23 Eylül 2009 Pazar
O. İRFAN IŞIK
Anadolu Tarihine Yolculuk 8.Bölüm
8. Bölüm 5.6.ve7. bölümün sonuna eklenmiştir.

5. Bölüm

Sen Piyer Kilisesi 

Antakya’da, sonradan Hıristiyan diye anılacak olan yeni dinin inananları,gizlice buluşup ibadet edecekleri, vaaz dinleyecekleri korunaklı yerler olarak mağaraları tercih ediyorlardı. Gene sonradan Sen Piyer  kilisesi diye ünlenen, Haç ( Stauria) dağı eteğine yakın bir yerde oluşmuş mağara, bu etkinlikler için en uygun yer olarak seçildi.

Kentin kuzey doğusunda bulunan mağara Antakya’ da Hıristiyanlığın yayılma döneminden kalan tek ve ilk yapıdır.

Eni 9,5  derinliği 13   yüksekliği 7 metre olan mağara kilise, Hıristiyan sözcüğünün ilk teleffuz edildiği yerdir.

Mağarada, dağın içinden tepesine doğru uzanan geniş bir çatlak vardı. İlk Hıristiyanlar bu çatlağı yukarıya doğru oyup genişlettiler. Bir çok kola ayırdılar. Ayrılan kolların dışarı çıkış ağızları, dağın her yönüne dağılmış durumdaydı.

Onlar, Romalı putperest yöneticiler ve halk tarafından amansız bir takipteydiler.

Buradaki toplantıları sırasında, olası bir baskında, oydukları bu tünellerden yukarı çıkıp dağın her yerinden kaçma imkanına kavuşuyorlardı.

Hıristiyanlığın bu ilk kilisesi şimdilerde bir ziyaret, bir haç mabedi olarak kutsanıyor.

Kilisenin hemen yanından uzanan dağ ( Stauria, Selpius)silsilesinde, Hıristiyanlığın ilk şehitlerinden Habib-ün Neccar’ın makamı var.

Ve zirvede, Surları Asi nehrine kadar uzanan antik kentin kalıntıları var. Kentin surları, Helenistik- Roma-Bizans’ın Hatay’a egemen olduğu dönemlerde yapılmış. Surlar 30 km. uzunluğunda. Beş katlı 360 burçla desteklenmiş. İç kalesi (akropol ) Bizans İmparatoru 

Nikefhoros Fokas tarafından yaptırılmış. Şu an, iç kalenin sadece izleri duruyor.

Yurdumuzun İstanbul surlarından sonra ikinci en uzun suru olan antik Antakya kent surlarının Habib-ün Neccar ( Selpius ) dağı yamaçlarındaki bölümü ayakta sadece…

 

Müze

Dünyadaki sayılı mozaik müzelerinden biri olan Antakya arkeoloji müzesini, şehir merkezinde olduğu için Kiliseye gitmeden önce gezdik. Mozaikler, Hatay yöresi örenlerindeki kazılardan elde edilenler. Pek çok, pek çeşitli ve çok değerliler. Diğer buluntuları uzun- uzun inceleyerek seyrettik.

                      

Suriye serüveninde hayal kırıklığı    

Antakyalı arkadaşlarımız aylar önce Suriye’ye gidebilmemiz ve oradan da planımızdaki diğer ülkelere geçmemiz için gereken girişimlerde bulunmuşlardı. Vize işlemleri sınırda yapıldığı ve hiç zaman almadığı için bir sorun olmadığını öğrenmiştik.

Biz oraya ulaşınca, arkadaşlarımız bizim adımıza, turizm şirketleriyle temaslarını sıklaştırdılar.

Antakya’ya varışımızın ikinci gününde ilk olumsuz haberi aldık. Tüm Türk turizm şirketleriyle Suriye şirketleri, temmuz-ağustos ayında faaliyetlerini durduruyorlarmış. Çünkü Şam’da ısı gölgede 45 derece oluyormuş.

Olsun!.. Biz Suriye’ye kendi aracımızla bir rehber eşliğinde gideriz dedik. İkinci olumsuz haberi de bu istek üzerine aldık. Suriye, dizel araba sokmuyormuş ülkesine. Sokarsa da astronomik bir giriş ücreti alıyormuş. 400 dolar gibi. Dizel motorlu arabayı ısrarla ülkelerine sokan turistlere eziyet için de sudan sebeplerle trafik cezası vererek canlarından bezdiriyorlarmış.

