evliyanın kabrine gidiliyor, kurbanlar kesilerek kırda yakarılıyordu Tanrı’ya.
Tüm yakarılara rağmen yağmur yağmıyor, kuraklık devam ediyorsa, elden başka bir şey gelmiyor, ürün tarlada yanıyordu.
Yaşadığım süre içinde böyle, birçok yıla tanık olmuşluğum vardır.
Bölgemizde tarlalara genellikle mısır ekiliyordu. Hala da öyle ya!
Ancak toprağa gübre ve gerektiğinde su verilemediği yıllarda, hiç ürün alınamıyor, mısır bitkisi de ancak 50-60 cm kadar büyüyebiliyordu. Çiftçi, bu mısırdan alaf (kuru, hayvan yemi) bile olmaz diye yakınırdı böyle yıllarda. Ama hayvanı çok olan köylüler onların dışkılarını biriktirir, bir yıl dinlendirir, ( yanmasını sağlar ) sonra onu havlilerine (evin avlusu ) serer, toprağı verimli hale getirerek orada kendi yiyecekleri ekmeklik mısır ve yemeklik sebzelerini yetiştirirlerdi. Havli, suyu bol bir kaynağa yakınsa, sulama da yapılır, ürün bereketlenir, o aile açlık sıkıntısı çekmezdi.
Verimli Terme toprakları üzerine kurulmuş bir köyde çalışırken, sulama yapılmadan da tam randımanlı ürün alındığını görüyordum. Sabah çisesinin nemi, bitkinin ihtiyacını karşılıyordu oralarda. Köylüler de, bizim birkaç dönümlük havlilerimiz üç aileyi doyurur diye övünürlerdi.
Kıraç tarlalara ekilen mısır, bol yağışlı yıllarda bile iyi gelişmemiş bir yada iki kelle(koçan)zor verirken, verimli topraklarda yetişen mısır, tam dolu ve upuzun üç kelle veriyor, bitki üç metre boy atabiliyordu. Hasattan sonra, tarla yada havlide derlenen mısır sapları hayvan yemi olarak değerlendiriliyordu.
Ne var ki, tarlayı hatta havliyi, hasata kadar korumak gerekiyordu domuzdan. Bu hayvan, Kedi-köpek- fare gibi çok sayıda doğum yapabilen bir yapıdaydı. Hızla çoğalıyor, onulmaz zararlar veriyordu çiftçiye.
Mısır kelle oluşturmağa başlayınca onlar da tarlalara dadanıyor, henüz sütlenmeğe başlayan mısırı talan ediyorlardı. Devlet, avcıları yönlendirerek domuzlara savaş açıyordu zaman zaman ama, avla domuzun kökünü kazımak mümkün olmuyordu.
Onun için köylüler, hasata kadar, her gün, elde tüfek, tarlalarını, olası bir domuz baskınına karşı koruyorlardı. Özellikle de geceleri.
Bizim evimizle fındıklığımız arasında üç buçuk dönümlük bir havlimiz vardı. Ortakçımız oraya mısır ve sebze ekiyordu. Koyun yetiştiriciliği de yapıyorlardı kendi hesaplarına. Kışın ağılda besledikleri koyunların ve sığır cinsi hayvanlarının dışkılarını dinlendiriyor, bu havliye sererek toprağı besliyorlardı. Evimizin yanındaki kaynaktan çıkan suyun ayağı da buradan geçtiği için sulamak çok kolaylaşıyordu orayı. Ancak havlimizin bir yanı devlet ormanına bitişikti. O yanı ne kadar berkitirsek berkitelim, gene de domuz tehdidinden kurtaramıyorduk havliyi. Ortakçımızın oğlu Dursun’un tek görevi bu havliyi domuzdan korumaktı yaz günlerinde.
Bir yıl, okul tatil olduktan sonra, babama yalvararak, köyde, domuz sayvanında koruculuk yapmama izin vermesini istedim. İlk domuz vuruluncaya kadar olmak şartıyla da izni kopardım. Sevinç içinde köye gittim.
Hemen ilk gün, Dursun’ la birlikte ormandan dört meşe ağacı kestik. Bunları havlinin ortasında açtığımız çukurlara gömerek diktik. Çukurlar, kenarları ikişer metre olan bir karenin köşelerinde açılmıştı. Diktiğimiz ağaçları, çapraz çaktığımız meşe dallarıyla birbirleriyle irtibatlandırarak güçlendirdik. Sonra da yerden dört metre yukarda, üstünde oturup yatabileceğimiz bir platform oluşturduk. Platformun üstünü de olası bir yağmurdan koruyacak şekilde kızılot ( eğrelti otu ) demetleriyle çatılandırdık. Bir iskeleyle çıkıp oturduk oraya. Havlinin her yerini tepeden görüyorduk artık.
