Sıcak, çürümeyi çabuklaştırmasın diye de odamda soba yaktırmamıştım.
Sıkıca giyiniktim zaten. Yorganımın üstünde beni ezecek kadar kalın battaniyeler olduğu halde, gene de üşüyordum. Hem moral çöküntüden, hem de soğuktan…
Ölü erin yanık kokusu odamı doldurmuştu.
Yataktan kalkmadan, başucumdaki zili çalarak nöbetçiyi çağırıp kapıyı açtırdım. İçeriye buz gibi soğuk ve temiz bir rüzgar doldu. Bir an için yanık insan etinin iğrenç kokusu yok oldu.
Dışardan insanı ürperten uzun kurt ulumaları geliyordu. Askerlere, kurtlar karargaha girmeden ateş edip köyü rahatsız etmeyin diye emir vermiştim. Ulumalar gittikçe yaklaştı. Kurtlar yanık et kokusunu almış olmalıydılar. Ama henüz silah sesi duymadığıma göre karargaha girmemişlerdi.
Sonbaharın keskin ayazı cam gibiydi dışarıda. Odamdaki soğuk da nefesimi kesiyordu.
Aman Allah’ım!... O da ne?...
Evimin kapısına uzanan gövdesiz bir el, yavaş- yavaş kapatıyordu kapıyı üstüme..
Ali Çavuş diye bağırmak istedim. Ses çıkmadı ağzımdan. Zili çalmak istedim, kolumu kımıldatamadım.
Korku ve panik halinde bağırıp haykırmak istedim. Bağıramadım. Kalkıp kaçmak istedim. Ne mümkün kımıldayamıyordum bile.
Yastığımın altında el tabancam, sağ tarafımda otuz iki mermiyle doldurulmuş, şarjörü takılı
Sten tabancam, sağ tarafımda da beş mermi basılı nokta atışı yapan piyade tüfeğim vardı ama ben dönüp ya da uzanıp onlardan birini alamıyordum.
Yağlı boya resimlerdeki imgeleri belirleyen fon ışığı gibi açık renk bir hale, çocukluğumdan beri beni korkutan hayaletin kara çarşaflı siluetini çevrelemiş, kendisini görmemi sağlamıştı. Sadece gözlerini açıkta bırakan çarşafına sıkı- sıkı sarınmış, kor gibi yanan gözlerini gözlerime dikmiş, gittikçe büyüyerek bana doğru yaklaşıyordu.
Debelenmeğe bağırıp yardım istemeğe çalışıyordum ama kımıldayamıyor, haykıramıyordum.
Çaresizlik ve korku delirtiyordu beni. Elim, kolum, bacaklarım, gövdem binlerce bağla paketlenmişti sanki.
Odamdaki, çevresi haleli, alev gözlü kara hayalet yürümüyor da uçuyormuş gibi yatağıma geldi. Battaniyelerin üstünden ayaklarıma bastığını hissettim önce. Sonra dizlerime, kasıklarıma, karnıma, göğsüme bastı. Kara hayali odayı doldurmuştu. Onu tartamıyor altında eziliyordum. Nefes alamıyor boğuluyordum. En son sağ ayağını kaldırıp yüzüme yaklaştırdığını gördüm. Ölüm çok yakındı.
Tam yüzüme basıp beni öldürecekken, can havliyle başımı sten tabancamın olduğu yöne çevirdim. Yüzümü kurtarmıştım ama sol şakağımın üstündeki bir tutam dalgalı saçım hayaletin ayağının altında kalmıştı. Başımı sertçe çektim ayağının yanından. Büyük bir acı hissettim. Başım hayaletin bacağından uzaklaşırken, ayağının altında kalan o bir tutam saçın yolunarak başımdan kopuşunun sesini duydum.
Haykırarak uyandım. Hızla doğrularak kaba-kaba solumağa başladım. Sten, devamlı bilinç altımda olmalıydı ki onu elimde buldum.
Korkunç bir KABUS görmüştüm.
Yorgundum. Hatta bitkin…
Yatakta, yüzümü ellerimin arasına aldım. Dirseklerimi dizlerime dayayıp bağdaş kurarak oturdum. Nefesim hala sık, yüreğimin vuruntusu sertti.
Kendime telkinde bulunup sakinleşmeğe başlamıştım ki, Nöbet kulesindeki makineli tüfeğin tarrakası sessizliği yırttı.
