9. Bölüm
Kız Kalesi ve Korikos Kalesi ile Silifke
Cennet-Cehennem ören yerinden ayrıldıktan çok kısa bir süre sonra denizi ve KIZ KALESİ ni gördük. Yerleşim yerini geçer geçmez Kız kalesiyle arası 200 m. olan Korikos kalesine geldik. İki kalede ayakta ve az tahribat görmüş durumdaydılar.
Kız Kalesinin de bir efsanesi var.
Korikos kralının göz bebeği gibi sevip koruduğu bir kızı vardır. Günlerin birinde kralın ülkesine falcı bir kahin gelir. Kral kızının geleceğini öğrenmek için kahini sarayına davet eder. Fal baktırır. Kahin falda gördüklerini söylemek istemese de, kralın ısrarı üzerine, kızını bir yılanın sokması üzerine kaybedeceğini; Buna hiçbir şeyin, hatta kralın kendisinin bile engel olamayacağını söyler.
Kral kaderine öykünür gibi, Korikos’un 200 m. önündeki adaya bir kale yaptırır. ( bu gün bütünüyle ayakta olan kaleyi, kuzey-güney uçlarındaki 8 kule korumaktadır. Dış çevresi 192 m. dir.Kale,1448 yılında Karaman oğlu İbrahim Bey tarafından onarılmıştır. Korikos kalesi ile Kız Kalesi, deniz yoluyla gelecek saldırıları önlemek için yapılmıştır.) Kızını bu kaleye kapatır. Kız bu mahkumiyetin sebebini bilmediği için üzülmektedir.
Bir gün bir sepet içinde adaya giden meyve ve yiyeceklerle faldaki yılan da gider adaya. . Sepet açılınca yılan kızı sokar ve öldürür.
Korikos’tan ayrıldıktan gene çok kısa bir süre sonra Silifke’ye vardık. Silifke kalesi de deniz kıyısına yapılmış. Oda denizden gelebilecek saldırıları önlemek için. Bu kale de çok güzel. Tümüyle ayakta.
Ben, hiç susmadan yol arkadaşlarıma yörenin önemini anlatma gayretim yüzünden, beni bir başka konuda gene çok ilgilendiren, Silifke’nin ve Göksu ırmağının deltasını pas geçişimizi fark etmedim.
Bu delta,göçmen kuşlar tarafından dinlenme ve üreme alanı olarak kullanılıyor. Özellikle de, sadece resimlerde gördüğüm saz horozunun ana vatanı. Eski bir avcı olarak deltayı görmeyi çok istiyordum.
Yıllarca önce, Göksu ırmağının yukarısında, Toros’ların 1650 m. üstünde, Hadim kazasının bir köyünde çalışırken onun, yüzlerce m. altımdan, gümüş bir yol gibi akışını, saatlerce seyrediyordum her gün.
Bundan dolayı bir akrabalığım, bir garabetim vardı Göksu’yla.
Onun üstünden, farkında olmadan geçmiş olmayı hazmedemedim.
En yakın akrabama ihanet etmiş gibi hissettim kendimi.
Mersin’de Otoban, Silifke’de otoyol bitti.
Öyle bir, tek yolda bulduk ki kendimizi, kıvrım-kıvrım, büklüm-büklüm. Ancak 30 km. hızla gidilebilecek bir yol. Benim ve bencileyin şoförlerin bayıldığı bir yol. Bazen yol denizin dudağında (leb-i derya )bazen Toros.
Yol denizin dudağındayken Toros, heyula gibi yola yaslanıyor. Toros denizin dudağından dimdik yükselirken, yolu içine alıp saklıyor.
Tam, şiir gibi yol demeğe hazırlanırken, tüm güzellikler param parça oluyor. Çift yol yapımı var burada da.
Yüzlerce çam, iki tarafa serilmiş yatıyor. Çam katliamı yapmışlar.
Gözlerimi kapıyor yıkımı görmek istemiyorum.
Sonra leb-i deryaya indiğimiz hatırlatılıyor bana. Toros’lar sola hafif bir viraj yaparak dönerken tüm haşmetini sergiliyor bize.
Saatlerce gidiyoruz güzellikler içinde.
Arada birden çirkinleşiyor yol.