Günler içinde, üçer kelleli mısırlar bize doğru yükselmeğe başladılar.
Ben gece gündüz sayvandaydım. Yemeğim, ayranım ayağıma geliyordu. Dursun’un tüfeği yanımdaydı. Onun yanımda olmadığı bir zamanda domuz görebilseydim, hiç düşünmeden ateş edecektim. Ancak sinsi domuzlar, beni sayvanda türkü söyleyip nara atarken gördükleri için hiçbir gün havliye girmeğe cesaret edemediler.
Geceleri Dursun sayvana geliyor, gemici feneri ışığında nöbetleşe uyuyor sayvan bekliyorduk.
Şimdilerde de domuzlar zarar veriyor tarlalara. Çok çoğaldılar. Devlet teşviki devam etse de avcılar devletin yönlendirmesine pek itibar etmeden sürek avları tertip ederek domuzlarla savaşımı sürdürüyorlar.
Eskiden, bir domuz kuyruğu getirene beş adet kırma tüfek fişeği veriyordu devlet. Ayrıca, ziraat daireleri eliyle her şehir ve kasabada bir avcı başı seçiyor, onun önderliğinde avcılara piyade tüfeği ve fişeği dağıtarak avlar tertip ettiriyordu.
Avlanarak domuz öldürmek, tarlaları kurtaramıyordu artık. Çiftçiler de teknolojinin desteğiyle tarlalarını koruyorlar şimdilerde tüp gazlı top düzenekleri var köylülerin.
[Mutfaklarda kullanılan gaz tüpleri, tıpkı gerçek bir topa benzeyen ve içinde sıkıştırılmış gazı patlatan aletin yanına konuyor. Gaz, bir hortumla bu aletin namlusuna gönderiliyor, Orada sıkıştırılıyor. Sonra da zaman ayarlı olarak patlatılıyor. Ses gerçek bir topta patlayan mermiye yakın bir güçte çıkıyor, domuzları tarlaya girmekten caydırıyor. İlk kullanıldıkları tarlalarda yüzde yüz başarı sağlayan toplardan şimdi şikayetler gelmeğe başlamış. Domuzlar, tüp gazlı topların sesine alışmışlar. Bazıları hiç aldırış etmiyormuş top seslerine.]
Ben sayvanda nöbet tutarken domuz yokluğuna sevineceğim yerde üzülmeğe başlamıştım. Mütemadiyen domuzların neden gelmediklerini soruyordum Dursun’a . O da, ışıkla oturduğumuz için gelmediklerini söylüyordu.
Aysız bir gecede, feneri söndürerek oturmayı teklif ettim ona. Kabul etti. İlk gece, sabaha kadar hiç uyumadım. Ama, gene de gelmediler.
Sayvana yaptığımız kızılot çatısının altında, bir gemi güvertesinde gibi efil efil akşama kadar uyudum ertesi gün. Bu gece de sabaha kadar uyumamağa kararlıydım. Akşam Dursun gelince kararımı bildirdim ona.
Zaten yorgunum gardaş dedi. Yalnız, domuzların geldiğini anlayınca beni muhakkak uyandır. Kendin ateş etmeğe kalkışma. Sen deneyimsizsin.
Geç saatlere kadar dikkatle dinledim geceyi.
Bir ara sadece bir çıt sesi duydum ormanla havlinin birleştiği yerden. Soluğumu tuttum. Biraz sonra kart diye bir ses daha… Bu bir mısır kökünün kırılma sesiydi. Hemen Dursun’u dürttüm. Bir şey sormaması için de ağzını tuttum. O hemen aydı ve anladı. Tüfeği eline aldı bekledi.
Domuz, kırdığı mısır sapındaki kelleleri soymağa başlamış olacak ki, hışırtılar gelmeğe başladı oradan.
Dursun ayağa kalktı. Sonra, görebildiği hareketliliğe yoğunlaştı. Tüfeği yüzüne kaldırdı. Dikkatle nişan aldı. Ateş etti.
Çığlık çığlığa bir karışıklık, çatırtılar, mısır ve dal kırılma sesleri duyuldu. Ormanın içinde, kütür- kütür kaçan bir sürü domuzun ayak sesleri uzaklaştı. Sonra her şey sustu.
Ben heyecan ve intikam sevincinden tir- tir titriyordum. Dursun feneri yaktı. Sayvandan indik. Mısır ve fasulyelere zarar vermemeğe çalışarak ateş ettiğimiz yere geldik.
Aman Allah’ım!
Orada bir manda yavrusu iriliğinde ölü bir domuz yatıyordu. Ağzının iki yanında, bir yeni ay gibi kıvrılmış, on beş cm uzunluğunda kılıç gibi iki diş parlıyordu.
Sabah, domuzu ormanın bir yerine gömerken ağzından söktürerek aldığım bu dişleri yıllarca sakladım.