30 Haziran 2009 Pazar
O. İRFAN IŞIK
Köy evleri
Bin dokuz yüz otuzlu-kırklı yıllarda Samsun’a giden yol Terme ve Çarşamba kasabalarının tam ortasından geçiyordu.

Ben bu iki kasabadan geçerken, yolun iki tarafına dizilmiş evleri doyumsuz bir zevk ve ilgiyle seyrederdim. Kasabaların içindeki yolculuk hiç bitmesin hatta yolda birkaç kez patlayan lastiklerin,  bu yolculukta da patlayacaksa, buralarda patlamasını dilerdim.

Terme ve Çarşamba, Yeşil ırmakla Terme çayının alüvyon ovası üstündeydi. Ova engebesiz ve dümdüzdü. Kasabaların evleri yolun iki yanında tek-tek meyve ağaçları dikilmiş

Bahçelerdeydi. Genellikle tek katlıydılar. Kutu gibi küçücük…

Bahçe içinde kurulacağı yer seçildikten sonra, evin tasarlanan temelinin, dört köşesine birer büyük ırmak taşı konmuş; Yerden yüksekliği bir metrenin üstünde  olan dört düzgün kereste, kolon görevi yapmak üzere bu taşların üstüne yerleştirilmiş, sonra da gene kalın ve dayanıklı keresteden kiriş görevi için hazırlanmış kalaslarla tepelerinden birleştirilerek su basmanı yapılmış olur, sonra da Ev, altı boş olmak üzere bu kirişlerin üstüne kurulurdu.

Zaman-zaman Terme ve Çarşamba’yı sel basardı. Üstüne türküler yakılan seller… Kasabalar, göl üstüne kurulmuş gibi olur ama, bu sel baskınlarında evler hiç zarar görmezdi.

Evlerin üstüne kurulu olduğu direklere ayak (barba) denirdi. Ayaklar her zaman direk olmaz, birbirine 90 derece açıyla giydirilmiş kalas çatmalar şeklinde de olurdu.

Alüvyon ovasının ormanları en değerli keresteleri veren karaağaç, su içinde çok dayanıklı olan kızılağaç ve dişbudak, ağaçlarından oluşmuşlardı.

Evlerin ayakları karaağaç direklerinden, kendileri ise dişbudak kerestesinden yapılıyordu.

Dişbudaklar bembeyaz tahtalar verirdi. Evlerin içi, titiz ev hanımları tarafından, sık-sık taşlanarak temizleniyor, döşeme ve duvarlar pırıl- pırıl parlatılıyordu.

Ben, direkler üstündeki bu evlere bayılıyordum.

Sevgimin gücü, kaderimi etkilemiş olmalı ki, Aşığı olduğum Terme evlerinde iki yıl doya-  doya yaşamak şansını elde ettim.

Atanmak istediğim üç ilden biri olan Samsun ili emrine verilmiştim. Oradan da Ünye’ye en yakın olan Terme’nin Taşpınar köyüne…

Sevinerek gittim köyüme…Köyün tüm evleri ve okulum direkler üstündeydi. Köylü beni paylaşamıyordu, kendi evlerinde sürekli kalmam için.

Ama ben, okulun bir odasında kalmak için ısrar ettim ve orada kaldım. Çok-çok gençtim. On sekizinci yaşımda…

Köyün ileri gelen yaşlıları, okulda yalnız yatarken korkacağımı sanıyorlardı. İlk gece odamın duvarlarını seyrettim geç vakte kadar.

Duvarlar, beş cm. kalınlığında biçilmiş dişbudak kalaslarından birbirine geçme (giydirme) şeklinde yapılmışlardı. Tek bir çivi dahi kullanılmadan. Okulumu bir güç devirse, bina dağılmaz,büsbütün yuvarlanırdı.