Yataktan fırladığım gibi dışarı uğradım. Ali Çavuşa uyup yattığıma pişmandım.
Karargahımızın sadece tepeye çıkış yolu meyilli, diğer yanları çıkılamaz durumda uçurumdu. Makineli tüfeğin yolu kapaması yeterli oluyordu.
İyi ki ayağımdaki postallarla yatmıştım yatağa.
Sten elimde kuleye girdim.
Ali çavuş, saygılı bir gülümsemeyle selamladı beni. Dördünü birden taradım komutanım dedi. Leşleri oldukları yerde bırakalım mı ?
Evet dedim. Nasıl olsa ötekiler alıp götürecekler onları.
Çok soylu ve öteki yırtıcıların atası olduğunu bildiğimiz kurtlar hiçte soylu değil yamyamdılar.
Aç kaldıklarında birbirinin ölüsünü yiyorlardı.
Köydeki köpeklerin havlamaları susunca, birkaç kurdun leşlere yaklaştığını gördük.
Saldırıp dişlediler. Sonra kaldırıp koşarak ulu Soravil dağına doğru götürdüler. Böyle olacağını bildiğimiz halde, acı-acı gülerek birbirimize baktığımızda, Ali çavuş telaşlı bir ciddiyetle: Alnınızdaki saçları niye kestiniz komutanım dedi.
İçim yanarak biraz önceki kabusu hatırladım. Elimi başıma götürdüm Açıklığı elledim. Sen gözünü yoldan ayırma dedim Ali’ye. Koşarak odama girip lüx lambasını yaktım. Lambanın parlak ışığında duvardaki aynaya baktım. Sol şakağımın üstünde saçları iki yana taradığım beliğin olduğu yer geriye doğru dökülmüş gibi açılmıştı.
Lamba elimde yatağa gittim. Karabasanın ayağının altında kalarak alnımdan sökülen bir tutam saç, sanki şimdi taranarak dalgalandırılmış gibi yastığın üstünde duruyordu. Buz gibi terleyerek dondum olduğum yerde.
Paniklemeden zihnimi toplamam gerekiyordu. Sakinleşip düşünmeğe başladım. Uyandığımda ellerim neremdeydi? Anımsayamadım.
Saçlarımı tutamlayıp ben yolmuş olmalıydım. Bunun başka bir açıklaması olamazdı. Ama bunu nasıl yapmıştım:
Hala sır bu olay. Çok karmaşık bir sır…
Yastığın üstündeki başımdan yolunmuş dalgalı, kızılımsı sarı, güzel saçlarımı özenle alıp kitaplarımdan birinin arasına sakladım.
*** ***
266. sınır alayının birinci taburunun sorumluluğu altındaki 351 hudut taşından 62 km. uzakta bulunan 400 numaralı taşlara kadar olan Türk-İran sınırını Taburun birinci takımı kontrol ediyordu.
Yedek Subay Okulundan asteğmen rütbesiyle mezun olduğumda, çektiğim kurayla atanmamı kendim yapmıştım buradaki takımın komutanlığına adeta…
Atlı birliklerle takviyeli taburun komutanı yarbay Hakkı Peken , 20 nci yaşını yeni doldurmuş, henüz, doğru-dürüst sakalı çıkmamış asteğmen İrfan Işık’ı atandığı birlik budur diye, 48 er, 1 ağır makineli tüfek, 4 katır, on iki at, 20 koyunla tabur merkezinin bulunduğu Başkale’den kilometrelerce uzakta olan sınır boyundaki takıma, bağımsız birlik komutanı olarak uğurlamıştı. Taburda birçok muvazzaf teğmen ve üsteğmen varken…
Takımın konuşlandığı 2700 rakımlı tepe, Kerato köyünün yakınındaydı. Burası yılın altı ayında, iki metre kalınlığındaki karla kaplanıyordu.
Eğer herhangi bir etkenle kopmamış sağlam kalmışsa, takımın dünya ile bağlantısı sadece sahra telefonu hattıydı.
Erzakımız canlı hayvan ve kuru besin maddeleriydi. Kendimiz pişirip kendimiz yiyorduk.
