4.bölüm yazının devamına eklenmiştir..
Hatay’ın tarihi ve dini kalıntı dokusunu bir-bir görüp incelemek için, düğünden üç gün önce orada olacağımı; Düğünü yaptıktan sonra Suriye, Ürdün ve Lübnan’a gideceğimi; Özellikle Suriye’de, ilgi alanımın merkezindeki, tarihin ilk barış antlaşmasının aktine neden olan KADEŞ savaşının yapıldığı yeri ve Kadeş kalesinin kalıntısını göreceğimi;
Hem Hitit hem Mısır ordularının savaş taktiklerinin ve o coğrafyadaki pozisyonlarının, zihnimde tasarladığım düzene uyup uymadığını; Savaş alanının, beş bin savaş arabasının manevralarına uygun olup olmadığını; ( ORANTES ) Asi ırmağının bir savaş arabasının geçişine izin verip vermiyeceğini; ( çünkü, beş bin asker ve 650 savaş arabasının, Hitit ordusu tarafından bir anda yok edilmesinden sonra, Altın kaplama savaş arabasını çeken Teb zaferi ve cesaret huzurdur isimli atları ve araba sürücüsü Menna ile, yirmi bin asker iki bin beş yüz savaş arabasının ortasında tek başına kalan Mısır Firavun’u 2. Ramses’in, kaçmak için seçtiği en akla yatkın yön, Orantes’in aktığı yerdeki Hitit cephesiydi. Orasını ırmağın koruduğuna güvenerek önemsiz bir piyade birliğiyle kapatmıştı Hitit Büyük Kral’ı Muvattalis.
Ramses baş Tanrısı Amon’a yalvararak kendisine yardımı esirgememesini, çünkü ona karşı saygısını hiç yitirmeden sürdürdüğünü söyleyerek şimşek gibi ileri atılan soylu atları ve arabacısının maharetiyle, çevresine ok yağdırarak Hitit piyade birliğini yardı. Orantes’e vardı.
Karşıya geçti. Amon ordusundan kalan döküntüyle Beşer bin savaşçı, 650 savaş arabası mevcutlu Ra, Ptah, Set ordularıyla buluştu.Bu ordular beş km. aralıklarla Ramses’in kumanda ettiği Amon ordusunu takip ediyorlardı. Ramses bu ordularla geri çekilerek Mısıra’ döndü: Muvattalis, Ramses’i takip etmedi. Savaş ortada kalmıştı ama, Hititler bu savaştan sonra Suriye’nin yetmiş yıl tek hakimi olarak kaldılar. Zararlı çıkan Mısır olmasına rağmen Ramses’in şairleri, Mısırın Abidos, Lüksor, Karnak, Ramesseum, Abu Simbel tapınaklarının duvarlarına, Ramses’i ve savaşı abartılı, uzun övgülerle, zafer diye kazıdılar) görerek inceleyecektim.
Sonra Suriye’nin en önemli ve en iyi korunmuş ören yeri PALMİRA’yı gezecektim. Ve Halep’i ve Şam’ı…
Osmanlının ana vatanından daha fazla önem verdiği Şam’ı…
Suriye yönetiminin kendilerine kalan dev eserlerimize ne derecede ilgi gösterdiklerini denetleyecektim.
Daha sonra, gördüklerimi özümseyerek Ürdün’e geçecek, tarihteki önem ve varlıkları son yıllarda tanıtlanan görkemli Nebati ulusunun Kayalardan oyup yontarak yaptıkları PETRA
Antik kentini görecek, oradaki emsalsiz EL HAZNE anıt sarayını inceleyip Ürdün’den ayrılarak Lübnan’a gideceğim derken gazetemizin sahip ve yöneticisi genç ALİ ÖZTÜRK daha fazla dayanamadı. Ben de gidiyorum oralara dedi,. Ben de gidiyorum.
Bu isteğin, tarafımdan nasıl bir sevinçle kabul edildiğini tahmin edersiniz sanırım. Çünkü yabancı bu üç ülkede yalnız olmayacaktım artık.
Sohbetimize, Kadeş savaşı, nasıl bir antlaşmayla sonuçlandı sorusuyla devam ettik.
