Ortaokul ikinci sınıfta ve o sırada birinci dersin teneffüsündeydik. Ders yılının bitimine birkaç hafta kalmıştı. Ünye’nin, nadir, çok güzel günlerinden birini yaşıyorduk.
Babam okula niye gelsindi?...
Annem devamlı hastayım diyordu. Gerçi hiç yatmıyor; Bahçemizde sebze yetiştirmekle haşir-neşir oluyor; İneğimizin bakımını, beslenmesini kotarıyordu ama hep hastayım diyordu bu bitmez işleri yaparken. Ablalarım:
- Biz varken kendini bu kadar yorduğun için elbette hasta olursun diyorlardı ona: Bize biraz daha çok güvenip işleri bıraksan ya!...
Ben, içimde bir sızı, onun sevgi ve korumasından yoksun kalacağım korkusuyla, seviyor, okşuyor, öpüyordum annemi…Hasta olma… Hasta olma diye-diye.
Annem hasta olmuştu da babam onun için mi gelmişti okula?..Yoksa..
Yoksa… Ölmüştü de beni almağa mı gelmişti?...
Yüreğimin vuruntusunu çatlama durumuna sokan bir korkuyla kilise bahçesindeki kapıya koştum. Onu görünce sevinçle hüngür-hüngür ağlamağa başladım.
Çünkü babam, sevgi ve gururla gülümsüyordu bana bakarken.
Bacaklarına sarıldım. Düşercesine dizlerimin üstüne çöktüm güçsüzlükten..
O: Bu kadar mı çok istiyordun diyordu ha bire beni yerden kaldırırken. Ne demek istediğini anlayamıyor, gene de ağlıyordum sevinçle. Annem ölmemişti ya!...
Doğruldum… Babam gülümseyerek yumulu sağ elini uzattı bana.. Bak dedi.
Parmaklarını açmağa gücüm yetmedi.
Sonra o açtı parmaklarını. Avucunda güneş ışıklarıyla parıl – parıl ışıldayan, sapsarı, güzel mi güzel bir saat vardı.
Nutkum tutuldu. Konuşamadım.
Evde, sık-sık bana saat alın diyemiyordum da, bir saatim olsa, yazılılarda-sözlülerde teneffüs ziline kaç dakika kaldı diye ölüp-ölüp dirilmesem diyordum.
Annem hasta değildi.
Annem ölmemişti. Üstelik bir saatim olmuştu. Bu ne tarifsiz bir mutluluktu.
Babam kayış bilezikli, altın parıltılı saatimi bileğime bağlarken yüzüne baktım. Beni böylesine mutlu ettiği için olmalı ki gözleri yaşarmıştı.
İkinci Dünya Savaşı’nın kahredici yokluğunu ve yoksulluğunu yaşıyorduk.
O gün ömrümün en anlamlı, en değerli armağanını almıştım.
O günden bugüne yetmiş yıla yakın bir süre geçti. Ama o anı ne kadar yakın, ne kadar canlı, ne kadar sevgiyle yaşıyorum hala.
O yıllarda anneler- babalar günleri yoktu. Ne çocuklara ne anne ve babalara hediye alınmazdı.
Alınamazdı ki. Ulusumuzun tümü yoksuldu. Çıkarını bilen küçük bir azınlık hariç.
Ben sevgili saatimle liseyi bitirdim. Sonraları birçok saatim oldu. Ama hiçbirini onun kadar sevmedim.
Para kazanmaya başladıktan birkaç yıl sonraya kadar ancak birlikte olabildim babamla.
Gene sıkıntı, gene parasızlıklar, gene yokluk çekiyordu o birkaç yılda bile ulusumuz.
Ben babama birkaç paket kaliteli sigara ve çok sevdiği kahveden birkaç yüz gram alabiliyordum ancak her maaş aldığım ay başlarında.
O: Bu pahalı cigaraları alma oğlum. Köylü cigarası içtiğimi biliyorsun ya! Diyordu.