Hudut ihlallerini, İranlı eşkıya baskınlarını, kaçakçılık olaylarını basiretle yöneteceğinden emin olarak tüm güvenimle seni uğurluyorum demişti komutan; Yirmi yaşında, okulda aldığı eğitimden başka askeri deneyimi olmayan yedek asteğmen İrfan Işık’a
Sonbaharın ortalarındaydık. Askerlerimin bir bölümü İzmir Bornova’dan, bir bölümü Bitlis ve Siirt’tendi. Birbirimizle, sevgi, saygı ve kardeşlik bağlarıyla sarmaştık.
Devamlı atış talimi yapıyorduk. Ben eski bir avcı olarak çok deneyimli ve başarılıydım. Bu konuda askerlerimden üstünlüğüm, onların hepsinden yaşça küçük oluşumun olumsuzluğunu kapatmış gerçek bir askeri otorite sağlamıştı bana.
Askerlerimin içten sevgi ve saygıları derinden etkiliyordu beni. Her emrim eksiksiz uygulanıyor, çok korkulan pusu görevleri bile tam bir başarıyla sonlanıyordu.
Bölgenin en büyük sıkıntısı tuz ihtiyacının giderilme zorluğuydu. Çevre köylülerinin hepsi hayvancılıkla geçiniyorlardı. Koyunların tuz yalaması gerekiyordu ama tekel tuzunun kilosu on bir kuruştu. 100 kilo tuza on bir lira ödeyecek 60 km. yol kat ederek getirecektiniz köye.
Oysa, altı km. yolla 100 kilo tuzu 80 kuruş Türk parası karşılığı olan bir tümen İran parasıyla kaçak olarak İran’dan getirebiliyordunuz.
Vatandaşları bu külfetle bunalıma mahkum etmek insafsızlık gibi geldi bana.
Kaçak için pusu kuran askerlerime tuz kaçağı yapan köylülere göz yummalarını emrettim.
Muhtarlar aracılığı ile de köylülere el altından duyurdum durumu. Yaptığım kanunsuzluğun tüm sonuçlarını göze alarak.
Hiç beklenmeyen çok şaşırtıcı bir sonuç çıktı ortaya.
Tüm köyler bir gecede yıllık tuz ihtiyaçlarını giderdiler. Sonra da, kaçakçılığın tümü bıçakla kesmiş gibi bitti.
Eskiden, ipek halı, eski acem halısı, at koşumu olarak çok değerli eyer kaçırıp ticaretini yaparlarmış. Ölümü göze alarak.
İyi niyetime ödül olarak orada sorumlu olduğum sürece hiç kaçak olayı yaşanmadı. Kaçak mal akışının durması hissedilince hiç beklemediğim halde bir takdirname ile taltif edildim.
Sonra da hayatımın ilk ve son rüşvetini aldım. Sorumluluk alanımdaki beş köyün muhtarı ziyaretime gelerek kaçak bir Acem binek eyeri hediye ettiler bana. Artık hep o eyerle bindim atıma. Terhisimde takıma atanan üsteğmene hediye ettim ben de.
Köylü-asker kaynaşması en üst düzeye ulaşmıştı.
Şimdi, anarşinin, terörün, kalkışmanın kalbi olan o yöre, 1950 li yıllarda, vatanımızın cennet bir köşesiydi.
*** ***
Nöbet mahallerini tepeye çıkan yolu kontrol eden kule ile mıntıka olmak üzere ikiye indirmiştim sağlanan güvenden güç alarak. Henüz kar yağmamış olmasına karşın, geceler Çok soğuk oluyordu. Yükselti 2700 olduğundan havanın güzelliğine de güven olmuyordu.
Güllü- güneşli bir günün her hangi bir saatinde birden hava bozuyor, gök gürültüleriyle yağmur ya da dolu yağıyordu.
İşte böyle bir günün akşama yakın saatlerinde, kule nöbetçisini değiştirmeğe giden Mehmet çavuş, nöbeti devralacak Bitlis’li Hasan’ı nöbeti biten Bornovalı Hüseyin’le, karşı karşıya getirip mutat nöbet değişimi merasimine başlamalarını emrettiğinde, kara bulutlar, zaman-zaman gürleyerek karargahımızın bulunduğu tepeye yaklaşmaktaydılar.