Bu çirkinliğin bazılarını açıkgözler yaratmış. Bulabildikleri 20-30 metre karelik yerlere
( ki bu kıvrımlı, çok dar yolda, öyle yerler bulmak hayli zor ) meyve ve turistik eşya satış salaşları kurmuşlar.
Kimi sahtekar, kazıkçı. Kimi saf. Tertemiz, ucuzcu.
Alış-verişler yapıyoruz, gözünden, sözünden tanıdığımız temiz satıcılarla. İçten güven ve sevgiyle. Çok kazanmalarını dilediğimizi söylüyoruz.
Satın aldığımız meyve kadar ikram ederek adete zorla yediriyorlar bize.
Daha-daha çok seviyoruz Anadolu insanını. Sonra birden bir oto yola çıkıyoruz. Trafik sıkışık. Türkiye güneyinin en uç noktasına geliyoruz. ANAMUR’ dayız.
10. Bölüm
Anamur ve Pamukkale
Hemen Anamur kalesi beliriyor önümüzde. Oya gibi işlenmiş tüm güzelliğiyle. Eskimiş ama büsbütün. Ayakta. Sağlam.
Hiç durmadan geçiyoruz Anamur’u.
Akşam olmak üzere. Yol kıvrılmadan kurtulmuş. Hızlı gitmemize olanak tanıyor.
Gazipaşa’ya geliyoruz.
Alanya’ya az kaldı. Ben orayı çok seviyorum. Ali Bey’inde seveceğinden eminim.
Bunun içinde mızıkçılığa başladım yeniden. Alanya’da yatmak için. Ali bey, Antalya’da ısrarlı.
O kazanıyor… Ama ben de onu, çevre yolundan değil, Alanya’nın içinden gitmeğe ikna ediyorum.
Antalya turizminin kalbi olan Alanya, İlle de görülesi bir şehir. Nitekim, 15 km. kadar süren şehir geçişinde Ali, Alanya’da yatmamakta direnmiş olmasından, pişmanlık duyduğunu itiraf etti. Avrupai duruşu, turist kalabalığı, eğlence hay-huyu etkiledi onu. Ama oto yolda dönüş imkansızlığı devam etmemizi zorunlu hale getirdi.
Gecenin geç saatinde Antalya’ya girdik. Benim niyetim, yirmi yıl süre ile, yaz aylarında yaşadığım, Antalya’nın Konya Altı plajı kıyısındaki tanıdığım pansiyonlardan birinde yatmaktı. Ama olmadı. Bu turizm mevsiminin en yoğun aylarında otel doluluklarını öğrenmek istediğimizden önümüzdeki ilk otelin önünde durduk. Dolu değillermiş. Komşu otellerde öyleymiş. Fikir değiştirdik birden. Otel de pek şirindi. Çok yorgunduk zaten. Otel çalışanları bavullarımızı taşımak için arabanın yanına üşüşmüşlerdi. Öyleyse gösterin odalarımızı dedik.
Yarın, gene erkenden, Beldibi ve kemer’e gidecektik. Sonra da Ünye’ye döneceğimiz gidiş yolunun en batı uç durağı Pamukkale’ye…
Öyle de yaptık. Bu mevsimde, Rus-Alman ve çeşitli ulusların turistleriyle kaynayan Kemer Beldibi ıssızdı bence. Pek sevmedik bu yılki turizmi. Umudum Pamukkale’deydi. Döndük. Antalya şehir merkezine girmeden Korkuteli yoluna çıktık. Öğle olmadan, Çavdır üzerinden Denizli’ye ulaştık. Bir kez daha Toroslar’ı yararak.
Denizlinin içinden geçerek Pamukkale’ye çıktık. Arabamızı park ettik. Travertenlere yöneldik.
Ali Bey, ilk kez görüyordu Pamukkale’yi.
Antik Hierapolisi.
Büyük bir depremle, altındaki vadiye kayarak yıkılan ve sonra terk edilen, bir daha da hiç oturulmayan Hierapolis’teydik işte.
Bembeyaz görüntüsüyle kilometrelerce uzaktan insana gülümseyen Pamukkale, 1986 yılından başlamak üzere buraya gelişimin dördüncüsüydü bu.
O zamanlarda Pamukkale kat-kat traverten havuzlarıyla dolu ve pek göz alıcıydı.
Ziyaretçiler, üst üste oluşmuş havuzlarda banyo yapıyorlardı. Kimse iyice katılaşmamış olan traverten havuzlarındaki kalker çökeltilerine zarar verdiğini bilmiyordu.