Öyleyse bizde benzinli bir araç kiralar öyle gideriz diye ısrar ettik

Siz misiniz ısrar eden?.. Alın öyleyse dediler özel turizmciler. Rehberlik ve tercümanlık bir de araba kirası için 1500 avro vereceksiniz. Bu ücret, iki gece üç gün içindir.

Bu ücretle 8 günlük iki Mısır gezisi yapmak mümkündü.

Pes ettik.

Bu paraları, sahtekarlara benzeyen, bir sözü ötekini tutmayan Antakyalı özel turizmcilerle Suriyelilere saçmaktansa, güzel yurdumuzun ören yerlerini görmek için harcamağa karar verdik. Ama sonbaharda, bu gezi behemehal gerçekleşecekti. Hem de üç-otuz paraya.

Düğünü yaptığımız gecenin sabahında erkenden yollara vurmayı planladık.

11 Temmuz günü sevgili torunumun hem doğum hem düğün günü oldu.

Gecenin 9 unda başlayan düğün gece yarısından sonralara kadar büyük bir neşe ve şaşaa ile sürüp gitti.

Yeni evliler, sabah Dubai’ye uçacaklardı bal ayları için.

Otelimize geçip  nerelere gitmeliyiz i konuştuk biz de

Türkiye’de, daha önce  gördüğüm, sevip çok beğendiğim, çok önemsediğim ama sevgili arkadaşım Ali Öztürk’ün  görmediği yerleri önerdim ona.

Büyük bir güven, uyum ve teslimiyetle kabul etti.

Dört bin km. lik bir turla seçtiğim örenlerimizi ziyaret edip Ünye ‘ye dönecektik. Ali bey, ben ve eşim…

 

 6. Bölüm.

GEZİ BAŞLIYOR

Sabah saat yedide arabamız otelin kapısında bizi bekliyordu. Önce Gazi Antep’e gidecektik. Yola koyulduk. Yetmiş beş km. kadar gittikten sonra yolumuzun sağında uçsuz bucaksız bir bağda kamyonlar ve üzüm kesen bir dolu işçi gördük. Bağın kapısında durarak içeri girdik. İki görevli karşıladı bizi. Kendimizi tanıtınca daha bir ilgi gördük.  

Burası örnek  devlet üretme çiftliği imiş. Bağda, erken  ve geç olmak üzere çeşitli cins üzüm omcası varmış. Bu kestikleri erken üzüm, olgunmuş. Tamamı kesilip satılacakmış. Üzüm kesen işçiler, saat ona kadar çalışıp 15 lira günlük alacaklarmış.

Bağın bir bölümünde kayısı ağaçları vardı. Görevli, onların ekonomik olmadığını, sökülerek yerine bir başka cins üzüm dikileceğini söyledi. Uzun süre sohbet ederek bilgilendik bağcılık konusunda.

Ayrılmağa hazırlandığımızda bir kucak dolusu üzüm armağanıyla uğurlandık Aktepe’den.

Uzun süre, yol boyunda köfteci görmeyi umduk. Yoktu. Güzel görünümlü bir kır lokantasında adeta beleş fiyatına saç kebap yedik. Bir sürü müessese ikramı garnitürle.

Artık Gazi Antep’e kadar durmayacaktık. Türkiye’nin beşinci büyük nüfusunun yaşadığı kentte önce, Zeukma’nın paha biçilmez mozaiklerini, yeni binasında sergileyen müzeyi, Gazi Antep kalesini görecek; Güllüoğlu baklavacısını ziyaret edip baklava yiyecek, fıstık alacaktık.

Sonra da Yabancı Damat filminin çekildiği seti görecektik.

Bunların hepsini birkaç saate sığdırdık.

Öğrendik ki filmin tamamı İstanbul’da çekilmiş. ENTEP’te sadece şehri gösteren sahneler çekilmiş. Öteki sahneler, Antep’te çekilmiş gibi yutturulmuş bize.

İkinci hedefimiz Şanlı Urfa’ydı. Çok sıcak ama neşeli bir yolculukla vardık Urfa’ya.