Mehmet çavuş, nöbet değiştiren ve bir metreden biraz daha açık bir ara ile karşı karşıya duran, süngü takılı tüfekleri omuzlarında asılı, esas duruştaki erlere emirlerini verirken, kulakları sağır eden bir patlamayla ayni anda gözlerimizi uzun süre çevreyi göremez duruma getiren, çok parlak bir ışığın içinde kaldık. Gök, tepemize yıkılmıştı sanki.
Gözlerim etrafı seçmeğe başlayınca, patlamanın geldiği yöne baktım., nöbetçi kulesi ve çevre dumanlar içindeydi. Kulenin biraz ilerisinde aralıklarla yerde yatan üç askerimi gördüm. Çılgınlar gibi onlara doğru koştum. Sakalları,yüzü, ve kepinin dışında kalan başındaki saçları yanmış olan Bornovalı Hüseyin’i tanıdım. Sesli- sesli inleyerek soluyordu. Doğrulmağa çalışan Mehmet çavuş hüngür-hüngür ağlıyordu. Yerde yatan sonuncu askerin Bitlis’li Hasan olduğunu biliyordum ama tanıyamadım.
Çıplak sağ omzu ve saçları yanmış, başı kararmıştı. Sağ ayağı çıplak ama sol ayağında bağcıkları nizami şekilde bağlı olan postalı ayağındaydı.
Aklımı devşirir devşirmez, Hüseyin’in üstüne çöktüm. Sesi kesilmiş, soluması durmuştu. İlk iş, ellerini ve yüzünü toprağa değdirerek vücudunda depolanan elektriği boşattım. Derin bir nefesle soludu. Gözlerini açtı. Gözleri o derece şaşı bakıyordu ki, korkudan öyle bakıyor sandım.
Tüm askerler ve köylüler çevremdeydi. Soluması tekrar duran Hüseyin’in ağzına kendi nefesimi üflemeğe, sonra tüm gücümle duran kalbine masaj yapmağa başladım. Bir taraftan da hem köylülere, hem askerlere emirler yağdırıyordum.
Çevremizi boşaltın.
Mehmet çavuş nasıl?
Hasan’ın yanına yaklaşmayın.
Askerlerimin tüfekleri nerde ?
Diyordum.
Hüseyin’in ağzına nefesimi üflüyor, kalbine masaj yapıyordum sürekli.
Ne kadar çalıştığımı bilmez durumda çabalarken yavaşça öksürdü Hüseyin. Sonra giderek güçlenen öksürükleri duydum. Dünyalar benim olmuştu. Sesli-sesli ağlayarak üstüne kapandım. Kirli sakalları yanmış yüzünü defalarca öptüm.
Doğrulduğumda, 2700 rakımlı tepede herkes ağlıyordu.
Hüseyin dudaklarını kıpırdatıp bir şeyler sayıklarken, yanımda ağlayan Ali çavuşa: Telefona koş!..
Tabura durumu bildir!..
Askerlerimizin üstüne yıldırım düştü!..
Yandılar de!..
Dedim.
Öteki çavuş ve onbaşılar, kalabalığı disiplin altına almak için emirler veriyorlardı. Tepedeki herkes hala ağlıyordu. Gözüm Hüseyin’in üstünde, Hasan’ın yanına gittim. Onun yanı başında ağlayan bir askerin elinde, Hasan’ın ayağından nasıl çıktığını bilemediğim postalını gördüm. Er, şahadet parmağından birini, postalın topuğuna sokmuş, bana bir şey söylemek istiyordu. Bilinçsizce postalı alıp baktım. Kopuk bağcık parçalarının her biri, kendilerine ait deliklerin içinde sanki bağlıymış gibi duruyorlardı. Asıl şaşılası şey, postalın topuğunun tam ortasında bir buçuk cm. çapında yanık bir delik olmasıydı.
Kısa bir şaşkınlık anından sonra, bir şeylerden kuşkulanarak Hasan’ın cesedine eğildim.
Çıplak sağ ayağının topuğunda, postaldaki deliğe denk gelen, ayni çapta yanık bir delik vardı.
Hemen baş tarafına yöneldim. Araştırmama gerek kalmadan, elbisesinin büyük bir parçası yanarak açıkta bıraktığı omzuyla boynu arasındaki yanık deliği gördüm. Sanki ak kor haline gelinceye kadar ısıtılmış, bir buçuk cm. çapında devasa bir şiş, sağ omzundan girip vücudunu delerek sağ ayak topuğundan çıkmış gibiydi.