Turizmin yoğunluğu artınca zarar giderek katlandı. Havuz oluşumlarının altları kararmağa başladı. Geciken kurtarma önlemleri alındı. İlk olarak, Kararan havuz katmanlarına bol su verildi. Travertenlerin tam ortasından örene çıkan asfalt yol ile otellerin kaldırılması kararlaştırıldı. Ve hemen uygulandı. Asfalt yolun kaldırıldığı yere su verilerek beyazlaşması sağlandı. Bir yıl sonra da Pamukkale eski görünümüne kavuştu denildi.
Ne kavuşması…
Bu kez gördüğümde hayal kırıklığına uğradım. Beyazlatılmış olan, ören yerine çıkış yolunun bulunduğu alan, turistlerin çıplak ayakla dolaşmaları için gezi ve gene yayalara giriş yolu olarak ayrılmış.
Binlerce turistten oluşan kalabalıktan kimi bikinili, kimi şalvarlı. Bembeyaz travertenlerin üstünde dolaşıp duruyorlar. Orada bir tek bile havuz oluşturamamış kutsal su bu yüzden.
Ali Bey Pamukkale’yi görür görmez çarpıldı. Pabuçlarını bize bırakarak fotoğraf makinesi ve kamerasını kaptı. Paçalarını sıvadı. Kalabalığa karıştı.
Biz, sert ve ayakları acıtan pürtüklü travertenlerde yürümek istemedik. Zaten ikimiz de yürüme güçlüğü çekiyorduk.
Saatler sonra Ali Bey yanımıza geldi. Nerde hoş bir kız gördümse, fotoğraf makinesini eline verdim. Resmimi çektirdim dedi. Hiç biri de rettetmedi beni...
11. Bölüm
Pamukkale (Antik Hierapolis) ve Nekrepolü
Sıra, Hierapolis’in villalar semti intibaını veren, Nekrepol ( mezarlık ) ünü göstermeğe gelmişti. Turistleri nekropolde, ücret karşılığı gezdiren araca bindik. Araç, üçümüzden başka gezgin almadı. Araç sürücüsü, Nekropoli baştan sona geçip geriye dönerken, resim çekmemize, inip saray benzeri mezarları incelememize izin verdi. Hatta rehberlik etti.
Şu saray benzeri mezar, otuz kez Avrupa’ya bizzat mal götürmüş,trikotaj ihracatçısı bir tüccara ait. Şu Tümülüsler, işte şu, üstünde yuvarlak bir taş olan daire Tümülüs, bir erkeğe ait. Öteki yuvarlak taşsız Tümülüs bir kadının. İkisi de çok zenginler.
Şu sitelleri kavga, dövüş rölyefli mezarlar gladyatörlerin, gibi açıklamalarla bizi bilgilendirdi. Sonra da 5 km. uzaktaki Kara Hayıt’a gitmemizi önerdi.
Ben daha önce Karahayıt’ın bir pansiyonunda kalarak banyo almıştım. Pansiyon sahibiyle yaptığımız sohbet sırasında öğrenmiştim ki, beldede bulunan her evde termal su var.
Beldenin girişinde ve sonunda kırmızı çökelti bırakan termal su fışkırıyor. Ve bu su giderek çevresini çökeltisiyle yükseltiyor. Yuvarlak bir birikinti oluşturuyor.
Şifa arayan hastalar, 60 santigrat derece sıcaklıkla fışkıran bu suyu kaynağında, avuç-avuç içiyorlar.
Pamukkale’de akan termal su beyaz, Karahayıt’taki kırmızı çökelti bırakıyor.
Helen mitolojisinin yer altı dünyasını oluşturan ve adı Hades olan tanrının yönettiği cehennemin kapısı da Pamukkale’de
İçine girenleri boğucu gazlarıyla öldüren ve dünya güzeli travertenleri oluşturan kutsak su, bu kapının altından çağıldayarak akıyor. İçine kimsenin girmemesi için ağzı kuru duvarla örülerek kapatılmış. Oraya gitmedik tabii. Hierapolis müzesini gezdik.