Ali Bey’in oradaki bir arkadaşı, genç bir rehber verdi bize.

Yarabbi!...

Bu ülke insanlarının yüce gönüllülüğü nasıl övülüp anlatılabilir.

Daha yirmili yaşlarına girmemiş, ailesinin verdiği harçlığa muhtaç, işsiz genç, ihtiyaçlarımız için harcadığımız parayı kendisi vermek için nasıl savaştı bizimle, nasıl paraladı kendisini…

Evladım!.. Yapma böyle… Senin bizim için para harcaman doğru değil.  Dedikçe o: Benim sevinmemi istemiyor musunuz? Diyordu. Her seferinde, onu zorla alıkoyuyorduk para harcamaktan.

Yaptığımız alışverişlerde pazarlığı o yaparak  bir hayli karlı çıkardı bizi.

Balıklı göle götürdü. Balıklara serptiğimiz yem paralarını o verdi. Urfa’nın yerel kıyafetleriyle resim çektirdik. Kıyafetleri kiralayan adam benim akrabam o benden para almaz diyerek adama para verdirmedi.  Kendisinin gizlice vermiş olması muhtemeldir. Bu olasılık ondan ayrıldıktan sonra aklımıza geldi.  Ali Bey, gölün kenarına uzanarak ağzı açık yem bekleyen balıkları sevmek isterken, el çantasıyla fotoğraf makinesini göle düşürüyordu az daha… O kurtardı makineyle çantayı. Adeta av bekleyen bir atmaca gibi gözleri üstümüzdeydi.

Göldeki binlerce, ( hatta on binlerce diyebiliriz ) balığın alt-alta, üst-üste sahibini izleyen köpekler gibi insanları n ardından yüzüşlerine hayran olduk.

Genç ve gönlü gani rehberimizin anlattığı, hurafe ve yalan dolu, Halil İbrahim efsanelerini dinledik. Balıkların, İslam ordularının savaşlarında askerlerle birlikte savaşa katıldıklarını,  savaş sonunda gazi balıkların yaralarıyla birlikte göle döndüklerini; Kendisinin bile böyle yaralı binlerce balık gördüğünü; Ezan okunurken göldeki tüm balıkların kıpırtısız ezanı dinlediklerini; Pişirip yemek için gölden balık çalan gafillerin ossaat ailecek felç olup süründüklerini ( Balıkların neden eksilmeyip habire çoğaldıklarının sebebini anladık böylece)  

Öyle bir özden inanarak anlatıyordu ki saygıyla dinlemekten öte yapacak bir şeyimiz yoktu.

Hele kaledeki, iki heykel kaidesi sütunu, Nemrut’un mancınık ayağı olarak kullanıp İbrahim Peygamberi ateşe attığını öyle bir anlatışı vardı ki ; Ateşin su, odunların balık oluşunu gördüğüne inanası geliyordu insanın.

Ben artık dayanamadım.

Sevgi ve saygımı yitirmeden, çok eskiden o mancınık ayakları dediğin sütunların üstünü heykeller süslüyordu. Kral Eftuha o heykellerin bir kıza ait olduğunu sütunlara yazmış ,

Üstelik o yazı hala sütunun üstünde  duruyor ya.. Demiş oldum.

Olsun dedi.

O sütunları, mancınık direği olarak kullanmış ya Nemrut. Sen ona bak…

Ama o sütunlar oraya İbrahim Peygamber ve Nemrut öldükten yıllar sonra dikilmiş…

Olmaz öyle şey dedi.

Ne olursa olsun bayıldık biz bu genç adama.

Ayrılırken ona, şöyle, istediği gibi bir kebap ikram ettik. Bize önerdiği kebapçıda. Hepimiz

Doyduk.

Veda anına kadar bize Urfa’dan çıkış yolunu gösterdi. Yola girinceye kadar arabadaydı. İndi.

 

Urfa’nın çıkışından evine kadar yaya gitmiştir muhtemelen. Cebinde otobüs biletine verecek parası kalmadığından emindik. Çünkü son alış verişlerimizde parayı ben vereceğim diyememişti. Ola ki … Ver hadi… Diyeceğimizden korktuğu için.

Arabamız tam hareket ederken açık camdan Ali Bey’e uzandı. Elindeki şipşirin, küçük tesbihini uzattı. Hatıram olsun dedi.