İçim sevinçli bir sevgiyle kıpır-kıpırdı. Gece yattığım odayı gözleyen saygıdeğer yaşlılar sabahleyin: Bak dediler, korktuğun için ışığını hiç söndürmedin sabaha kadar. Sadece gülümsedim onlara ama öğle ve akşam yemekleri için yaptıkları nazik davetlerin hiçbirini geri çevirmedim.

Köyün tüm evlerini hayran-hayran görüp inceledim böylece.     Evler tek tip tasarımdı. Bir geniş salon, iki yatak odası, bir mutfak, odalar arasındaki koridordan geçilerek gidilen dar bir tuvalet, banyo her odada bir dolap içinde gusulhane şeklinde…Ev yapımı için kullanılan malzeme de hep ayni. Dişbudak ve karaağaç kerestesi büyük ırmak taşları.

Hiçbir evde çivi kullanılmamış, her ev sadece iki usta tarafından yapılmıştı.

Hangi eve konuk olmuşsam ben hemen bu konuyu açıyor ev yapımı hakkında bilgi topluyordum.  Çünkü köyde yoğun bir şekilde yeni ev yapımı sürüp gidiyordu. Herkes evinin yanına yeni bir ev daha yaptırıyor, yada ormanlardan yeni kesilmiş tomruklar çekip yığıyorlardı evlerinin yanına.

Kağnılar, kendilerine has musikiyle sabahlara kadar gacırdıyorlardı hiç susmadan.

Niye bu gereksiz orman kıyımı diye soruyordum. Hepinizin yeter sayıda evi varken? Aldığım yanıt tekti. Terme ırmağının batısından Çarşambaya doğru, Simenit gölünün de içine girdiği alandaki ormanlarda, iki yıl söndürülemeden devam eden ve kasten çıkarıldığı bilinen bir yangın olayı yaşanmıştı. Orman yer-yer iki metre derinliği olan sular içinden fışkırdığı halde ne yazık ki sönmemişti. Çünkü hiçbir  müdahalede bulunulamıyordu. Köye taşınan tomrukların pek çoğu bu yanık ormanların kalıntısıydı. Bir bölümü ise köylülerin kendi tapulu ormanlarından kestikleri ağaçlardandı.

Yerli köylülerle dışardan gelip orman içinde kurdukları köylerde yaşayan yabancı köylüler arasında düşmanlık vardı. Yangını kendilerine yer açmak için bu yabancılar çıkarmıştı. Yerli köylülerin tapulu ormanlarını da yakabilirlerdi.  Komşularımız kendi ormanlarını bu yolla seyrekleştirerek hem yangına karşı önlem alıyorlar, hem de ilerde çocuklarının ihtiyaç duyacağı evler için hazırlık yapmış oluyorlar diyordu her soru yönelttiğim kişi.

Okuluma en yakın komşumun evinin avlusuna yığdığı tomruklar 60-70 cm. çapında ve bir tır kamyonunu dolduracak sayıdaydı.

Bu kadar çok tomruğu kaç karaağaç ve dişbudak ağacını katlederek yaptığını sorduğumda,  aldığım yanıt hayretten ve şaşkınlıktan dondurdu beni.

Bir tek karaağaç, bir tek dişbudak yıktım dedi adam. Sonra devam etti. Buradaki evlerin hemen hepsi tek bir ağacın verdiği keresteden yapılmıştır. İki ağacın kerestesinden yapılan pek azdır. Üç ağaçtan yapılan yalnız bizim köyde değil, çevre köylerde bile yoktur.

Ünye’de de pek çok olan dişbudak ağaçlarının ne kadar ulu ve dallı olduklarını biliyordun ama bu kadar çok tomruk vermeleri olanaksızdı.