Tüfekler diye bağırdım, gördüğüm şeylerden sonra.
Bir er, artık tüfek olmayan bir demirle, dipçiği ve mermi haznesi parçalanmış bir tüfeği uzattı. Tüfeğin birinde süngü hala takılıydı ama öteki demirde süngü yoktu.
Bunun süngüsünü ne yaptınız diye bağırdım hırsla. Başka bir er, eğri-büğrü bir demir uzattı bana. Hayretten irileşen gözlerimle baktım yamulmuş süngüye.
Sonra olanları toparlamağa başladım. Binlerce volt gücündeki yıldırım, Hasan’ın tüfeğine takılı süngüye düşmüş olmalıydı. Tüfeği parçalayıp oradan omzuna atlamış, vücudunu yakarak delmiş, ayak topuğundan toprağa ulaşmıştı. Bir buçuk cm. çapında, akkor bir şiş gibi…Hüseyin ona bir metre kadar yakın olsa oda derhal ölecekti. Çünkü yıldırım, bir metre yarı çapındaki bir alanda, kesin ölüm sebebiydi.
Nöbet devir seremonisi bitmiş, o Hasandan iki metreye yakın bir uzaklığa gitmiş olmalıydı ki ona atlayan önemsiz bir voltaj yüklü kol, haznedeki mermileri patlatıp tüfeği parçalamış, sakal ve saçlarını yakmıştı. Elbisesinde yanık yoktu. Namluya yakın olan başında, en büyük hasarı yapmıştı yıldırım. Mehmet çavuş ayağa kalkmış, titreyerek ağlıyor, gözlerim, gözlerim diyordu sürekli.
Yüreğime oturup beni dayanılmaz bir karamsarlığa iten acılarımla son emirlerimi verdim.
Köylüler, ağlayarak tepeyi terk edip evlerine gittiler. Hüseyin ve Mehmet çavuş koğuştaki yataklarına götürüldü. Hasan’ın dayanılmaz bir yanık et kokusu saçan naşı benim evime götürüldü. Askerlerimin morali için böyle olması gerekiyordu.
Ben sabaha kadar telefonun başında kalacak, merkezdeki arkadaşlarımla konuşacaktım.
Kararım böyleydi güya.
Ali çavuş taburla irtibat kurmuş, benim yaralı arkadaşlarına ilk yardım yaptığımı söyleyerek yaşadığımız elim olayı anlatmıştı komutana.
Komutan da, yarın doktor ve bilirkişi heyetiyle Kerato takım karargahına geleceğini, yıldırımla vurulan erlerin ailelerine bu gece haber vereceğini bana bildirmesini emretmiş.
Hiçbir şey söylemedim Ali çavuşa. Ağlaşan arkadaşlara baktım yaşlı gözlerle.
Bu geceki kule nöbetini sabaha kadar ben tutacağım dedim onlara. Hepsi yavaş-yavaş koğuşlarına gidip yattı. Yemek kimsenin aklında yoktu.
Stenim elimde kuleye çıkarak oturdum. Yanıma çektirdiğim telefonu elime almağa korktum.
Bir süre boş-boş baktım telefona. Sonra saldırarak bağlantı tellerinden birini kopardım. İçimi parçalayacak sorulara verecek yanıtım yoktu.
Çok uzun bir süre kımıldamadan oturdum kulede. Bir ara, Ali çavuşun sesini duydum arkamdan. Çok yumuşak ve tatlı bir ses tonuyla: Çok yoruldunuz komutanım. Çok üzüldünüz. Nöbeti düşünmeyin. Ben tutarım. Biraz uyuyarak dinlenirseniz yarın komutanların yanında dinç olursunuz diyordu.
Hak verdim çavuşa. Gidip postallarımla yattım yatağa. Vücudumdaki tüm kaslarım sızım-sızım sızlıyor sık-sık seğiriyordu.
Yaşadıklarımı düşünmemeğe çalışıp Hasandan kaynaklanan kokunun verdiği dehşet duygusuyla çırpına-çırpına uyumuş olmalıydım kabus görene kadar…
*** ***
Saçlarımı sayfalarının arasına sakladığım kitabı ötekilerin en altına koyarak dışarı çıktım.
İğrenç kokan evimden.