Yoldaki bir yerlerde, birkaç gün sonra Ali , tesbihi  kaybettiğini sandı. Saatlerce kahroldu, oğlanın hatırasını kaybettim diye… Ayaklarının altındaymış meğer.

Bulunca yaşadığı sevinci bir düşünün…

 Haftaya Kelaynaklar ve Birecik Barajı

7. Bölüm

Urfa’dan çıktıktan sonra, şahane bir otobanda, uçarcasına geri dönüp Adana’ya yöneldik.

Birecik barajına yaklaşırken: 

Sapakta yavaşla Ali! Sana bir sürprizim var dedim.

Ona Kelaynak kuşlarının korunup üretildikleri kayalığı gösterecek, Zeukma’ya geçecektim.

Birecik barajının suları altında kalarak büyük bir kısmı tıpkı Halfeti gibi yok olan Zeukmaya…

İtiraz etmeden sola saptı. Birecik’e girdik. Ben derse başladım.

On yıl öncelere kadar, dünyada sadece Fas ve Birecik’te yaşayan, ( Kelaynakların Birecik’i yaşam ve üreme alanı olarak seçmelerinin nedeni, tünedikleri kayalıkların, yoğun miktarda kalsiyum ihtiva etmeleriydi ) ibis cinsi bir kuş olan kelaynaklar, Birecik’te sadece dört tane kalmıştı. Fas’taki durum da ayniydi. Kelaynakların soyu tükenmek üzereydi.

Tarım Bakanlığı ve hayvan sever sivil toplum örgütleri, kalan kelaynakları korumaya aldı. Aradan geçen yıllarda, göç etmeleri engellendi. Kümeslerde çoğaltılmağa çalışıldı.

Şimdilerde, yüzü aşkın sayıda kelaynak kuşumuz var.

Onlar bu mevsimin sonlarında, yani son bahara doğru, kışı geçirmek için Afrika’nın Nil ırmağı deltasına göçüyorlar. Şubat ayından sonra da Birecik’e dönüyor, kuluçkaya yatıyorlar.

Arkadaşlarıma bu ön bilgiyi verdikten sonra bir Birecikli’ye kelaynakların  tünediği kayalığın nerede olduğunu sordum.  İlerimizdeki bir kayalığı işaret etti.

Fırat tüm görkemiyle akıyordu gideceğimiz yola paralel olarak. Fırat’ın rıhtımıyla yol arasındaki dar alana,  Piknik masaları dizmişti boydan boya Birecik belediyesi. Göz alabildiğine…

Tüm Birecikliler,  12 temmuz Pazar gününü, serin Fırat esintisinin ferahlığında bu masalarda geçirmiş olmalıydılar. Akşam yaklaşıyordu.

Akşam yemeklerini yiyorlardı Birecikliler o masalarda.   

Çok sevdik Birecik’i Bireciklileri.

Tarif edilen yere giderken havada, bir sürü kuşun ( ilk anda leylek sandığım ) süzülerek dönüp durduklarını gördüm. Sonra birden aydım… Kelaynaklardı bunlar. Görmek için onca yolu teptiğimiz kelaynaklar. Havada süzülerek dönen sürü, yüzden fazla gibiydi. Kuşların havada döndüğü yerin altında, büyük bir kalabalık vardı. Sevinçle oraya varıp arabamızı park ettik. Kalabalığa katıldık.

Kafes telleriyle çevrik oradaki alanın arkası kayalıktı. Alanın kapısında, kelaynak yetiştirme merkezi yazıyordu. Kapının arkasında bir görevli vardı. Gazeteci kimliğimizle yanına yaklaşıp bizi içeri almasını rica ettik.

Havada dönen kuşları işaret ederek:  Şimdi kayalığa inecekler.Sizi içeri alırsam ürküp inmezler dedi.

Oradaki tüm insanlar havadaki kuşları izliyorlardı.

Görevliden bizi bilgilendirmesini rica ettik.

Kuşlar dokuz adet kalınca (ben dört adet kaldıklarını okumuştum bir gazete haberinde ) onları kafeslere aldık. Yıllarca göç etmelerini engelledik.  Kümeslerinde kuluçkaya yatırdık.

