Ziraat Bankasının yeri kumsal, onun güney doğusundaki belediye binasının yerinde ise saray görünümünde iki katlı ahşap bir bina, (hükümet binası olarak kullanılıyordu.) onun yanında, yaz aylarında cana can katan gölgesiyle anıtsal bir ıhlamur ağacı vardı. Ağacın hemen sağında, su basmanı bir buçuk metre yüksek tek katlı küçücük bir bina liman dairesiydi.
Liman dairesinin yanı, karşısındaki Hükümet caddesine dizilmiş birkaç kahve ve otelin yazlık bahçeleriydi. Kahve bahçeleriyle şimdiki İş Bankasının önü iskeleye giden yoldu.
İskeleye giden yolun iki yanı, Hükümet binası ve Tacülbat Bey iş hanına kadar, eni, otuz metreye varan kumsaldı.
Bu kumsala, balıkçı kayıkları, takalar, motorlu tekneler, çaparlar çekiliyordu.
Onlara iş, limana gelen gemi günlerinde oluyor, gemi günleri dışında bu deniz araçları,aniden patlayan Karadeniz fırtınalarından korunmaları için kumsala çekiliyorlardı.
İş Bankasının denize bakan cephesi ile Tacülbat Bey iş hanına kadar sahile dizilmiş binalar,
İki metrelik bir dalga önleyici duvarla korunmuş durumdaydı. Bu duvar, kumsaldan da iki metre yüksek yapılmıştı ve üstü, dar bir gezi yolu gibi kullanılıyordu.
Duvarın altı, denize kadar otuz metrelik kumsaldı.
İş Bankası önünden Cevizderesine kadar uzanan beş km.lik alan, şahane kumuyla doğal bir plajdı.
İnsan vücudunda, ipeğe temas edilmiş gibi bir his uyandıran kumuyla uzanan bu doğal plajın eni ortalama yüz metreydi. İçinden beş adet dere akan, gözlerin görüş uzaklığının ufkuna kadar varır gibi serilip yatan kumsal, hayranlık uyandırıyordu insanlarda.
Şimdi iğrenç kokusuyla insanları tiksindirerek Yunus Emre Parkı ve iskelenin yanından akan dere, benim çocukluğumda temiz akardı eski hükümet konağımızın yanından.
Adı Akarcıktı o zaman.
İkinci dere, şimdi Tabakhane deresine bağlanarak yatağından alındı. Yok edildi.
Eskiden, Büyük Caminin önündeki kapalı yatağında görünmeden akar, Tacülbat Bey iş hanının yanında meydana çıkar, şimdi yol olan kumsalı yarar tertemiz bir su olarak denize kavuşurdu. Adı, Kaledere Mahallesi deresiydi.
Üçüncü suyumuz, denize kavuşuncaya kadar kumsalın içinde, bazen doğuya, bazen batıya doğru yüzlerce metre, menderesler çizerek akan Tabakhane deresiydi.
Dördüncü ve beşinci derelerimiz, Lahna deresi ile Ceviz dereydi.
Derelere geçit veren köprüler şimdiki gibi derelerin denize kavuştuğu ağızlarında değil içerlerdeydi.. Kumsal yarılarak yol veriyordu derelere.
O hayran olunan kumsal şimdi Lahna deresine kadar yol.
Lahna deresinden Cevizdereye kadar duruyor sayılsa da hayli daralmış ve kirlenmiş durumda. Yol gene de yarısını yuttu.
Eskiden kumsaldan akan derelerin ağızlarına yakın çırpıntılara, alev bakışlı balık kartalları konardı. 7-8 yaşlarındaki çocuk iriliğinde . Onlarcası.
Denizdeki balık popülasyonunun çok azalması ve kumsalın yok edilmesi onları da yok etti.
Ve belki de Anadolu’nun tüm kumsallarının işgalinden sonra nesilleri tükendi. Ne kadar iri, ne kadar görkemliydiler. Yeni kuşakların onları tanımamış olması ne onulmaz bir kayıp.
İki metreyi aşkın kanat açıklıklarıyla denizin üstünde süzülüşleri ne doyumsuz görsel bir şölendi.
Bulundukları yerde kendilerine yaklaşan insanlardan korkusuzca havalanışları, devasa kanatlarının havayı yırtarken çıkardığı huv-huv-huv sesini dinlemek ne büyük bir zevkti.
*** *** ***
Didim ve Antalya’yalıların Altın kum dedikleri plajlarını görünce, hayretle nasıl küçümsediğimi anlayamayanlara, Ünye’nin iki yanında uzanan kendi kumsallarımızı anlattım. Ne kumumuzun ipince ve ipek gibi oluşuna inandılar, ne de kumsallarımızın uzunluk ve genişliklerine… Abartıyorsun dediler her anlatışımda…
Ne yazık! Şimdi doğu yanımızdaki kumsalımız yol. Batı yanımızdaki Uzun kum plajımız duruyor.