Her müzede gördüğümüz tahribatı burada da gördük. Heykellerin pek çoğunun kafası koparılmıştı.( M.S. 730-843 yılları arasındaki dönem, İkonaklazm –put kırıcılık- sürecinin, yarattığı heykel düşmanlığı, kısmen de çeşitli nedenlerle düşme sonucu oluşan hasarın eseriydi bu kafa kopma olgusu.
Put kırıcılık 843 yılında yenilgiye uğratıldı. bu tarihler arasında sekteye uğrayan Bizans sanatı, Ihlara vadisindeki kiliselerde yeniden canlandı. Ve orta Bizans sanatı diye anıldı.)
Pamukkale’de görmek istediklerimiz üç saatimizi aldı. Ve biz, Güney Doğu Anadolu, Akdeniz, Ege bölgesinden iç Anadolu, Karadeniz bölgesi olmak üzere ülkemizin beş bölgesinde yapıp tamamlayacağımız ANADOLU TARİHİNE YOLCULUK gezimizin dönüş noktasından Afyonkarahisar ‘a ulaşmak üzere yola çıktık.
Burada önem ve özenle belirtmek zorunda olduğum bir yolculuk kuralımız var. İlk günden itibaren, öğle yemeklerimizi hep büyük merkezlerde yemek için geciktirdik. İkindiye, zaman-zamanda ikindi ile akşam arasına sarkıttık. Böylece yedi gün süren gezimiz hep iki öğün yemekle sonlandı. İlk gün yemek masraflarını ortak ödedik. Sonraki gün ben haksızlık yaptığımı fark ettim. İki kişiydik biz çünkü. Eşim ve ben. Bundan sonra iki öğün yemeği ben bir öğün yemeği Ali beyin vermesini kararlaştırdım kendi kendime.
Afyonkarahisarda tandır ve kaymaklı ekmek kadayıfı yemeyi özlemle bekliyorduk. Aksilik bu ya… Yemek parası ödeme sırası Ali beydeydi. İkbal tesislerine varır varmaz lokantaya çöktük ve siparişleri verdik.
Tandırın porsiyonu 16 liraymış. Diğerleriyle hesap 60 lira olmuş. Ali homurdanarak 60 Tl. yi ödedi. Sonra da kahkahalarla gülerek bunun acısını önümüzdeki yemekte çıkaracağını söyledi. ( Nitekim çıkardı da. Sungurlu Mavi Ocak restoranda, en az dört kişinin doyacağı kadar sipariş verdi kendisi için. Çeşitli, meze cinsi yiyecek, salata, 6 kocaman dilimli baklava, müessese ikramı olarak masamızda olduğu halde 50 lira ve artı bahşiş ödedim kasaya. Ali buna kanamadı. Sende hakkım kaldı diye-diye Ünye’ye gelinceye kadar söylendi.)
İkbal Termal otelin yatak ücreti kişi başı nerdeyse 200 liraydı. Hemen yanındaki otelde ise 50 lira. Yatakları kişi başı 50 lira olan oteli tercih ettik. Ölesiye yorgunduk. Her gün ortalama 7-8 yüz km. yol katediyorduk.
Bu ucuz ve gerçekten lüks otelde rahat bir gece geçirdik. Sabah kahvaltıdan sonra yollara düştük gene. Bu kez hedefimizde Polatlı’ya 16 km. kala sola sapıp 12 km. sonra ulaşacağımız Frigya’nın başkenti Gordion ve Midas’ın mezarı vardı.
Sivrihisar’a geldiğimizde yağmur başladı. Tek korktuğum şey buydu işte.
Ama ne olursa olsun, yağmur-çamur orayı görmeliydik.
Biz görmüştük ama Ali’nin muhakkak görmesi gerekiyordu.
Ören çeşitleri hakkında bilgi sahibi olacaktı bu gezide.
Yalnız gezerken yolda gördüğü kahve rengi tabelaların gösterdiği yöne saptığında gördüğü örenin ne olduğunu bilmesi gerekliydi.
12. Bölüm
Antik Gordion kentinde hem höyük hem Tümülüs görecektik. Yağmur altında oraya giderken ben bu iki ismin anlamlarını anlatmağa başladım.
Höyük:
Yıkılıp üstü örtülmüş ama yıkıntının molozlarıyla bulunduğu yerden belirgin şekilde yükselmiş, kentin büyüklüğü kadar olan yerler. Höyükler bazen yıkıntıların üstüne her yıkımdan sonra tekrar kurulan kentlerin yıkıntılarıyla da oluşur.. Üst üste kurulup çeşitli nedenlerle yıkılan antik kentlerin oluşturduğu höyükler pek çoktur. Buna en iyi örnek, dokuz ayrı kentin kurulup yıkılmasından sonra oluşan Turoya ören yeridir.