Komşumdan, beni bu ağacı kestiği ormana götürmesini rica ettim. Ve hemen bir kağnıyla  yola çıktık. Kağnıyı, Anadolu’nun pek çok yerinde camız, Ünye’de kömüş dediğimiz su sığırlarının öküzleri çekiyordu. Çok güçlü motorlar takılmıştı sanki kağnıya. Göğüslerine kadar çamura gömülseler bile kömüşler hızlarını kesmiyor, buldozerler gibi yarıyorlardı bataklık haline gelmiş kışla yollarını. –Termeliler köylerinden uzaktaki tarla ve ormanlarının bulunduğu denize yakın tapulu arazilerine kışla diyorlar-

Bir saatte vardık ormana.

Aman Allah’ım! Gözlerime inanamıyordum. Ağaçlar araziye 25-30 m. aralıklarla serpilmişler, başları göğe deyecekmiş gibi yükseliyorlardı. Boyları kırk metreden bile yüksek

İzlemini veriyordu. Dalları bile 40 cm. den eksik olmayan üç-dört tomruk verecek gibiydiler. Gövde üç m. boyunda kesilse,  ilk beş tomruğun  çapı kesin, bir m. civarında olurdu.

Ünye’deki dişbudaklar bunların yanında fidan gibi kalırlardı. Bu, yığıntı delta ovası toprağıyla Ünye toprağının verimlilik farkıydı.

Şaşkın hayranlığıma gülümseyen komşum, gördün ya dedi. A vluya çektiğim tomruklar bunlar kadar kalın değil. Taşırken güçlük çekmemek için şu kökü kestim.

Az ilerimizde, çapı bir metrenin biraz altında gibi görülen bir kök duruyordu. O kadar tomruğu bu kesik kökün üstündeki ağaç mı vermişti? Hayret ve hayranlığım artarken susup kaldım.

Geçen günler köye uyum sağlamamı kolaylaştırırken yeni yapılan evleri seyrediyordum boş zamanlarımda. Ev yapımında çalışan ustaların hepsi Rize ili ve onun çevresindeki kasabalar halkındandı. Ev yapımında kullandıkları takımlarının tümünü, bir zembilde taşıyorlardı. Zembillerde bir el preyizi, bir buçuk cm. çapında birkaç matkap, bir iki keski, bir eğe, testere, keser, balta, bir masat taşı, küçük bir şişe makine yağı vardı. Bir de, daire haline getirip omuzlarında taşıdıkları bir hızar… Ev yaparken kullandıkları tüm aletleri bu kadar.

Plan tek tip olduğu için sadece evin büyüklüğü kararlaştırılıyordu ev sahipleriyle. Ustalık ücreti evin büyüklüğüne göre saptanıyordu pazarlıkla. Ev sahibinden istenen yeterli miktar tomruk, temel için ırmak taşıydı sadece.

Irmak taşı öyle kolay bulunur bir mal değildi. Kağnılar gece gündüz dağ köylerine doğru gidiyor, Yeşil Irmağın  yukarı yataklarında en büyük ve temel olmağa elverişli taşlar bulunuyor, 4-8 adet alınarak kağnıya yükleniyor, hiç taş olmayan alüvyon ovasına getiriliyordu. Bundan sonra tomrukları biçme dahil her iş ustalarındı.

Ustalar önce tomrukları çaplarına göre ayırıyor, en büyük çaplıları kanzı ediyorlardı. –Kanzı:Çapı büyük tomrukları istenilen ende tahta yada kalas çıkarmak için parçalara ayırma işlemi-

İki usta kanzılık tomrukları önlerine alıyor, baltaları ile yanlarını düzelterek kaba bir kare prizma şekline getiriyorlardı.

O balta vuruşlar, şaşmaz bir isabetle hiç derine kaçmıyor, nasılda düzgün yoluyordu tomrukları, görülmeğe değerdi.   

Tomruklar dört yanından yolunup kare prizma şekline girince, kaça bölüneceği kararlaştırılıyor, sıra ip çırpmağa geliyordu. Kare prizmaya alttan ve üstten kırmızı boyalı ip çırpılarak hızarın nereden çekileceğini belirleyen çizgiler çekiliyor, kereste biçki tezgahına kaldırılıyordu.

