Dünya’ya geldiğimden bu yana 53. Ramazanımı geçirmeye başladım bugünden itibaren. Bu seneyle birlikte iki sefer yazın en uzun günlerinde 15 saati bulan, iki sefer de kışın en kısa günlerinde 7- 8 saate düşen Ramazan ayı ve oruçla ilgili herkesin ne kadar çok anısı vardır… Benim de olduğu gibi…
Daha altı yaşımdayken ilk orucumu tuttuğum Ramazan’ı çok iyi hatırlıyorum. Mahalle mescidine gidiyordum. Kur’an okumayı öğrenmiştim. Dedem rahmetli sevincinden adeta uçuyor, sabah namaza kalktığında bana Kur’an okutuyordu. Ardından da mükafat olsun, diye olacak herhalde; keskin çakısıyla uzun ve ince dilimlediği ekmek dilimlerini, “Eyce” dediğim babaannemin demlediği bol şekerli ıhlamur çayına batırıp, yememi istiyordu. Çok seviyordum böyle çaya ekmek batırmayı. Hala da böyle yapar, kahvaltılarda çaya ekmek bandırırım.
O yıl Ramazan ayı kışa rast gelmişti. İlk gece ben de sahura kalkmış, ilk orucuma niyetlenmiştim. Ama o ilk gün çok acıktığımı bugün gibi hatırlıyorum. Akşama doğru Saraçlı’daki evimizin şehre bakan penceresinden, o yıllarda İftar topu atan İdris Emmi’ye, “İdris Emmi, çok acıktım, topu at” diye bağırmak istiyordum. Ama, açlıkta insanın sesinin çıkmadığını ta o zaman, böylece öğrenmiştim.
İdris Emmi’nin iftar topunu patlatmasıyla birlikte, cami minarelerindeki kandillerin de aynı anda yanması gerekiyordu. Ancak, bu öyle pek denk gelmiyordu. O yıllarda Büyük Cami, Orta Cami, Saray Camisi ve Kefeli Camisi olmak üzere dört cami görüyorduk Ünye’de. Bu camilerin kandilleri de birbiriyle aynı anda yanmıyordu. Ezan sesi ise, bugünkü gibi hoparlör olmadığı için duyulmuyordu.
O nedenle iftar etmek için top sesi ve kandillere pek güven olmuyordu. Öyle bugünkü gibi imsakiye falan da yoktu. Bu yüzden iftar vaktini en güvenilir şekilde, dedemin Ezâni saate göre ayarlanmış Nacar marka saatiyle takip ediyorduk. O yıllarda bu Ezâni saatler daha çok kullanılıyordu. Bu saatler öyle ayarlanmıştı ki, akşam saat 12’yi gösterdiğinde akşam ezanı okunuyordu. İşte saatin 12’yi gösterdiği bu saat, Ramazan ayında aynı zamanda iftar saati demekti.
Evde büyük aileydik. Dedem, ninem, annem, babam ve beş kardeş biz. Dokuz kişiydik, yer sofrasının başına diziliyor, duamızı ediyor, suyla iftarımızı açıyorduk. Metal kaşıklar henüz daha yaygınlaşmadığı için tahta kaşıklarımızı kaptığımız gibi, artık tarhana çorbası mı olur, pancar çorbası mı olur, yoksa şehriye çorbası, ya da evde kesilen erişte makarna çorbası mı olur daldırırdık çorba çanağına…
Sonra ya bulgur, ya pirinç pilavı, ya da üstüne şeker ekilmiş ev işi erişte makarnaya gelirdi sıra. Ekstradan Ramazan yufkasıyla yapılmış börek, çalmaş, ya da turşu kavurması varsa yemek daha bir lezzetli olur, daha da iştahla yerdik.
Gece sahura kalktığımızda da hemen hemen aynı yemekler yenirdi. Bunların yanında evlerin önündeki fırınlarda kurutulmuş fırın fasulyesi, etli yemeklerden yahni ve büryan, kuru fasulye çok sık olmasa da sofralarımızda yer alan yemeklerdi.
Ben oldum bitti bizim evde çok sık yapılan pirinçle süt karışımı hazırlanan sütlaçı sevmezdim. Bugüne kadar da hiç yediğimi bilmiyorum.
Benim tatlılarım kadayıfla, babamın bizzat kendi eliyle hazırladığı cevizli güllaçtı. O yıllarda kadayıflar öyle bakkal ve marketlerde satılmazdı. Ünye’deki hemen, hemen fırınların hepsinde Ramazan aylarında kadayıf dökülürdü. Ben, fırınlarda kadayıf dökülürken seyretmeye bayılırdım. Altındaki kor ateşin kızdırdığı sürekli dönen kızgın geniş saç üzerine, ustanın ihtimamla ince delikli kaptan akıttığı sulu hamurun nasıl çabucak kuruyup tel, tel kadayıfa dönüştüğünü izlemek bana müthiş heyecan verirdi.
Ama güllaç tatlısını hiç unutamam. Rahmetli babamın yaptığı ve çok sevdiği cevizli, ya da fındıklı güllaç tatlısına bayılırdım.
Geçen Ramazan Ayı’nı ağır hasta olarak yatağında geçiren ve bayramın 4. günü kaybettiğim Sevgili Babamın güllaç tatlısını sanırım bundan sonraki her Ramazan’da çok, ama çok arayacağım… Aynen babamı çok aradığım gibi…
Herkese sağlıklı, ağız tadı içinde huzurlu bir Ramazan diliyorum.