Tümülüs:
Mezar odasının üstüne yığılan topraklarla yapay olarak oluşturulmuş tepelerdir. Tümülüs Nemrut dağındaki gibi bazen kırık taşlarla da yapılır.
Anadolu’da mezarlarını Tümülüs formunda yapan Frig ve Lidyalılardır.
Ege bölgesinde, Salihli yakınındaki ovada Lidya Tümülüsler mezarlığı Bin tepeler adıyla
Anılır. Gerçekten de bu ada layık Tümülüsler dümdüz ovada tek-tek saçılmış tepeler gibi dururlar.
Kurgan:
İskit mezarlarıdır. Sibirya ovasında binlercesi Tümülüs formunda ama çok alçak yapılmışlardır. Elmalı civarında da kurganlar vardır. Elmalı hazinesi olarak bilinen hazine kaçak bir kazıyla buradaki bir kurganda bulunarak yurt dışına satılmıştır.
Tümülüs ve kurganlara gömülen ölülerin yanlarında mutlaka mezar sunuları vardır.
Sibirya’da açılan bir kurganda som altından elbise şeklinde kısa boylu bir insana yada çocuğa ait bir mezar sunusu çıkarılmıştır. Bu elbise yada zırh paha biçilmez bir değerle Moskova müzesinde sergilenmektedir.
Gordion sapağına yaklaşırken yağmur dindi. Rahat bir yolculukla Gordion oto parkına girdik. Karşımızda, yapay olmasına rağmen 53m. yükseklik, 300m. çapıyla gerçek bir dağ vardı.
Önce müzeye girdik. Kibar ve gerçek bir rehber olan müze müdürü bize Yassıhöyüğün tarihini anlatan 15 dakikalık bir CD seyrettirdi. Müzeyi gezdirdi. Sonra da Midas’ın mezar odasının üstüne, taşıma toprakla yapılmış ulu bir dağ izlenimi veren tümülüsüne gönderdi.
Tümülüse uygulanan sonar taramasıyla önce mezar odasının yeri tesbit edilmiş bu ulu dağda. Oda tümülüsün merkezinde değil. Soyguncuları yanıltmak için höyük merkeziyle çemberinin 80 inci metresinde yapılmış. 55 metre yüksekliğindeki yığıntının basıncıyla çökmemesi için alınan önlemin teknik ayrıntıları şöyle
2700 yıl önceki mühendislerin bu konudaki buluş ve bilgileri, öylesine büyük bir hayranlığa layık ki ancak görünce hissediyorsunuz bu duyguyu.
60-70cm. çapındaki ardıç kütükleri geçme mimari sistemle anıtsal ölçülerde çatılarak oluşturulmuş mezar odası. Çatısı, gene ardıç tomruklarıyla birbirine dikey doğrultuda kat-kat yükseltilmiş. Katların arasına balçık haline getirilmiş killi toprakla karıştırılmış taş kırıklı bir karışım dökülmüş. Balçık kuruyunca, betonarme bir harç gibi çatıyı güçlendirmiş. Ardıç çatı böylece yükselerek bir kubbe halini almış. En sonunda gene balçık ve taş kırıklarıyla mezar odası sarılarak üstüne toprak yığılmış.
Mezar odası sonarla tesbit edildikten sonra Zonguldak maden işçileri, harika bir tünel açmışlar tümülüsün içine.
80 metrelik tüneli geçtiğiniz zaman birden 2700 yıl önce yapılmış mezarı görüyorsunuz.
Önce Mezar odasının duvarlarındaki devasa ardıç kütüklerini görüyorsunuz. (şimdi o çapta ardıç ağacı hiç yok) Ağaçların sadece uçları kömürleşmiş. Kütükler, bir 2700 yıl daha dayanır intibaı bırakıyor görenlerde.
Mezar odasına girildiğinde ilk buluntular:
Çok ince bir işçilik örneği olan masa üstüne yatırılmış 159cm. boyunda bir erkek iskeleti.
Üç tunç kazan. Urartu yapısı yüzlerce tunç tabak, çanak. Kancalı iğne görevi yapan yüzlerce fibula.