Ustanın biri, adam boyu yüksekliğindeki tezgahın altına giriyor, öteki kerestenin üstüne çıkıyor, kollu hızarı, biçki yeri kırmızı boyalı ip çırpısıyla belirlenmiş yere yerleştiriyor alttan ve üstten çekerek biçiyorlardı. Dökme, kiriş, tahta ve beş cm. kalınlığındaki duvar kalasları olarak, çeşitli ebatlarda.

Duvar kalası olarak biçilen beş cm. lik tahtalar birbiri üstüne gelecek yerlerinden bombeli ve oluklu olarak yontuluyor, hem oluklu hem bombeli yerlere el preyizinin kalın matkapıyla zıvana açılıyor, hazırlanmış matkap kalınlığındaki ağaç çivilerin açılan zıvanalara sokulmasıyla birleştiriliyor, oda ve ev duvarları yapılıyordu.

Köşeler, kalasların uçları  sekiz cm. içerden olmak üzere alttan ve üstten çentildikten sonra karşısına gelen kalasa geçirilerek oluşturuluyordu.

Kalas boyları odadan kısa ise gam değildi. Uzatılacak kalaslar arasına konulan oluklu 10x10 luk bir ara kalasla oda duvarı ve kısa kalasların boyları  uzatılmış oluyordu.

Oda duvarları yeterli yüksekliğe ulaşınca tavan dökmeleri döşeniyor, üstüne saçaklı çatı

Kirişleri çatılarak kiremit dizme işlemine geçiliyordu. Kiremit altı döşemesi, söğüt dallarından yontma cablamalardı.

En sonda çatının tepesine bir direk çakılıyor, komşulardan gelen hediyeler bu direkte sergileniyor, sonra, hediyeler ustalara veriliyordu.

Termenin, benim öğretmeni olduğum Taşpınar    köyünün evleri  1950-1951 senelerinde baştan başa bu şekilde yenilendi. Eski evler depo olmağa terk edildi. Ben de her yeni evin yapılışını baştan sona izledim. Mis gibi kokan yeni biçilmiş kerestelerini soludum doya-doya. O evlerin her birine konuk oldum.

Temel direklerine ateş ettik tabancalarımızın delici gücünü test etmek için arkadaşlarımızla.

Hiç bir tabanca mermisi çelik gibi sert ve sıkı karaağaç direklerini delip geçemedi. Bu deneylerden sonra da karaağaçlara duyduğum saygı kat-kat arttı.

Terme’nin çevremizdeki tüm köylüleri ayni senelerde yeni ev yapma çılgınlığına yakalandılar. Onların köyleri de tümden yenilendiler. Tapulu ormanlar önce seyrekleşti sonra tümüyle yok oldular.

Bazı kışlalarda 2-3 ağaçlık eserleri kaldı sadece. Orman alanları zaten sulak arazideyken ormanların yok oluşundan sonra göl oldular. Küçük gölcüklerin adacıkları diken ve çalılarla kaplandı.

Terme köylüleri çalıya çaltı derler. Önce Çaltı burnu çalılıkken, şimdi iki ırmak arası çaltılık oldu.

Seneler sonra devlet bu alana drenaj kanalları açıp sulak alanları kurutacak, Kanada kavaklıkları, daha sonra da yörenin has ağaçları olan dişbudak ve karaağaç fidanlarıyla ağaçlandıracak, yapay ormanlar yaratacaktı.

Dileğimiz odur ki, bir zamanlar, bir tek ağacından bir ev yapılan ormanları yeniden görelim.

***                      ***                               ***

1970li yıllara kadar Ünye ve Fatsa dağ köylüleri de ufak-tefek farklarla evlerini kestane ağacından elde ettikleri keresteyle ayni tarzda yapıyorlardı. Çivisiz olarak.

Onlar altı boş, direkler üstüne kurulu evler yerine, peyke dedikleri yüksek taş duvarlar üstüne kuruyorlardı evlerini. Evin altındaki yüksek peykenin çevrelediği alan ahır oluyordu hayvanlara.