(Ramses, muhtemelen 25-30 yaşları arasındayken ölen babası 1.Setos’un veliahtı olarak tahta oturdu Fivavun oldu. Padişah, Kayzer, Kisra, Sezar Hakan, Kaan gibi kraliyet sanı olan Firavun sözcüğünün anlamı Büyük EV yada BÜYÜK EVİN Sahibi anlamındaydı. Mısırda kimse firavunun adını söyleyemez. Yanında konuşamaz, yüzüne bakamaz, karşısında ayakta duramaz, yere kapanarak yüzünü yere yapıştırır, soluk almamağa çalışırdı. Bu kurala aşağı ve yukarı Mısır’ın vezirleri bile uymak zorundaydı.
İşte böyle bir yüceliğe, tanrılık katına ulaşmış olan genç Ramses, krallığının beşinci yılında,baş tanrılarından dördünün adını verdiği beşer bin savaşçı ve 550 savaş arabasından
Oluşan kolordulara ayırdığı 20 bin kişilik ordusunun başına geçerek Hitit imparatorluğunu tarihten silme azim ,gurur ve kibriyle yola çıktı.
Kendine o denli güveniyordu ki, hiçbir savaş tedbiri almadan ordunun önünde Suriye’ye girdi. Suriyenin kuzeyine doğru yürüyüşünü sürdürdü.
Hitit Büyük Kralı Muvattallis, 2500 savaş arabası, 20000 kişilik ordusuyla şimdiki Hama şehri yakınındaki KADEŞ kalesinin arkasıdaki ormanda mevzilenmişti. İki ordunun mevcudu sanki karşılıklı kararlaştırılmış gibi tamı tamına denkti.
Muvattallis Ramses’in yaklaşmakta olduğunu haber alınca iki casus salarak ordusuyla Anadoluya geçtiği yalanını söyletti Ramses’e.
67 yıl kraliyet tahtında oturarak Mısıra altın çağ yaşatan ve tarihte büyük sıfatıyla anılan kibirli firavun bu yalana kanarak Suriye’nin kendisine savaşmadan bırakıldığını sandı. KADEŞ kalesine doğru sadece beş bin kişilik bir güçle ve arkasındaki kolordulardan 5-10-15 km. önde yürümeyi sürdürdü. Orantes’i (ASİ) geçti.
Bu sırada Muvattallis, KADEŞ kalesinin güneyine geçmiş, ordusunu saklamıştı.
Ramses kalenin yakınlarında durarak Kumanda ettiği Amon ordusuna çadır kurma emri verdi. Ordu sere serpe bu işle meşgulken Muvattallis tüm gücüyle yıldırım gibi saldırdı. Amon ordusu birkaç dakika içinde Hitit savaş arabalarının tekerlekleri altında yok oldu.
Hitit ordusunun dokusu gevşekti. Çünkü Muvattallis paralı askerlerini vasalları olan çok çeşitli milletlerden oluşturmuştu. Disiplin zaafı yaşayan ordu bir anda yok ettiği, mısır ordusunun ganimetini talan etme amacıyla panik halindeki üç kolorduya saldırmaktan vazgeçti. Bu sırada bir mucize gerçekleşti. Savaşı seyre gelen küçük bir Mısır askeri öğrenci birliği, talana dalan Hitit ordusuna hışımla saldırdı. Şaşırıp toparlanma gayretine düşen ordunun tam ortasında kalan 2. Ramses, bu fırsatı değerlendirdi. Altın savaş arabasını zayıf Hitit piyade birliğinin üstüne sürerek Asi’ye atıldı. böylece canını kurtardı.
Ramses Mısır’a, M.Ö. 1279-1213 yılları arasında hükmetti. Savaş 1274 yılında yapıldı. Kadeş barış antlaşması savaştan 15 yıl, Ramses’in kırallığının 21. yılından sonra 1254 yılında Hitit Büyük kralı Hattuşili-2. Ramses arasında aktedildi. Barıştan on yıl sonra da Hattuşili , güzler güzeli kızını Ramses’le evlendirerek barışı pekiştirdi.
Orta doğu yetmiş yıl barış içinde yaşadı. Barıştan önce de barıştan günümüze değin de hiç böyle bir barış süresi yaşanmadı orta doğuda.
***************
Sohbet, tarih dersi olarak sona erince, Ali beyle seyahatimizi planlamağa koyulduk hemen.
Benim benzinli arabam yerine Ali Bey’in dizel arabasıyla daha ekonomik bir yolculuk gerçekleştirebileceğimizi gördük. Düğün tarihi olan on bir temmuz gününden önce 9 Temmuz sabahı erkenden hareket etmeyi kararlaştırdık.