Sayıları yüze yaklaşınca 5-6 kadarını serbest bırakıp göç etmelerini sağladık. Kuşlar hiç göçmedikleri halde sanki yıllardır göçüp geliyorlarmış gibi genlerinde yazılı rotayı takip ederek Nil deltasına gittiler.  İki tanesi döndü. İlk göçte dört tanesini kaybetmiştik.  Kelaynakların etleri yenmiyor. Mısırlı avcılar keyif için öldürüyor zavallıcıkları.

Geçen yıl da 5 tane göç ettirdik. Üçü döndü ikisini gene kaybettik.

Şimdi tam tamına 115 kuşumuz var. Önümüzdeki kuluçka döneminde 25 ten fazla yavru almayı umuyoruz.

Bu kuşlar her sabah uçuyor , Fırat kıyılarındaki sulak alanlarda yemlenip akşam işte böyle buradaki tüneklerine dönüyorlar hep birlikte. Bu günlerde göç edebilirler. Kelaynak bakıcıları bu akşamdan itibaren onları kafeslerine kapatacaklar. Ama bu yıl da birkaç tanesini göç ettireceğiz. Mısır hükümeti ve dünyanın  nesli tükenmekte olan hayvanları koruma kurumlarıyla temas halindeyiz. Avcıları uyarmak, bilgilendirmek, gerekirse cezalandırmak için. Sonra başını havaya kaldırarak bir kuşu işaret etti.

O dedi. Sürünün öncüsü. Kayalığa önce o inecek. Peşinden ötekiler. Görevli sözünü bitirirken işaret ederek bize gösterdiği kuş, pike yapıp kayalığa indi. Havada dönen sürü, beşer onar onun ardından kayalığa indi.

Zevk ve ilgiyle seyrettik kelaynakların şovunu.

Sonra. Peki nasıl alacaksınız kayalıkta serbest olan kuşları kümeslere diye sordum.

Yemle aldatarak dedi.

Ama bu iş bir günde tamamlanmıyor. Bazıları birkaç gün daha uçup konuyorlar. Bir-iki gün içinde onlarda aldanarak kafeslere kapatılıyorlar.

Akşam iyice çökmüştü.  40-50 km.lik yol vardı Zeukma’ya. Gece bir şey göremeyecektik orada. Zeukma’ya gitmekten vazgeçtik.

 

Haftaya Birecik Barajı, Cennet – Cehennem Obrukları

 

8. Bölüm

Akşamın sihirli, renkli ışıklarıyla parıldayan ulu Fırat’ı doya- doya seyrederek geldiğimiz yoldan geri dönüp otobana çıktık.

Birecik barajının tam ortasına yapılan viyadükle otoban, barajı ikiye bölüyordu.

Süratle barajı geride bırakıp Gazi Antep’i pas geçtik.

Adana’ya doğru gece yolculuğumuza başladık. Çok yorulmuştuk. Ben mızıkçılık etmeğe başladım. Adana’da değil önümüzdeki Osmaniye’de yatmalıyız diye sızlandım.

Adana’ya gitmeğe kalkarsak biz, oraya varamadan, arkamızdaki pestili çıkmış ihtiyar kadınla birlikte ölürüz.

Sen de yorgunluktan yolda uyuya kalır Allah saklasın…Yaa dedim. Ali Bey’i kandırdım.

Gece yarısına doğru Osmaniye’ye vardık. Bir polisin önerisiyle, 3 yıldızlı ama o yıldızları

Hak etmeyen otele yerleştik. Handa bile tuvalet kağıdı ve sabun olurdu ama bizim 3 yıldızlıda yoktu.

Sabah erkenden, Osmaniye’deki üç yıldızlı otelimizden ayrılarak otobana çıktık. Rahat bir yolculukla, Ceyhan-Adana- Mersin şehir merkezlerini pas geçtik.

Bu davranışımız, o güzel güney şehirlerimizi görmediğimiz anlamına gelmemeli. Çünkü şehirler, hepsi gökdelenlerden oluşmuş semtleriyle otobana dayanmış ve onun öte tarafına taşmış bile.

Yavaş bir hızla giderek turizm cenneti olan Erdemliye ulaştık. Yerli turistlerin en çok ilgisini çeken, Cennet-Cehennem obruklarının sapağından kuzeye dönerek, oto yoldan üç km. uzaktaki ören yerinin oto parkına geldik.