Bu buluntuların bir bölümü Yassıhöyük müzesinde, üç ayaklı, insan başlı bağlantıları olan kulplarıyla zamanımız teknolojisini kıskandıran güzellikteki üç kazan ve kap-kaçağın bir bölümü de Ankara Arkeoloji müzesinde sergileniyor.
Her tuttuğu altın olan Frigya kralı Midas’ın mezarından hiç altın çıkmıyor. Çok düşündürücü.
Ayrıca, Ardıç kütüklerinde yaş tespiti için yapılan halka sayma metodu, ağaçların 2700 yıl önce kesildiğini; O zamanın, Midas’ın Hükümdarlığıyla çakışmadığını gösterince, bu mezarda yatan kişinin Midas’tan ziyade babası Gordios’a ya da dedelerinden birine ait olması gerektiğini düşündürüyor.
Gordion antik kentinin civarında irili ufaklı 80 adet Tümülüs var. Bunlardan 30 tanesinin mezar odaları açılmış durumda. Bunlardan tarihi önemleri çok ama maddi değerleri az tunç eşyalar ve özellikle çocuk mezarlarından oyuncaklar çıkmış. Hiç altın yok.
Kalan elli kadar Tümülüs, açılacakları güne kadar hırsızlık amacıyla yapılabilecek kaçak kazıları önlemek amacıyla dikkatle korunuyorlar.
Gordion höyüğünün on metre yüksekliğindeki üstünden bakıldığında, Polatlı ovasında, düz bir doğru üzerine dizilmiş gibi sıralanan Tümülüsler, bin yılların erozyonuna meydan okurcasına, sıradağlar gibi duruyorlar.
Kazı heyetini oluşturan Amerikalı arkeologlardan izin alarak, Gordion antik kenti höyüğüne çıktık. Kazı kentin kapısıyla surlarının bir bölümü restorasyonuyla devam ediyordu.
Tarzan gibi Türkçe konuşabilen cici bir kadın arkeolog bir bölümünü anlayabildiğimiz, önemsiz açıklamalarda bulundu.
2700 yıl önce yaşayıp yıkılmış baş kent, Midas’lardan, Büyük İskender’lerden, Timur ve Osmanlı Padişahlarına kadar kimleri ağırlamıştı. Şimdi de biz konuğu idik Gordion’un
Vedalaştık Midas ve onunla.
Son hedefimiz, Hattuşaş’a doğru yola çıktık. Ankaranın içinden hiç durmadan geçerek Sungurlu’ya ulaştık.
Yağmur, sellice yağıyordu. Sungurlu’yu da geçerek 7 km. uzağındakı Mavi ocak dinlenme tesislerine girdik. Her tesiste yaptığımız gibi, restorana çöktük.
Ali Beyin bana ödettiği dört kişilik yemeğini yiyişini, üç garsonun hayret bakışları eşliğinde seyrettik. Masamızda müessese ikramı bir sürü yiyecek ve koca dilimli baklavaların tümünü sildi süpürdü.
Yağmur hala yağıyordu. Korktuğum şey başıma gelmişti. Hattuşaş antik kenti, Yazılı kaya ve bulunduğu kutsal alan ve Alacahöyük ile Kalın Hattuşaş surlarının altından sur dışına çıkan 71 m. Uzunluğundaki emsalsiz güzellik ve sağlamlık sergileyen POTERN’i (Sur dışına çıkış için yapılmış gizli tünel ) gösterecektim. Hep Karadeniz ikliminin yapacağı sürprizden korkmuştum. Yağmur yağar da Hattuşaş’ın toprak zemininde yürüyemeyiz diye. Bu kez hem iç Anadolu hem Karadeniz sürpriz yapmıştı. Sivrihisardan beri yağmur altındaydık.
Bu durumda, Hattuşaş’a gidip gitmeme konusunda karar aşamasına geldik.
Çözümü Ali bey buldu.
Bu fındık mevsimi içinde, işlerimiz hafifleyince gelecektik Hattuşaş’a.
Bu öneri kabul görünce, gene sellice bir yağmurun altında, Ünye’ye hareket ettik.
Doyumsuz güzellikte yaptığımız, ANADOLU TARİHİNE YOLCULUK’umuz bir dolu anıyla belleğimize kazındı.