801 km. hesap ettiğimiz yolculuğu ilk günde tamamlayacak, 10-11 Temmuz günleri düğün saatine kadar Hatay’ın altını üstüne getirecektik.
Sevinç ve sabırsızlıkla 9 temmuz sabahını bekledik. Kararlaştırdığımız saatte yola çıktık.
Takip edeceğimiz yol, Ünye-Niksar-Tokat-Sivas-Şarkışla- Pınarbaşı- Kahraman Maraş-Nurdağı-İslahiye-Hassa-Kırıkhan-Antakya güzergahıydı.
Yanımızda, düğünde bulunmak mecburiyetinde olan eşim Şükran hanım da vardı.
Yol haritamız elimizde, neşe içinde hareket ettik.
Zaman-zaman bronşit öksürüklerimle yoldaşlarımı susturuyor idiysem de bu halim ne beni nede yoldaşlarımı rahatsız etti.
Hep tarih konuşarak, Niksar-Tokat arasında, Dönekse yokuşundaki Kelkit vadisine hakim seyirlik dinlenme alanında yeni yapılmakta olan tesiste, kahvaltı için mola verdik. Kahvaltı sonrası çaylarımızı içerken, Kelkit vadi ovasında, sanki geometrik bir taksimle tapulanmış bahçe ve tarlalarda sebze ve meyve yetiştiriciliğine hayran kaldık. Buradan elde edilen ürünlerin, çok geniş bir bölgeyi beslediğini biliyorduk zaten.
Niksar’dan geçerken yıkıntısını gördüğümüz, Pontus kralı 6. Mitridat’ın hazinelerini sakladığı, ( bu hazineler onun kendi buluşu olan, çeşitli hastalıkları iyileştiren ilaçların formül ve terkipleri; Kendi yazdığı ve yazılmış olanları derlediği tıp kitapları; Silahlar; Altın para ve külçeleri ) Kale ile yazlık sarayını neden burada yaptırdığını, gördüğümüz manzaradan sonra daha iyi anladık.
Yeni düzenlenmekte olan seyirlik dinlenme alanındaki derme-çatma barakadan ayrıldıktan 200 m. sonra, son derece modern ve gerçek bir dinlenme tesisine gelince, -ki buradan daha önce geçtiğimizde de gördüğümüz bu tesisi tümden unutmuşuz- dalgınlığımıza hayıflanarak kahkahalarla güldük.
Üstelik barakayı işleten yaşlı adam, çaya pek benzemeyen kırmızımsı bir suyun bardağını bir liraya satarak bizi kazıklamıştı.
Densizliğimizi konuşarak Tokat ve Sivas’ı geride bıraktık. Güzel sayılabilecek bir yolla Şarkışla’ya geldik.
Sivas lisesinde okurken buralı İlhami isimli birbirimizi çok sevdiğimiz bir arkadaşım vardı.
61 yıldır kendisiyle görüşemedim. Daha önce bir kez daha yolum buraya düştüğünde sormuştum İlhami’yi. Amerika’da o demişlerdi. Çok zenginmiş. Ama odur-budur bir daha uğramamış Şarkışla’ya.
Öğle yemeğimizi Kahraman Maraş’ta biraz geç olarak yemeğe karar vererek yol ayrımından Pınarbaşı yoluna saptık.
Haritanın 78 km. olarak gösterdiği Şarkışla-Pınarbaşı yolu ıpıssız, daracık, inişli-çıkışlı, yer-yer çok bozuk, bakımsız, ıssızlığıyla insana ürperti veren bir yoldu.
Dikkatimizi yola vererek suskun, düşük bir hızla giderek Pınarbaşı’na geldik. Oradan hareket edip Göksun kasabası üzerinden Kahraman Maraş’a ulaşacaktık. Pınarbaşı’nda hiç durmadan ve yolun artık düzelmiş olduğunu umarak, ayni düşük hızla gitmeğe başladık. Birden bu yolda da başka bir engelle karşılaştık. Yolda yapım çalışması vardı.
Trafiği yok denecek kadar az olan bu yolda çift yönlü oto yol yapım faaliyetiydi bu. Hayretle bu çalışmanın gereksizliğini tartıştık hararetle. Dur-kalk kesintilerinde.
Bu çalışma, daha önemli merkezler arasında neden yapılmaz da burada yapılırdı?...