Cennet-Cehennem obrukları, güney-kuzey yönünde, 75 m. aralıkla oluşmuş iki jeolojik çöküntüydü.

CENNET  OBRUĞU

Mersin ili Silifke kaymakamlığı, Narlıkuyu beldesindeki jeolojik oluşumdur. 3. jeolojik zamanın Miosen çağında, bir yer altı deresinin, kalker tabakasında meydana getirdiği kimyasal erozyon sonucu tavanın çökmesiyle oluşmuştur. Denizden yüksekliği 135 m. olan obruğa, Romalılar zamanında yapılan antik bir merdivenle iniliyor. Elips biçimindeki ağzının çapları 110-250 m.

Çöküntü tabanının güney ucunda, en derin noktası135 m. olan bir mağara, mağaranın ağzında küçük bir kilise var. Kilisenin giriş kapısı üstünde,  5. yy. da, Paulus isimli bir hayırsever tarafından, Meryem Ana’ya adanarak yapıldığı yazılı.

452 taş merdivenle içine inilen obruğun 300 üncü basamağında kiliseye varılıyor. 452 basamağın sonuna gelindiğinde, çöküntüyü oluşturan yer altı deresinin çağıltısı duyuluyor.

İçinin yemyeşil bitki örtüsü ve çiçeklerle donanmış olması, obruğun Cennet adını almasında etken olduğu bir gerçek.

                                                   

CEHENNEM OBRUĞU 

Cennet obruğundan hafif bir yokuşla 75 m. yukarı çıkıldığında, Cehennem obruğuna varılıyor. İki obruğun ayni anda oluştuğu düşünülebilir. O da elips ağızlı bir çöküntü. Çember çapları 50 ve 75,  Derinliği 128 metre. Kenarları dik hatta iç bükey olduğundan, içine inmek mümkün değil.

Cehennem obruğunun efsanesi şöyle: Olimpos tanrılarının babası Zeus’un, yüz başlı ejderha Typhon (Tifon ) la arasında düşmanlık vardır. Tifon bir fırsat bulduğunda, Zeus’u yener ve onu önce Korikos’a sonra da  Cehennem obruğuna hapseder.

Olayı öğrenen Olimpos’lu tanrılardan Hermes’le Pan, Zeus’u kurtarırlar.

Yıldırımlar saçan Zeus, Tifon’u bulur, Başına, Sicilya adasındaki Etna dağını fırlatarak onu yerin derinliklerine hapseder. .

Mitoloji,  Etna yanardağının püskürttüğü lavların, Tifonun ağızlarından çıkan alevler olduğunu söyler. Belki bu efsaneye dayanarak, belki de ürkütücü derinliğinden ötürü bu obruğa Cehennem adı verilmiştir.

Biz gezginler, özellikle de Ali bey, Cennet obruğunun 300 merdiveninin canına okumuş olmasından, çok yorgunduk. Ören yerinin dinlenme salonunda oturup soğuk meşrubat içerek kendimize geldik.

Arkadaşlarım dinlenmeğe  devam ederken ben, salonun hemen yanındaki Zeus tapınağının ,

Kısmen ayaktaki kalıntısını incelemeğe gittim.

Antik ustaların, kesme taş işçiliklerinin mükemmelliğini sergileyen duvarları elleyip sevdim.

Haftaya Kız Kalesi ve Korikos Kalesi ile Silifke 

 