Üstelik evimizi sen geçindiriyorsun. Bu bana en büyük hediye değil mi?
O günlerde de anneler- babalar günü yoktu.
Sonra babam hastalandı. Ayrılık günlerimizin geldiğini hissediyor; Ama onu nasıl mutlu edeceğimi bilemiyordum. Ancak astım krizi anlarında, sarsıla-sarsıla solumaya çalışırken terini silmeye çalışıyordum sadece. Elimden başka bir şey gelmiyor, Acısını bana devret Allah’ım. Bana devret diye yakınıyordum hep, acz içinde. Saatler süren kriz geçince o, halsiz, bitkin, minnetle yüzüme bakıyor; kesik-kesik sözcüklerle; yarın çalışacaksın. Hadi istirahat et. Ben iyiyim diyordu.
İyi değildi… Hiç yatırmıyordu astım krizleri onu. Kriz geçtiği halde bile. Altı aydır onu yatağında oturmaya mahkum etmişti. Kaba etleri yara içindeydi. Oturamıyordu bile. Ellerini yumruk yapıp, eriyip bitmiş, çelimsiz kollarını yatağına dayıyor, onların desteğiyle yaralı kalçasını öteki yaralı kalçasıyla değiştirmeye çalışıyordu. Yardım etmek istediğimizde, daha çok acı çekiyordu. Koltuk altları da yara olmuştu çünkü.
Böyle acılı bir günde onun, yatak odasının duvarında asılı duran av tüfeğime baktığını gördüm.
Kendisinin tüfeğe baktığını gördüğümü anladı:
Bu yeni silahların nasıl çalıştığını hiç merak etmemiştim dedi. Öğretsene bana.
Korkudan aklım başımdan gitti. Ne düşündüğünü anlamıştım.
Ağlayarak ve hışımla: Nasıl dedim. Nasıl böyle düşünürsün. Bizi hesaba katmadan… Senin gibi acı çeken kaç kişinin intihar ettiğini gördün. Sen ki, üç kez hac etmiş, dinini en iyi bilen adam. Üstelik benim sevgili babam.
Nasıl düşünürsün intihar etmeyi! Allah’tan da korkmadan.
Evet öyle yaptım değil mi dedi. Öyle değil mi oğlum? Günah işledim değil mi?
Öyleyse tövbe ver bana hadi dedi. Tövbe ver.
Duaları, benden sonra yavaş-yavaş tekrar etmeye çalışırken sesi gittikçe zayıfladı. O zamana kadar hiç yapamadığı şeyi yaparak göğsüme yaslandı. Yatmağa çalışıyordu. Önce sevinçle uyumak istediğini, hem de yatarak uyumak istediğini sandım. Altı aydır hep oturarak uyumağa çalışmıştı çünkü. Arkasından çekilerek onu yatağa uzattım.
Dudaklarında, bana saat hediye ettiği günkü gülümseme vardı. Son kez:
Tövbe estağfurul…. diyebildi. Nefesi gittikçe yavaşladı. Söndükçe söndü… Gitti… Donuk gülümsemesi kaldı yaprak gibi incelmiş dudaklarında
Çılgınlar gibi haykırdım arkasından.
Baba gitme… Gitme baba… Gitme… Gitme… Gitme…
*** *** ***
Onun tövbesini tamamlayamadan öldüğü günden bu yana elli yıl geçip gitti.
Heyhat! Ben ona sadece pahalı birkaç paket sigara hediye edebilmiştim bir-iki yıl.
Zehirlenmesini istercesine… Bir öğretmen için ne affedilmez hata.
Yaşlanıp sona yaklaştığım şu yılların, her babalar gününde, çocuklarım, torunlarım hediyelerle bana koşarken ben babama bunlar gibi bir hediye alamamış olmanın aczi, hüznü ve utancı içinde oluyor, özür gibi bir hasretle onu özlüyorum. Bana tarifsiz sevgi ve güven veren, üstüme titreyen babamı anarak
Sessiz gözyaşlarımla