Olayı yerel milletvekillerinin siyasi güçlerinin başarısıdır diyerek kapatıp dikkatimizi yeniden yola verdik.
Ne yazık!.. Bundan sonraki 4000 km.lik seyahatimizde, geçtiğimiz yolların tümünde sık aralıklarla bu tür çalışma yapıldığını görecektik.
Kısmen çift yönlü yapımı tamamlanarak asfaltlanmış, kısmen yapımı süren yolu bitirerek Kahraman Maraş’a vardık.
Gördüğümüz ilk taksi şoförüne, kentin en beğenilen kebabını yapan lokantasını ve gene ilin adıyla ünlü dondurmasını nerede yiyeceğimizi sorduk.
Güzel ülkemizin bu en güzel insanlarından biri olan şoför, sırasından vazgeçti. Arabasına atladı.
-Düşün peşime dedi.
Kenti boydan boya katetti. Bizi harika görünüşlü bir lokantanın önüne getirdi. Arabasından inerek yanımıza geldi. Şuradan gider, ilk sapaktan sola döner yaklaşık yüz metre gider tekrar sola dönerseniz, Maraş’ın adını duyuran dondurmacı karşınıza çıkar dedi.
Arabasına döndü. Teşekkürümüze, arkası dönükken veda işaretiyle elini salladı. Ara solaklarda kayboldu.
Acıkmıştık. Yerel bir salata eşliğinde nefis kebaplarımızı yedik. Dondurmacıya yöneldik.
Güzel, soylu, Anadolu insanının tarifi üzerine, her zaman gittiğimiz yermiş gibi dondurmacıyı bulduk.
Garsona: Dondurmayı nasıl servis ediyorsanız bize de öyle getiriniz dedik.
150 gr. Dondurma standart ölçüymüş. Ancak hangi tatlıyla yiyecekmişiz. Onu sordu garson. Sonra bir sürü tatlı ismi sıraladı.
Biz, en bildiğimiz tatlıyı söyledik. Tatlıyla dondurma yendiğine şaşarak.
Baklava.
Dondurma, üç dilim baklava, çatal ve bıçakla servis edildi.
Çatalı dondurmaya batırıp bıçakla kesmek ne mümkün? Bir mengene ve testere gerekiyordu bize. Beceriksizliğimize gülerek, dondurmayı erittikten sonra mı yesek? Diye tartıştık bile. Çevremizdeki Maraşlıları izledik bir süre. Bizim aklımıza gelen testere çözümünü onlar bıçaklarıyla yapıyorlardı. Bizde bıçaklarımızı testere gibi süre-çeke kullanarak dondurmayı kesmeyi başardık. Tatlı, dondurmayı tükettikten sonra aklımıza geldi. Oysa dondurma, bir tatlı bir dondurma şeklinde tüketiliyormuş.
Bir dahaki sefere inşallah…
Garsona kilosunun kaç lira olduğunu sorduk. 8 saat dayanan köpük paketlisinin 16 lira; Bir haftaya kadar sertlik ve tazeliğini yitirmeyen paketlemenin 22 lira olduğunu söyledi. İkisi arasındaki köpük paketlemenin de bunların arasındaki fiyatlarla satıldığını öğrendik.
Karnımız tok sırtımız pek arabamıza bindik. Gene Anadolu’nun güzel insanları rehberliğinde Kahraman Maraş’tan çıktık.
1918 Mondros antlaşmasıyla Fransızlara bırakılan Suriye ve Maraş yöresi, istilaya direniş hareketinin başladığı ve Sütçü İmamın atıp ilk düşmanı öldürdüğü ilk kurşunla Anadolu şahlanmış, her yörede direniş başlamıştı.
Maraş, Bileğinin gücüyle Kahraman sıfatını hak eden tek ilimiz olmuştu
176 km. lik yolumuz kalmıştı Antakya’ya. Bundan sonra çok büyük bir bölümü iyileştirilmiş oto yolda, biraz yorgun ilerleyerek Amik ovasını geçtik.
13 saatte aracımızın yazdığı 770 km.lik yolu tamamladık.
Düğün evinin rehberi bizi karşıladı. Akşam yemeği için konuk olacağımız eve getirdi.
Aç değildik ama yerel mutfağın çeşitli ve zor hazırlanabilen seçkin örnekleriyle donatılmış çok zengin bir sofraya oturduk.