Bu Haber 578 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Başlık : BALIKLI GÖL Tarih : 9 Eylül 2009 / Pazar Üye Adı :
Sayın hocam sizden çok şey öğreniyorum.Urfa'ya 1966 dan beri defalarca gittim.Balıklı göl,Halil Rahman türbesi ve gölü,içindeki balıklar hakkındaki bilgilerim genç rehberinizin anlattıklarından öteye geçmemişti.Konuyu büyüklerimden de böyle dinlemiştim.Gençlik yıllarıma geldiği için Urfa'nın pavyonlarını bilirdim de Urfa Kalesine hiç gitmedim.Kalede uzaktan görülen ve mancınık olarak bidiğim sütunlar hakkındaki bilgileri yeni sizden öğrendim.Balıklı göle yörede ANZELHA denmektedir.Üzerine çok güzel şiirler de söylenmiştir.ANZELHA Arapça Ayn=Göz ZELİHA GÖZÜ demektir.O bölgede bir çok kaynak suları bu isimle söylenir.Suriye'de Ayn-ül Arap,Resulayn gibi şehirlerin olduğunu bilirsiniz.Sayın hocam Atatürk'ün;Muallimler yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.Eserin kıymeti sizin maharetiniz ve fedakarlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır."dediğini ve öğretmenler için başka sözler söylediğini de bilirsiniz.Siz Atatürk döneminden kalma,Atatürk'ün ülkeyi emanet ettiği ilk gençlerdensiniz.Ve bunun gururunu da yaşadığınızı sanıyorum.Benim okul hayatımdaki hocalarım da sizin gibi idiler.Sizi okudukça ve çevremdeki öğretmenleri gördükçe aranızda oluşan bu dağlar kadar mesafeyi gerçeken iyice merak etmeye başladım.Lütfen bu konuda da yazarmısınız.Saygılarımı sunarım.Abdullah US
Başlık : Suriye seyahati Tarih : 3 Eylül 2009 / Pazar Üye Adı :
Sayın hocam,Suriye seyahatiniz sonundaki anılarınızı merakla beklediğimi yazmıştım.Olumsuzluklar sınırda başlamış ve gidememişsiniz.Bu duruma gerçekten sevindiğimi belirtmeliyim.Zira Suriye içinde karşılaşacağınız olumsuzluklar sizleri gerçekten şaşkına döndürebilirdi.Size sadece şunları söylemeliyim.Ülkenin adı cumhuriyet ancak %10 bir azınlık büyük baskılarla geri kalan insanları yönetmektedir.1950 lerin Türkiye' si bu günkü Suriye'den daha gelişmiştir.Turistik yerlerin dışında sokak, cadde isimleri ve kapı numaraları göremezsiniz.1967 Savaşında İraillilerSuriye'li yöneticileri tek tek adreslerinden toplamıştır.O tarihten beri güvenlik açısından adres belirten her şey kaldırılmıştır.300 km.Doğu-Batı-Kuzey-Güney gezseniz bir fabrika görmeniz zordur.İsrailliler tarafından stratejik olarak ifade edilen Golan tepeleri bir tanesinin dışında yumru yumru kayalardan ibarettir..Bizim Kümbet Tepesi en yüksek tepenin yanında Everest gibi durur.Esas stratejik olan şey ise hemen yakınındaki Lübnan dağlarından gelen yeraltı sularıdır.İsrail bu sebeple buralara el koymuştur..Kürtlerin nüfus cüzdanları yoktur.Vatandaş yerine bile konmazlar.Antakya İlimiz bütün haritalarında Suriye sınırları içinde gösterilir.Suriye ordusunun miktarı bizim polis sayımız kadardır.Tüm bu olumsuzluklara rağmen Türk terör unsurlarına senelerce kucak açmış,on binlerce insanımızı kaybetmemize neden olmuştur.Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum.yöneticilerimiz bizleri iyi yönetmemişlerdir.Huduttaki bir generalimizin şiddetli bir çıkışı karşısında ricat etmek, teröristleri ülkesinden çıkarmak durumunda kalmıştır.Özal döneminde yapılan görüşmeler sonunda sularımızın büyük bölümünü salmak taahhüdünde bulunulmuştur.Bu günlerde yapılmakta olan su görüşmelerinden ne gibi sonuç çıkacağını da merak etmekteyim.Dicle ve Fırat nehirlerimiz üzerinde yapılan barajlarımızla mevcut su kapasitesinin hala ancak %10 nundan istifade edebilmekteyiz.Buna rağmen neredeyse 30 yıldır Ortadoğu'da su savaşlarından basedilmektedir.Sayın hocam siz yine destansı hayallerinizle yaşamaya devam ediniz.Ülkemizde o kadar gezilecek görülecek yerler varki insanlar gördüklerinde şaşkına uğramaktadırlar.Size sağlıklı ve enerji dolu bir ömür diler saygılarımı sunarım.Bu arada şunu da ilave edeyim.Sayın Ali Öztürk'ün yaşı daha çok genç o her zaman gidebilir.Üzülmesin.Ona da selam ve sevgilerimi sunarım.