Köyün imamı sabah ezanı okuyordu uzaklarda. Askerlerin koğuşuna girdim. Hüseyin dalgın,sesli-sesli sayıklıyor inliyordu. Arkadaşlarının ranzalarında devamlı kıpırdanmalarından onların da sağlıklı uyuyamadıklarını anladım. Mehmet çavuş da düzelememiş olmalı ki zaman-zaman tiklerle sarsılıyordu.
Bu iki yaralının yanında yatan arkadaşları kısık bir sesle, hiç uyumadan durumlarını kontrol ettiklerini söylediler bana. Devam etmelerini, durumlarında bir değişiklik olursa bana haber vermelerini istedim
Saçımı, gece yaşadığım korkunç kabusu düşünmek istemiyordum. Acısına dayanamadığım bir akşam, bir gece yaşamıştım.
Bir süre sonra cam gibi tertemiz bir havayla gün ışıdı. Güneş doğdu.
Beş-altı köylü, başlarında muhtar, sırtlarındaki küfelerle tepeye çıkıyorlardı. Geldiler.
Nöbet kulesinin yanında, dün akşam yıldırım düşen yerin tam ortasında duruyordum. Çevrem, yanık giysi, parçalanmış tüfek döküntüleriyle doluydu.
Başkale’den gelen heyet buraya varmadan mıntıka temizliği yaptırmayacaktım.
Tepeye çıkan muhtar küfeli köylüleri durdurmuş, kendisi tam önüme gelerek esas duruşa geçmişti. Sonra yüksek sesle künyesini okudu.
İbram oğlu, 1310 doğumlu, Kephüda-yi Kerato-yu Yusup aga, yaslı asker evlatlarına karavana getirdi komutanım. Arz ederim dedi. Tüm ciddiyetiyle.
Askerler ve köylülerle yemekhaneye geçtik hep beraber. Kerato kethüdası ( Kerato köyü muhtarı ) (O Kethüdayı kephüda Yusuf’u Yusup diye telaffuz ediyordu) Yusuf Ağa’nın getirdiği harika köy yemeklerini masalara dizdik.
O leziz yemekleri pek az yedi askerlerim. Ben onlar adına özür diledim muhtardan. Anlayış gösterdi yaşlı muhtar. Acınız sebep oldu buna. Sonra yersiniz dedi.
Bu sırada kule nöbetçisi, bir sürü atlı askerin gelmekte olduğunu haber verdi.
Takımı, silah kuşatarak merasim kıtası durumuna soktum. Komutana tekmil verdim. Bir askeri Dr. Yüzbaşı, İki sivil uzman Dr, Şehit erle yaralı er ve çavuşu muayene ettiler.
Ölüm ve yaralanmaya yıldırımın neden olduğunu tutanağa geçirdiler.
Mehmet çavuşla er Hüseyin’in şaşılaşmış gözlerinin görüş kaybına neden olacağını öngördüler. Er Hüseyin fazladan kısmi felce uğramıştı.
Heyet, yüceltici övgülerle, yaptığım ilk yardım için beni onurlandırdı. Ölüyü, zaten var olan takımın şehitliğine defnetti.
Birkaç gün sonra da moralimi düzeltmek için beni merkeze alacağını vaat etti.
Bu vaat, esas duruşta komutanı dinleyen kıtayı kıpırdattı. Takım adına Ali çavuş ileri çıkarak, takımı, çok sevdikleri komutanlarından ayırmamaları gerektiğini arz etti.
Ben de söz aldım. Buradan terhis olmayı isterim komutanım diyerek sevgili askerlerimden ayrılmak istemediğimi arz ettim.
Heyet, yaralıları ve parçalanmış tüfekleri alarak gitti.
*** ***
Definden dört gün sonra Hasan’ın babası ve beş amcası Bitlis’ten Kerato’ya geldiler. Oğullarının naşını alıp köylerine götürmek için.
Onları üç gece konuk ettim karargahımızdaki kendi evimde. Muhtarın köyden getirerek yan yana serdiği yataklarda
Köylü, definin yedinci gecesinde Şehit Hasan’a hatim indirecek, mevlit okutacaktı. Çok etkilendiler Hasan’ın babasıyla amcaları,şehitlerine gösterilen bu üstün sevgi ve saygıdan.
