Yıl 1976… Gençlik olayları tüm ülkeyi baştan sona sarmış. Ülkemizin her tarafı her gün onlarca cinayetle sarsılıyor.
Ben de o yılların öğrencisiyim, gencim, sol grupta yer almışım… Olayların tam ortasındayım, can güvenliğim herkes gibi benim de sıfır vaziyette. Trabzon’da okuyorum. Şehrin hemen bütün cadde ve sokakları olayların meydana geldiği, cinayetlerin işlendiği pusu ve kan yuvaları adeta. Evler basılıyor, ele geçirilenlerin nefesi anında kesiliyor. Sağ-sol demeden, gençler patır patır yere devriliyordu.
O nedenle dışarı çıkarken tedbirli çıkıyor, henüz tanınmamış gizli gözcülerin getirdiği bilgiler ışığında, gruplar halinde hareket edebiliyorduk.
Kaldığımız evlerde 24 saat nöbet tutuluyor, ışıklar söndürülmüş halde, sürekli dışarısı gözleniyor. Gaflet uykusunda yakalanmak istemiyorduk.
Böyle bir şeydi o günler, düşman ülke gençleri gibiydik. Belki de daha da kötüsü…
Şimdi yaşadığım olayı anlatıyorum;
1976 yılının Ocak ayında bir işim için aniden Trabzon’dan Ünye’ye gelmem gerekti. Şimdi hala var mıdır, bilemiyorum, Kanberoğlu firmasının akşam Ankara arabasıyla yola çıktım. Gece saat iki sıralarında Ünye’de Ege Restoranın karşısında kaldırımda indim. Yerde bir karış civarında kar var, korkunç ayaz, insanın kanını dondurur derecede soğuk.
Karşı kaldırıma geçtim. Şimdi, merhum Bolpaça Nuri Amca’nın kahvehanesinin bulunduğu aradan Dönerçeşme’ye, ordan da 1979 yılında vurularak öldürülen arkadaşım Musa Yazıcı’nın Çınarlık mahallesi’ndeki evlerine geçeceğim.
O yıllarda Bolpaça Amcanın o arada gazete büfesi vardı. Bugün artık merhume Adalet Hanım’ın gazete büfesi.
Gecenin o saatinde büfenin ardına saklanan beş kişi birden “Hooop, nereye bakalım?” der demez üzerime saldırdılar. İlk gelen suratıma okkalı bir yumruk salladı, kendimi sapıtmamla birlikte yumruğu boşlukta kaldı, dengesini kaybetti, buz üstünde kaydı ve yere düştü. Ben de dengemi kaybettim, yere düştüm. Yere düşen kişinin elindeki silahı, o sırada elinden çıkmış, Allah’ın işine bak, benim sağ elimin hemen yanında kalmıştı. Geçen süre saniye midir, salise midir bilmiyorum, ben o silahı kaptım. Ayaktakilere doğrulttum, maksadım korkutmaktı. Demek hazinesine mermi verilmiş, patlamaya hazır hale getirilmiş ki, silah patladı. Tabii yere düşerken patlamamış olması büyük tesadüf.
Silah patlar patlamaz diğer dört kişi hızla kaçtı, olay yerinden uzaklaştılar. Demek aralarında yaralanan ya da vurulan olmamıştı.
Yerdeki saldırgan ise, “Beni öldürme, yarın yurt dışına gidiyorum. Bu işleri bırakacağım” dedi.
“Kalk durma o halde kaç, şimdi polis gelir, yakalanırsın” dedim. Zaten olay yeri o günün Emniyet Amirliği’ne 20 - 30 metre mesafedeydi.
Bana “Hayır gelmeyecekler” dedi.
Bir puştluğa gelmemek için ben yine de durmadım, hızla oradan uzaklaştım.
Bu kişi gerçekten yurt dışına çıkmış. O yıldan bu zamana yurt dışındaymış. İnternetten de bizim gazeteleri takip ediyormuş. Gazeteden internet adresimi almış, iki gün önce de bana mesaj atmıştı. Çok şaşırdım. Sonra msn’den kendisiyle uzun uzun yazıştık, görüştük.
Bana o geceki olayı anlattı. Diğer dört kişinin kimler olduğunu söyledi. Gerçi ben, birini ta o gece olay sırasında tanımıştım. Silahın hazinesine mermi sürülmüş, çakmakta havadaymış, hatırladı, söyledi.
Bana anlattıklarından birisi çok ilginçti. O akşam sivil görevli olduğunu sandığı birisi, kendilerine, benim Trabzon’dan yola çıktığımı, gece yarısı saat iki sıralarında Ünye’de olacağımı söylemiş. Gereğinin yapılmasını tembihlemiş.
Bu beş kişi de pusu kurmuş, beni öldüreceklermiş. Aslında son derece tehlikeli o pusudan sağ çıkmam mucizeydi. Öldürmeyen Allah öldürmüyor işte…
Bunu niye anlattım? O gün sağ-sol adıyla oynanan, bugün başka adlarla sürüp giden olaylara ve son günlerin gündem ana maddesi Ergenekon’a bakışımıza bir nebze ışık tutsun, ibret alınsın diye, anlattım.