Balcan İnciri’mizden önce yitirdiğimiz ne meyvelerimiz vardı, hiçbir değerimizi koruyamadığımız gibi meyvelerimizi de koruyamadık.
Biraz geçmişe dönersek, ben daha küçücük bir çocukken dedem Veysel Kaptan babamla amcama: “Bu deniz işi bir gün bitecek, gidin kendinize şimdiden iyi bir iş kurun” diye onları ayırmış, büyük amcam Yaşar Kaptan’la motorların başında kalmıştı.
Babam ve amcam önce, elma, armut ve mandalina işi yaptılar.
Civar köylerden mahallelerden insanlar at ve eşeklerle, bazen sırtlarında babamların depolarına elma ve armutlarını satarlardı. Ünye verimli toprakları ile tarihten bu yana bir meyve cennetiydi.. Binli yıllarda etrafını saran üzüm bağlarından dolayı Bizans’ın şairleri; ” Gelmez oldu Oinenin şarapları “ diye şiirler yazmışlardı. Şehrin içinde her mahallenin bir başka meyvesi meşhurdu. Türbe mahallesinin eriği, Tepe’nin dutları, Çamurlu mahallesinin mandalinaları Hamidiye’nin narları, Saraçlı’nın incirleri.. Tarihi litaratürde Ünye bir “nar” memleketi olarak geçer.
O kadar çok elma ve armut çeşidimiz vardı ki saymakla bitmezdi..Suyundan yenmeyen Karpuz elması, Amasya elması, Sınap elması, Batum armudu, Kış armudu, Kokulu armut, Şeker armudu, Mustafabey armudu, Limon armudu
Babamlar bu elma, armut ve mandalinaları Niksar Caddesinde Rumlardan kalma taş binalarda sandıklarlardı. Kırk elli kadar genç kız ve kadın bu sandıklama işini yaparlardı. Sıra sıra dizerlerdi elmaları armutları sandıklara, aralarına kırpılmış kağıt konurdu. Sandıkların kapakları çakılır el arabaları ile iskelenin başına dizilirdi.
İskelenin başına dizilen sandıklar, biraz sonra Yason Burnu’ndan Ünye’ye doğru inecek olan Tarı vapuruna yüklenip İstanbul’a gönderilmek üzere motorlara yüklenirdi.
O kadar çok vapur uğrardı ki Ünye’ye; Akdeniz, Karadeniz, Cumhuriyet, Tarı, Aksu, Güneysu, Kadeş, beyaz vapurlar; Samsun, Ordu, Giresun, Ankara son vapurlardı.
Elma ve armudun dışında başka şeyler de gönderilirdi İstanbul’a.. Kendir, yumurta, canlı tavuk, canlı küçükbaş hayvan gibi.
Her vapur gelişi bir bayramdı Ünye’de.. Yolcular da bu vapurlarda seyahat ederlerdi. Henüz İstanbul’a otobüs yoktu.
Dedem Veysel Kaptan’ın dediği gibi yetmişli yılların başında deniz bitti. Amcam Yaşar Kaptan yıllardır karada çekili duran motorlarından ayrılmadı ve bugünkü dolgunun olduğu yerde onların başında bir akşam hayata veda etti.
Her yıl bir başka özelliğini, değerini yitirdi Ünye..
Bugünkü kuşak Ünye’de gemiye vinçle verilen canlı tavuk kafeslerini, yumurta tabutlarını, koyunların bacaklarından asılıp yukarıya vapura çekilişlerini görmemiştir.
Bugünkü kuşak, gelip Ünye’nin orta yerine ışıklı bir ada gibi demirleyen kuğu misali vapurları da görmemiştir, bazen peşpeşe geldiklerinde ışıklarının Ünye sokaklarını aydınlattığını da bilmezler. Ne Sınap elmasını tanırlar ne de Şeker armudunu..
Yazın meyve ve sebze halinde dolaşırken sandık sandık dizilmiş elmaları görünce sordum;
-Nerden geldi bunlar..
-Erbaa’dan, dedi.
-Bizim elmalara ne oldu?
-Bizim elmamız mı vardı ?..
Nerden bilecekti yirmibeş yaşındaki çocuk.
Her yıl azaldı bu elma, armut, kendir, yumurta ticareti. Babam ve amcam da fındık, mısır ve buğday işlerine yöneldiler. Artık Ünye’de fındık öne çıkmaya başlamıştı, para ediyordu. Ünyeli fındığını satıyordu bir yıl yatıyordu
Elma-armutu bıraktılar, ağaçları yaşlandı verimleri düştü cinsleri ıslah edilmedi. Halk tamamen fındığı benimsedi alternatif aramadı. Başka yöreler de fındığın para ettiğini görüp dağa taşa fındık dikince felaket başımıza geldi.
Bel bağladığımız fındık ta para etmeyince Balcan İnciri’nden medet umar hale geldik.
Not: “Balcan İnciri” Ünye ve çevresinde yetişen bir incir türüdür. Mor renginden dolayı Patlıcan ve “Balcan İnciri” denildiği sanılmaktadır. Musa Kıroğlu ise “Balcan” kelimesini“Bal” ve “Can” sözcükleri ile ilişkilendirmektedir.