Evin bölmeleri:  Zindan adını verdikleri her tarafı kapalı, sadece kapısı, içinde bir ocak ve nurşiti olan bir mutfak, Hayat dedikleri giriş kapısının açıldığı salon görevi yapan bir boşluk.

Onun gerisinde gayet küçük birer penceresi olan iki oda. O iki oda arasındaki dar koridorun dışarı açılan ağzında çevresi tahta perdeli, ayakyolu adı verilen bir tuvalet.

Bu tuvaletler hakkında bilgi vermek bir zorunluluk.

Çünkü, derme çatma yapılmış bu bir metre karelik ek, bir delikle aşağıya açılıyor. Deliğin açıldığı yerin altı ve her tarafı boş. İhtiyaç giderecek kişi ayakyolunun girişine konmuş, eski bir pabuç, yada arkası kesilerek terlik şekline sokulmuş bir eski lastik ayakkabını giyerek her zaman ıslak ve kötü görünüşlü tuvaletin delikli kısmına çöker. Tam karşısında üst tarafı kırık bir yalak gibi olan içi su dolu bir küp vardır. Suyun üstünde bir plastik maşrapa yada tas yüzer.

İhtiyacını gideren kişi bu suyla temizliğini yapar.

Dışkı evin arkasındaki yere atılmıştır. Dışkı, idrar,atık sulardan oluşan çirkef,çok sığ açılmış bir arkla evin avlusundan aşağılara doğru akar. Tavuklar, köpekler hatta küçük ve büyük baş hayvanlar bu arka basar yada karıştırırlar. Ev sahipleri bu durumdan rahatsız değildirler.

Çok şükür ki, elli yılı aşkın süredir artık bu tip evler bir-bir yok oldular.

Şimdi tüm Karadeniz bölgesindeki evler betonarme. Alüvyon ovasında çok sayıda drenaj kanalı açılarak birikinti ve sel suları akıtıldı. Altı boş evler Alüvyon ovasında da yapılmıyor artık.

Gazetedeki yazıyı süsleyen göl evleri Terme’nin Aşağı Söğütlü –Yerli- Karacalı köylerinde çekildi. Onlar tarihe ve sulak arazilerdeki mimariye not düşmek için korunmuşlardı adeta. [Bu örnek olarak kalan hazine değerindeki evleri bulmamızda bize karşılığı ödenemeyecek yardımlarını esirgemeyen sevgili arkadaşım emekli öğretmen Ahmet Akbulut’a ;  Ve Terme’nin Öğretmen evi müdürü Sayın İbrahim Candan’a minnetlerimi sunarım.]

Ancak benim belleğimde sevimli hayalleri tüm canlılığıyla duruyor.

Dağ ve yüksek orman köylerinde de peykeli evler yapılmıyor.

Devlet buralarda yapılan betonarme evlere çatı kaplaması için bedava sac veriyor.  Orman kıyımını durdurmak için. Çünkü köylü, kiremit yerine evlerinin üstünü hartama ismini verdikleri 60 cm.lik tahtalarla örtüyordu. Hartama bir çam ağacının dip tomruğundan ancak damın birkaç metre karelik kısmını örtebilecek kadar tahta veriyordu. Evin tümü için onlarca ağaca ihtiyaç vardı.

Anlattığım gerçekler şimdi o köylerde yaşayan gençler tarafından hayretle karşılanabilir. 60lı yaşların üstündeki büyükleriyle bu konuyu konuşurlarsa daha neler olduğunu öğreneceklerdir.

Şimdi o tip evleri yapan ustalar yetişmiyor. Ancak  bencileyin o evlerde yaşama ayrıcalığına sahip yaşlıların güzel anıları kaldı belleklerinde. Bir de, Tahta kurusu ve pire haşerelerinin rahat vermeyen kaşıntıları…



Bu Haber 781 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.