Duruyor durmasına da, o nasıl pisliktir. O nasıl bozulmadır. Ben yıllardır küstüm denizimize. Ne iskeleden, ne de sahilin her hangi bir yerinden bakamıyorum ona.
Plajların nur gibi duru ve temiz olduğu, bin bir çeşit balığın kaynaştığı, kartalların avlandığı zamanlarda, gündüz erkekler, gece kadınlar girer yüzerlerdi denizde.
Benim 7-8. yaş civarında olduğum 1930 lu yıllarda, Ünye’nin her mahallesinde oturan kızlar ve kadınlar, denize girer yüzerlerdi.
Yalı Kahvesinden öteye sahildeki evlerin yarısı denizin içinde, diğer yarıları karadaydı. İki katlıydı evler. Denizdeki yarılarının birinci katı ahşap direklerle sudan kaldırılmış, ikinci katlar bu direklerin üstüne inşa edilmişlerdi. Deniz üstündeki ikinci katta oturan kişi, kendini yüzen bir teknede sanıyordu. Bu evlerde oturan kadınlar, doğrudan doğruya evlerinden girerlerdi denize.
Kadın-kız çığlıkları, neşeli seslenişler duyulurdu denizin her yerinden.
Hamidiye ve Kaledere Mahallesinde oturan genç kadın ve kızlar, sokaklarındaki bir büyük kadının korumasında, kalabalık guruplar halinde giderlerdi büyük kumsala.
Her gece kumsalda onlarca kadın gurubu olurdu. Deniz fokur fokur kaynardı oyunlarla.
Benim, denize giderken yaşadığım sevinç, sonra da denizdeki üşümem, en silinmez hatlarla kazınmış durumda çocuk belleğime.
Kızlarla denize gidiş hazırlığı, denize kadar itiş-kakış koşmalar, gülüşmeler, sevinç…
Ve yolda, yıldız böceklerinin ( Yarım küre şeklinde kıpkırmızı dış görünüşlerini süsleyen, siyah benekli bezemeleleriyle harika güzellikteki uğur böcekleri) bir burada bir şurada yanıp- yanıp sönen ışıklarıyla uçuşları…Benim ve arkadaşlarımın onları tutmak için koşmalarımız. Tuttuğumuzdaki sevinç çığlıklarını öylesine yakın hatırlıyorum ki, tüm bunları, adeta dün gece yaşamış gibi hissediyorum kendimi.
O geceler kapkaranlıktı. Tek tük gemici fenerleri yanardı sokak başlarında. Yıldız böcekleri aydınlatıyordu sanki yolları. Öylesine çok, öylesine yoğundular
Şimdi bir tanesini bile göremiyorum geceleri. Hem de yıllardır. Acaba, bir tane bile kalmadı demek yanlış mı olur?
Belki vardır da, yollar, şehir öyle sık aydınlatıldı ki onların ışığını görmek olanaksızlaştı. Demek daha mı doğru olur? Ya da onlar artık kentlerde yaşayamadıkları için kırsala göçtüler demek?..
İşte yetmiş-seksen sene öncesi kadınlarının, geceleri yaşadığı deniz sefası böylece sürüp giderken, senenin birinde bir gece, sahildeki sevinç ve neşe haykırışlarının yerini, korku çığlıkları ve kaçışma telaşı aldı.
Yüzen tüm kadınlar denizden çıkmış, yarı giyinik, çığlıklarla kaçışıyordu evlerine.
Sahile, kadınların gecelikleriyle yüzdükleri deniz kenarına jandarmalar ve erkekler geliyordu. Kahvehaneler boşalmıştı.
Gelenler, korkuyla kaçışan kadınları rahatsız etmek istemediklerinden yüksek sesle konuşarak nerede olduklarını belirtiyorlardı.
Erkekler geldiler. Sahilin bir yerinde yoğunlaştılar. Orada denizde boğulmuş bir kadının cesedi vardı. Erkekler cesedin kime ait olduğunu sordular birbirlerine.
Ancak ceset ertesi gün teşhis edildi.
Moy Naciye idi kadın.
Kimi, geri zekalı bir kadındı. Yalnız gitmişti denize dedi.
Kimi, erkekler taciz ettiği için denize açılarak boğuldu Moy Naciye dedi. Her fikir yürüten bir şey söyledi.
Hatta iftira etti kimileri boğulan zavallı Moy Naciye’ye.
Adının önünde niye Moy vardı Naciye’nin? Hiç bilmiyorum. Kimin nesiydi ? onu da bilmiyorum.
Konuşulanlardan çıkardığım kadarıyla, biraz akıl fukarasıydı Moy Naciye.
Ama ne olursa olsun, zavallı Moy Naciye Ünye kadınlarının deniz sefalarına o yaz son verdiği gibi ondan sonraki yıllarda da yüzme neşesini yok etti.
Kadınlar seyrekte olsa, geceleri denize gittiler ama, eski coşku yoktu artık