Yemek ve çok sevgi dolu bir sohbetten sonra, 4 yıldızlı Büyük Antakya Otelindeki odalarımıza götürüldük. Otel hizmetlisinin arabada olan pabuç poşetini getirmemiş olduğunu fark ettim. Çok kibar ve saygılı hizmetliye, pabuçlarımın içinde olduğu kırmızı poşeti de getirmesini rica ettim. Adam çok uzun bir süre beklediğim halde gelmeyince, biraz da kızgınlıkla telefona sarılacağım sırada odamın kapısı tıklatıldı. Elinde kırmızı poşet, içinde pabuçlarımla geldi. Af edersiniz efendim dedi. Pabuçlarınızın içinde olduğunu söylediğiniz kırmızı poşeti bulamadım. Ama bu kırmızı poşetin içindeki ayakkabılar sizin olmalı. Öteki pabuç olan kırmızı poşetin, arabanın neresinde olduğunu söylerseniz, alır getiririm. Ben arabanın her yerini aradım ama…
Tüm sinirlerim gevşedi. Gülmemek için kendimi zor tuttum. Ciddi olmağa çalışarak, işte, pabuçlarımı getirmişsiniz ya dedim. Bu kez şaşkınlıktan onun gözleri irileşti. Bu pabuç değil ki. Ayakkabı dedi. Yanaklarını okşadım kibar hizmetlinin. Pabuç nedir peki dedim. Masanın üstündeki sargısı açılmamış terliği gösterdi. Sonra ikimizde kahkahalarla güldük.
Benzer bir olayı da Antakya’ya girişte arabamıza yakıt alırken yaşamıştık. Benzin istasyonunda arabaya otomatik yakıt doldururken pompacı, lastiklere bakmış, Yakıt deposunun kapağını kilitlerken, abi demişti Ali Bey’e. Kaçak yoldan gelmişsiniz galiba. Yol ön lastiklerinizi yemiş. Allah saklasın olmaz bir yerde gümleyip sizi haşat eder. Onları hemen yenileyin. Biz, birbirimize bakakalmıştık. Sonra Ali adama: Oğlum demişti. Türkiye’de kaçak yollar mı var?
Ohooo demişti adam. Türkiye yollarının yüzde sekseni kaçak yol. Ne diyorsun oğlum sen diye patlamıştı Ali. Doğruyu söylüyom abi diye ısrar etmişti adam. Geçtiğiniz yollar kaçak olmasa, lastikleriniz böyle tiftiklenir miydi?
Konuşmaya kulak misafiri olan biri söze karışmış. Onun kaçak dediği yol, Stabilize, bozuk, yeni yapılmakta olan kırık taş döşeli yollar abi demiş bizi bilgilendirmişti
Gülme krizimiz geçince otel hizmetlisi iyi geceler dileyip kapıyı çekti
Ben, Hatay’ın kısa tarihini yazmak üzere neşe içinde, konforlu odamdaki masaya oturmadan önce, dinlendirici uzun bir duş aldım.
Hatay’ın Kısa Tarihi
Anadolu’nun en eski yerleşim yerlerinden biridir Hatay yöresi. Yapılan arkeolojik kazılarda bulunan yaşam örnekleri, M.Ö. 100 000 yıllarına kadar uzanır. İlk tunç çağından itibaren Hatay’da beylikler kurulmağa başlanmıştır. Bu beylikler sonraları, Hitit ve Mısır’ın egemenliğine girmişlerdir.
M.Ö. 1200 yıllarında Hitit imparatorluğunun tarihten silinişi sonunda, Sami-Aramiler, tarafından ilk kez burada Hatena adıyla bir geç Hitit devleti kurulmuştur. Bu devlet, 9. yy. da Asur, daha sonra Urartu’ların egemenliğine girmiştir.
M.Ö. 6. yy. da Hatay, Pers İmparatorluğuna bağlı Kilikya Satraplığı içinde yer almış,vergi vermiştir.
M.Ö. 333 yılında Büyük İskender, Pers İmparatoru 3. Daryüs’ü İssos kenti yakınlarında büyük bir yenilgiye uğrattı. Hatay yöresinin en büyük kenti olan Myriandros (bu günkü İskenderun) un adını değiştirerek, kendi adına izafeten, Aleksandria yapmıştır.
