Bir önceki çekirdek yazımı İstanbul’dan yazmıştım, birkaç gün sonra Ünye’ye gelince gördüm ki mesele sandığımdan daha vahimmiş.
Yer gök çekirdek kabuğu..
İnsanlar Ünye’de delirmişçesine çekirdek yiyorlar, hiç utanmadan da kabukları yerlere atıyorlar. Sanıyorum bunlar evlerinde de bulduklarını odanın ortasına atıyorlardır. Şehri yönetenler de bu işe bir çare üretmek yerine bu rezaletin içinde yaşamaktan bir sıkıntı duymuyorlar.
Ünye bu yaz genel de kirlidir.
Yaza girilirken şehre bakım yapılmamıştır. Koy, pistir, kumlarda otlar bitmiştir. Kayıklara çare bulmaya herhalde belediyenin gücü yetmiyor.. Kaldırım ve sokaklar elektrik nedeni ile kazılmış pek azı tekrar düzenlenmiştir. O da, köy yoluna ırmak taşı döşer gibi yamuk yumuk döşenerek..Ünye sokakları bu kötü döşemeden dolayı perişanlık içindedir. Çok yazık..
Mısırcılar..
İskelenin başında, belediyenin karşısında ve İskele restoranın köşesinde sanıyorum aynı mısırcı Ünye’yi parsellemiş.. Haftada ikiyüz lira kira veriyormuş belediyeye..Bütün çevresi perişan, kirli ve pis. Mısır çuvalları, mısır koçanları, gaz tüpleri, su damacanaları.. Haftada iki yüz liraya Ünye’yi tepe tepe kullanma hakkını satın almış adam.
Denetleyen kimse yok..
Bu işin bir de sağlık yönü var.. Mısırları kaynattıkları kazanlar ve sular ne kadar temiz, mısırlar nasıl kaynatılır, pişirilirken herhangi bir kimyevi madde katılır mı? Kimse bilmiyor.
Bir gün sevgili belediye başkanımız, fen işleri müdürünü, park ve bahçeler müdürünü, temizlik işleri müdürünü, sağlık işeri müdürünü ve zabıta amirini yanına alıp belediyenin arkasındaki parkın önünden başlayarak, buradan iskelenin başındaki mısırcının mikroplu mısır kazanına ve tezgahına baktıktan sonra eskimiş şehir parkından geçerek iskele restoranın yanındaki mısırcının da mezbeleliğini görüp, restoranın önüne ve arkasına yayılan çöplere bir göz atıp, iskeleye girişteki büfecinin kaldırımı işgalini görmezden gelerek Ünye’ye hiç yakışmayan deniz bisikletlerini geçip, kayıkçıların yırtık tentelerini, pejmürde kayıkları, ot bitmiş kumsalı, ağ ve kayık eskilerini, eğer akşam geçerlerse kaldırıma dizilmiş satıcıları,(hava sıcak olduğu akşamlar) park etmiş arabalarda kavun karpuz satanları ve tam bir beşinci sınıf Anadolu kasabası görüntüsü veren Ünye’yi seyrederek Yüzyıla kadar gelsinler, sonra, eski ortaokulun alt taraflarındaki sokaklara bir uğrasınlar bakalım neler görecekler.
Özellikle koy ve kumsalın temizliğine özen gösterilmelidir. Burası Ünye’ye girenlerin ilk gördüğü yerdir. Bir sabah bir tur otobüsü durmuştu.. Yaklaştım ne aradıklarını sordum. “Trabzon’dan beri geliyoruz gördüğümüz ilk kumsal burası” dediler “ama biraz kirli”
Koyu ve kumsalı şehrin içinden geçecek yoldan kurtardık ama, yarısını dolguya kaptırdık geri kalan yarısını da kayıkçılara ve pisliğe kurban vereceğiz galiba..
Fatma Teyze..
Ünye’den Mübadele’de giden Rum’ların hikayelerini çok yazıyorum.. Son yazdığım “Benden Selam Söyle Ünye’ye” adlı hikayede geçen Ünye’den Yunanistan’a gönderilen Sofia ile Maria adlı küçük kızların Ünye’de yaşadıkları evle ilgili araştırmamdan sonra bir okuyucum üç defa “Sen hep gidenleri yazıyorsun, Drama’dan gelen “Fatma Teyze”nin hikayesini hiç yazmadın” dedi..
Doğruydu gelenleri çok az yazdık..
Neden mi?
Gelenler konuşmadılar.
Kendilerini sakladılar, muhacir oldukları bilinmesin istediler..Aradan seksen sene geçmesine rağmen halen anlatmak istemiyorlar. Sorduğumuz zaman bize kızıyorlar. Biz de saygı gösterip fazla irdelemedik ve bu nedenle gelenlerin hikayelerini fazla yazamadık.
Fatma Teyze bugün hayatta değildir.. Oğlu benim çocukluk arkadaşımdı, bana folluklardan yumurta çalmasını o öğretmişti. Adı “Yolluk” tu.. “Yolluk” yıllar önce öldü. Bir daha Ünye’ye geldiğimde Fatma Teyzenin torunlarını bulup soracağım babaannelerinin hikayesini..