Hemen herkesin cebinde bir tarak, yuvarlak bir ayna, bir de mavi tükenmez kalem olduğu yıllardı.Raj Kapoor, Avare filmini yeni çevirmişti.. “Averamu” şarkısı Ünye’de herkesin ağzındaydı. Kore Gazisi Hüseyin Kore’den dönmüş davul zurna ile karşılanmıştı Beylik Koru’da yapılan bir maçta Deve Feridun’un yaptığı kale vuruşunda top kalenin arkasındaki ağacın tepesinde kalmıştı. İpotek Ömer yeni bir define buldum diye bütün Ünye’yi ayağa kaldırmış çıka çıka beş kilo kurşun çıkmıştı. Tellal Gepgep Mustafa Emmi’nin “Ey ahali İskeleye çelik gibi taze hamsi geldi boyu bir sümüç kilosu 25 guruş gaçumayın” diye bağırdığı yıllardı, henüz belediye yayın servisi yoktu.
Dolmakalem merakı o yıllarda başlamıştı bende. İlkokulda dolmakalem kullanmak yasaktı, tükenmez yeni bulunmuştu, bitmez kalem denirdi.
Güzel yazı dersimiz ve çift çizgili bir güzel yazı defterimiz, bir dökülmez mürekkep hokkamız bir de cibremiz ve yazı uçlarımız vardı. Uçlar cibre denen kaleme benzer bir şeyin ucuna takılır, hokkanın içindeki mürekkebe batırır yazardık. Mürekkepler toz olarak satılır, biz sulandırırdık. Benim hokkam camdandı, ters çevirince boya dökülmezdi.
Okul ve kırtasiye malzemelerimizi Çepoğlu Yaşar’dan veya Şahmurat’lardan alırdık. Dükkanları Mahmut Emmi’nin fırınının karşısındaydı. Ne zaman Mahmut Emmi aklıma gelse mis gibi pandispanyalar gelir gözümüm önüne ve fırında oturan fotel şapkasıyla Mahmut Emmi.
Ünye Karadeniz’in kıyısında küçük bir kasaba idi. Şehre giriş tabelasında, Rakım 5, Nufus 8.500 yazıyordu. Üç ilkokulu bir ortaokulu vardı. Meçhulasker, İnönü ve Anafarta, Kaledere sonradan yapıldı.
Ortaokula başlayınca ödevleri dolmakalemle yapmaya başladım. Dolmakelemle yazmak bana ayrı bir haz ve biraz da büyümüş olma duygusu veriyordu. Öğretmenlerimizin derse başlamadan önce dolmakalemlerini çıkarıp yoklama defterini yazmaları sonrada tekrar itina ile ceplerine sokmalarına bayılırdım.
Rahmetli Ömer Çam hoca ortaokulda bize tabiat dersine gelirdi.. İlkokuldan da öğretmenimizdi. Düzenli prensipli bir hocaydı.
Başını biraz arkaya atmış bir şekilde sınıfa girer. “Merhaba çocuklar” dedikten sonra yerden biraz yüksekte olan öğretmen kürsüsüne oturur, masanın üzerinde duran yoklama defterini açar, dolmakalemini itina ile sağ cebinden çıkartır, kapağını çevirerek defteri yavaş ve düzgün şekilde yazar sonra ayni itina ile kapatarak cebine koyardı. Ben Ömer hocanın bu dolmakalem kullanmasına seremonisine bayılırdım.
En iyi dolmakalem Pelikan marka idi..Pahalı idi o günün ölçülerinde.. Okul yıllarım, ucuz, boya akıtan dolmakalemlerle geçti.
Dolmakalemi ben hep bir statü sembolü olarak gördüm.
Dolmakalem, geçmişten günümüze birçok anılarla beraber ulaşmış sihirli bir sevgidir.
Şahmuratlar’ın vitrinindeki yeşil kapaklı Pelikan’a her geçişimde bakardım. Fiyatı on beş liraydı. Babam biraz ucuzunu al diyordu. Ucuz dolmakalemler bir müddet sonra boya akıtır parmaklarımız boya olurdu. Mürekkep yalamışlığımız o günlerden gelmektedir.
Bir gün gazetede bir ilan gördüm. İzmir’de Cönk isimli bir derginin şiir ve hikaye yarışması vardı.
Buraya katılmak istiyordum, fakat yazacak kalemim yoktu.
Şiirimi ve hikayemi dolmakalemle yazıp göndermek istiyorum. Ama on beş lirayı nasıl bulacaktım?.
Bahçemizde incir ağaçları vardı, bir sepet incir topladım ve Yalıkahvesinde sattım. Tam onyedi lira tuttu, onbeş lirası ile pelikan dolmakalemi aldım. Şiiri ve hikayeyi güzelce yazdım ve gönderdim. Bir müddet sonra cevap geldi. Şiir yayınlamış hikaye uzun olduğu ve kısaltmam için geri gönderilmişti, bir de şiirin yayınlandığı dergi vardı, yıl 1956 onüç yaşındaydım çok sevinmiştim.
Ertesi günü annemin dikkatini çekmiş, bakmış ağaçta bir tane incir yok. “Ne olmuş bu incirlere” dedi. Ben de “Kargalar yemiştir” dedim.
Halbuki kargalar incir yemezmiş.
Bir masal gibi geçen yıllardan bu da böyle bir anı.