İskender’in 323 yılında, genç yaşta ölümünden sonra kumandanlarından Seleucus 1. Nikator, Mısır-Suriye-Hatay’ı içine alan Seleukos devletini Ve M.Ö. 300 yılında Seleucia Pieria, ardından da Antiacheia ( Antakya ) kentini kurdu.
M.S. 1. yy ın ilk yarısında ortaya çıkan Hıristiyanlık, Kudüs dışında ilk kez, Antakya’da yayıldı. Hz. İsa’ya inananlara ilk kez Antakya’da Hıristiyan denildi.
M.S. 2. yy da Antakya, 300-500 bin kişilik nüfusuyla dünyada. Roma ve İskenderiye’den sonra üçüncü büyük metropoldü.
Şehir, saraylara, heykeller ve villalara sahipti. Kanalizasyon sistemi ve bir çok hamamla hipodromu vardı.
Hatay, Roma’dan sonra, Bizans, ardından da İslam devletinin egemenliğini yaşadı. Sonra Selçuklular, bir süre sonra da 1097 de haçlılar tarafından zapt edildi.
Antakya’da 171 yıl süren Haçlı prensliği, Memluk’ların (1268 ) gelişleriyle sona erdi. Bu tarihten sonra da yöreye, yoğun olarak Türkmen göçü başladı. Hatay nüfusunun çoğunluğunu Türkler teşkil etti.
Büyüyüp güçlenen Osmanlı devletinin sınırları, Memluk sınırlarını zorlamağa başladığı sırada 1516 da Yavuz Sultan Selim, Mısır seferine çıktı. Antakya’yı zapt etti.
1832 de Mısır valisi Mehmet Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşa, Belen Boğazı’nda Osmanlı ordusunu yenerek bölgeyi Mısır’a bağladı.
30 Ekim 1918 Mondros mütarekesiyle Hatay Fransızların payına düştü. Hemen Dörtyol’u işgal eden Fransız birliği yerli Ermenilerden oluşmuştu.
Türk direnişçilerle Fransızlar arasında çıkan çatışmada (18 Aralık 1918 ) 15 Fransız öldü.
Bu çatışma, Milli Mücadelemizde Kahraman Maraş’ta, Sütçü İmam’ın attığı ilk kurşundan sonra, ulusal onurumuzu tetikleyen ikinci hareket olmuştur.
Hatay, Fransızlar, Araplar, Türkler, Milletler Cemiyetinin karmakarışık antlaşmaları ve kararları, bağlılıklar, bağımsızlıklar gibi bir çok statü değişikliğinden sonra 5 Temmuz 1938 günü, Atatürk’ün hasta yatağından verdiği emirle albay Şükrü Kanat komutasındaki Türk birlikleri,iki koldan ( Hassa ve Payas Üzerinden ) Hatay’a girdi. Bunun üzerine
( 2 eylül 1938) Hatay devleti kuruldu. Devlet başkanlığına TAYFUR SÖKMEN seçildi.
29 Haziran 1939 günü Hatay Millet Meclisi, olağan üstü toplanarak, Hatay’ın Anavatana bağlanmasını isteyen 39 imzalı önergeyi oy birliğiyle kabul etti. Hatay Millet meclisi lağvedildi. Ana vatan sınırları içine girdi.
TİTÜS TÜNELİ
Yolculuğumuz sırasında planladığımız çevre araştırma ve tarihi kalıntıları ziyaret gereği,
10 temmuz günü sabahı, bize rehberlik etmesi amacıyla verilen 18 yaşındaki genç adamla Samandağ’a gitmek üzere yola çıktık.
Antakya’nın 35 km. güney batısında, Musa dağı yamaçlarında kurulmuş, Seleucia Pieria antik kentine gidiyorduk. Kent, Seleukos 1. Nikator tarafından, etrafı surlarla çevrili olarak kurulmuştu.
Seleucos kendi adını taşıyan devletinin baş kentini Babil’den alarak buraya getirmek istiyordu. Ancak kentin denize açık olması, ele geçirilmesi kolay olur endişesiyle Antakya’ya yöneldi. S. Pieria böylece bir liman kenti olarak kaldı ama gene de çok önemliydi.
Kentin ve dağın bitiminde ve dağdan gelen derelerin denize akan ağzının hemen yanında bir iç liman vardı. ( bu limanın dalga kıranlarını oluşturan dev taşlar, halen durmaktadır ) Zaman-zaman derelerin taşarak seller oluşturması ve suların getireceği molozlarla limanın dolması kaçınılmazdı.