Hasan’ın mezarını, üç çift öküzün çektiği kızağa yüklediğim tonlarca ağırlığındaki doğal bir kayayla anıta döndürmüş, künyesini, köyün hünerli taş ustalarının tıraşlayıp oyduğu ay yıldızlı baş ucu taşına kazımıştım.
Bitlis’li Şehmuz oğlu 1928 doğumlu Şehit Hasan Korkmaz burada yatıyor. Aziz anısı Kerato köyünde sonsuza kadar yaşatılacaktır. Ruhu şad olsun.
Köyün şehit oğullarını sahiplenişi babayı ve amcaları caydırdı. Naşı götürmekten vazgeçtiler. Mevlitten sonra köylerine döndüler. Muhtara, her yıl bu günlerde Kerato’ya geleceklerini vaat ederek.
İki ay sonra da Hüseyin’in babası geldi Kerato’ya. Yaşlı bir Ege efesiydi. Ellerimi öpmek için hayli çaba gösterdi. Ama ben öptüm onun nasırlı ellerini.
Hüseyin’in askerden ihraç edildiğini, gözlerindeki şaşılığın cerrahi bir operasyonla giderildiğini, görme kaybınınsa devam edeceğini, felç durumunun ise giderek düzeleceğini,
Hüseyin’i İzmir’ de tedavi eden doktorların kendisine: Yıldırımın Hüseyin’i vurduğu dakikalarda kendisine o çok değerli olan ilk yardım yapılmamış olsaydı oğlunun çoktan ölmüş olacağını söylediklerini anlattı.
Biricik oğlunun hayatını kendisine benim bağışladığımı, ölünceye kadar hem onun hem Hüseyin’in beni unutmayacaklarını söyledi. Sonra da ısrarla beni Bornova’ya davet etti.
*** ***
Sonraki günlerden terhisime kadar geçen zaman içinde sık-sık kabus gördüm Kerato’da Kabuslarımın hiç birinde kaçamadım kara çarşaflı karabasanın hayalinden. Kımıldayamadım.Bağıramadım.
Saçlarım bir daha yolunmadı karabasanın ayakları altından ama, o ilk kabus gecesinden sonra büyük bir hızla dökülmeğe başladı. Her taradığımda yada elimi her saçlarımın arasından geçirdiğimde tel- tel döküldü.
Eve geldiğimde, iki taraftan alnım iyice, tepemse seyrelerek açılmıştı. Beni bir buçuk yıl önce, Sırma yeleli aslan oğlum diye seven annem, asker dönüşü ilk gördüğünde: Ben askere gönderdiğim sırma saçlı oğlumu istiyorum asker ocağı!.. Oğlumu geri ver bana!.. Diye çırpınarak ağladı.
Sonra iki yıl içinde, ben yirmi üç yaşımı doldurmadan saçlarım bitti, başım, bu günkü duruma geldi.
Askerliğimin beni onulmaz derecede yaraladığı bu elim ve yıkıcı anısını ilgilendiren bir serüven daha yaşadım terhisime bir ay kala.
Van askeri mahkemesinden çağırıldım, yıldırım düşerek yaralı ve şehit verilmesine sebep olan olaydaki kusurumun aydınlanması için.
Bu mahkemedeki ilk duruşmamda hakim binbaşının sorularından birkaç örnek vermek isterim.
Kerato’ya sık-sık yıldırım düşer miydi?
Acaba, üç asker bir başka yerdeyken yıldırıma maruz kalmışlardı da, ben kusursuz görünmek için mi? Nöbet değişimi sırasında oldu, hikayesini uydurmuştum.
Süngü ve tüfekleri ben mi tahrip etmiştim daha inandırıcı olmak için?
Bunun gibi ipe sapa gelmeyen bir sürü soruya daha muhatap oldum. Sadece (Yıldırımı sen mi düşürdün ? ) diye sorulmadı. Sonra da, şahitler dinlenecek gerekçesiyle mahkeme aylarca sonraya bırakıldı.
Terhisten sonra aylar yıllar geçti. Ben mahkemeyi çoktan unutmuştum. Galiba Kerato’dan dört yıl sonra resmi bir duyuru aldım.
İfadeleri alınan Kerato takımı erlerinin beyanları sonucunda olayda kusurum olmadığı sonucuna varıldığından beraat ettiğim bildiriliyordu aldığım ilamda.