Asker kökenli İmparator Vespasyanüs, derelerin ağzını bir duvarla kapatıp, dağı delerek sel sularının limandan uzaklara akıtılmasına karar verdi ve derhal çalışma başlatıldı.
Biz bu çalışmanın yarattığı işçiliğin kalıntısını görmeğe gidiyorduk.
Yolun sonunda, Çevlik plajına geldik. Plaj kumsalının gerisi, bir hat üzerine dizilmiş, salaş balık lokantalarıyla doluydu.
Önümüzde masmavi, kıpırtısız uzanan Akdeniz’in bu güzel plajında, pek bir kalabalık yoktu. Modern deniz kıyafetleriyle yüzen kadınlı erkekli guruplarla, gecelikleri, hatta entarileriyle yüzen kadınlar, haşemalı erkekler iç içeydi. Kimse kimseyi yadırgamıyordu.
Biz salaş lokantaların birinde, özenle ızgara edilmiş nefis balık ve kebaplarla öğle yemeğimizi yedik.
Sonra lokantamızdan 250 m. kadar uzakta olan Titüs Tüneli’nin denize açılan ağzına gittik.
Vespasyanüs’ün mühendislerinin hesabına göre dağ, 7 m. yükseklik,6 m. en ve 130 metre uzunluğunda olacak; Limandan saptırılarak Çevlik plajına akıtılması düşünülen derelerin akağı tünel bitiminden sonra açık kanal şeklinde 1380 m. uzunluğa ulaşacaktı.
Tünel ve tünelden sonraki açık kanal bugün yerli halk tarafından , kanyon olarak adlandırılıyor. Kanyonları akarsuların, gevşek arazileri oyarak oluşturdukları göz önünde bulundurulursa, yerli halkın yapay kanala kanyon demelerini haklı görmek gerekir.
Biz, Kanyon kenarı sıra ilerleyen, bakımsız, hiç önemsenmemiş, yaban bitki örtüsüyle kaplı patikadan 1300 m. yürüyerek Titüs tünelinin deniz tarafına açılan ağzına kadar yürüdük. Bu yolu katederken ortalarda bir yerde, kanyonun öteki yakasına geçmek için inşaat sırasında yapılmış, bir buçuk m. eninde, içi oyuk, harika bir taş köprüden kanalın öteki yakasına geçip döndük. Köprünün üstünde fotoğraflar çektik.
Kemer şeklindeki köprünün, iki bin yıldır ayakta kalmasını sağlayan, tam ortadaki kilit taşının işlevini ve yapılışını izah ederek genç arkadaşlarımı bilgilendirdim.
İmparator Vespasyanüs’ün ömrü Tünelin bitirilişine yetmemişti. Oğlu ve ardılı İmparator Titüs’ün tüneli devam ettirip bitirmesinden kinaye olarak çalışmaya onun adının verilmesi bu yüzdendir.
Sabırsızlıkla görmek istediğim tünelin ağzına geldiğimizde içine girmek için çok çaba sarfettim ama gücüm tükenmişti. Karanlık tünelin içinde düşüp, düz yolda bile yürümekte zorluk çeken bacaklarımdan birini kırabileceğimi hesaba katarak tüneli boydan boya geçmek düşüncesinden vazgeçtim.
Genç arkadaşlarım tünele girdiler ve tünelin başlangıç yerine kadar gittiler.
Etraflıca incelemek istediğim bu dahiyane, cüretkar ve bir mühendislik harikası olan tüneli görememiş olmak beni çok üzdü.
Bir süre sonra dönen arkadaşlarıma, tünelin ağzında, dere sularını tünele yönlendiren duvar kalıntılarını görüp görmediklerini sordum. Beni tatmin edecek bir cevap veremediler.
Bu kez tünele girerlerken onları bu konuda uyarmadığım için kendi kendimi yedim bitirdim.
Yaşlılık ve yorgunluk… size ne diyeyim ben…
Kös-kös, bu defa da tersten açık kanalı inceleyerek geri döndük.
Çevremiz, kaya mezarlarıyla dopdoluydu. Onlardan binlercesini ve en mükemmellerini yurdumuzun çeşitli yörelerinde, özelliklede Ünye’de defalarca görüp incelediğim için hiçbirinin yanına gitmeyerek Antakya’ya döndük.
Devamı Haftaya