Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
26 Mayıs 2017 Pazar
A.KABAYEL - A. DERYA VARİLCİ
Kültür Yolu Projesi Kapsamında Paşabahçe ve Saray Hamamı

Hazinedar Ailesi, 19. yüzyılın başından itibaren Mütareke ve İşgal yıllarına kadar süren zaman içerisinde Ünye’nin de içerisinde bulunduğu Orta ve Doğu Karadeniz Bölgesi'nin yöneticisi konumundadır. Aile bireyleri Hazinedar Süleyman Paşa’dan başlayan bir silsileyle Karadeniz’de önemli görevler üstlenmişlerdir.

Hazinedar Ailesi, yönetim erki yanında bölgede önemli eserler bırakmıştır. Kendilerine ait bazı arazileri ve iş yerlerini vakfederek, bunları hayrata dönüşmüşlerdir. Bu hayratlardan bazıları Çarşamba ile Ordu arasında yer alır. İçlerinde 6 medrese, 5 mektep, 3 cami, 2 kütüphane ve 7 adet hamam olduğu ifade edilmektedir. Bugün Paşabahçe adıyla anılan mevkide, 1808 Tarihinde Hazinedar Süleyman Paşa tarafından inşa edilen yazlık konak, kısaca Ünye Sarayı adıyla bilinmektedir. Yine aynı tarihlerde sarayın müştemilatı olarak yapılan hamam uzun yıllar saray mensuplarına ve Ünyelilere hizmet vermiştir.

Süleyman Paşa Sarayı 1850’li yıllarda yanmış, Hazinedar ailesi saray görünümündeki konağın yerine inşa edilen nispeten görkemli yapılarda ikamet etmeyi sürdürmüşlerdir. Bu süre zarfında saraya ait hamam, Hazinedar ailesine ve ahaliye hizmetini sürdürmüştür.

Bugün sarayın sadece çeşmesi ve surları kalmıştır.

Hamam ise, 1980’lere kadar faaldir, “Yeni Hamam” adıyla Ünyelilere hizmet vermiştir. 1980’li yılların ortasında kullanım dışı kalan hamam günümüze kadar metruk hale gelse de, ayaktadır ve 2016 yılında restorasyona alınmıştır. Ünye Belediyesi Kültür Yolu’nun en önemli duraklarından biridir. 2017 yılının başından itibaren kesintiye uğrayan restorasyon çalışmalarına yeniden başlanması beklenmektedir. 

 

Paşabahçe’nin tarihçesi

 

Ünye’de 1808 yılında devrin en önde gelen ustalarına inşa ettirilen Hazinedaroğlu Konağı ya da banisinin adıyla anılan Süleyman Paşa Sarayı Karadeniz’deki ayan konaklarının en görkemlilerinden biridir. Uzun dönem Karadeniz'e hükmeden Hazinedar ailesi tarafından kullanılan bu konut, aynı zamanda hükümet binası olarak da kullanılmıştır. 1850 sonrasında çıkan yangınlar sonucu konak tümüyle kullanım dışı kalmış ve nihayetinde yıkılmıştır. Aynı arsaya aile mensupları tarafından çeşitli konutlar yaptırılmıştır. Halen çoğunluğu Hazinedar ailesi mensuplarının ikametgahı olarak bilinen bu mevki, Süleyman Paşa Sarayı'nın arsasıdır ve ailenin mensubiyetinden dolayı Paşabahçe adıyla bilinir.

Paşabahçe'nin tarihi, aslında Hazinedar ailesinin tarihidir. Osmanlı'nın son döneminde Orta ve Doğu Karadeniz'e damgasını vuran bu aile, birçok hanedanın kökünün kurutulduğu veya siyasi nüfuzunun kırıldığı bir dönemde mensuplarını koruyabilmiş ve Cumhuriyet dönemine intikalinde ekili olmuştur.

Esasen Sultan II. Mahmut saltanatının ilk yıllarına tekabül eden Hazinedarlar yönetimi, merkezi yönetimin yeniden ikame edilmesini hedefleyen reform hareketiyle uyum içindedir. Kendileri "ayan ailesi" konumunda olsalar da, Ayanlar Döneminin kapanmasında önemli rol oynamışlardır. Bu yönüyle kendilerinden önceki Canikizadelerle önemli bir fark ortaya koyarlar. Canikli ailesi, III. Selim'in cılız reformları karşısında taşrada muhalif bir tavır göstermesine karşın, Hazinedar ailesi II. Mahmut'un reformları doğrultusunda merkezi güce daha yakın durmuştur. Her iki ailenin de ardı ardına hüküm sürdüğü döneme Osmanlı tarihinde Ayanlar Dönemi denilmektedir.

Osmanlı Devleti'nde "Ayanlar Dönemi" 17. yüzyılda tımar sisteminin bozulmasıyla ortaya çıkar. Miri mukataaların iltizam usulüyle malikane olarak verilmeye başlanması ayanlığın güçlenmesine neden olur. Bu dönemde hazine adına vergi toplama yükümlülüğü, mültezim sıfatıyla yerli mütegalibenin eline geçmiştir. Klasik feodal yapılarda görülen  derebeylik sistemini bir ölçüde Osmanlı'da "Ayanlar Dönemi"nde görmekteyiz. Devlet yapısı gereği, Osmanlı hanedanına eş veya onunla güç yarışına girecek bir hanedan daha önce yoktu. Böylece servetin kuşaktan kuşağa aktarılması ve merkezi güce karşı büyük ve alternatif bir hanedanın ortaya çıkması mümkün değildi. Belki bunun bir sonucu olarak geniş imparatorluk topraklarında padişahın çevresinde mali ve askeri güce sahip bir soylular sınıfı oluşmadığı için gerek saray gerekse merkezdeki yönetici elit, taşrada görev süreleri kısa olan resmi kadrolara yaslanmak zorunda kaldılar.

“Bu kadroların etkinliği azaldıkça, merkezin de eyaletlerde bir aracılar tabakasına, orada yaşadıkları için bölgeyi tanıyan insanlara bağımlı hale gelmiş olmasında şaşılacak bir yan yoktur. Gerçekten de, ya hanedanın ya da kendi kişisel çıkarlarının hizmetinde kullanılabilecek ikili karakterde güçlere sahip bu taşra tabakasının yükselişi, 18. yüzyılın o kadar karakteristik ve dönemin sorunlarıyla o kadar iç içe girmiş bir özelliği oldu ki, bu devre âyanlar çağı demeye karar verdik. [ Bruce Mc Gowan, "Ayanlar Çağı 1699-1812" Osmanlı İmparatorluğu'nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, c. II, s. 764, Çev. Ayşe Berktay, Ed. Halil İnalcık.]

Osmanlı'da özel mülkiyet kavramı bu dönemde önem kazanmıştır. Köylerde özel çiftlikler ortaya çıkmış, şehirlerde han, hamam, dükkan sahibi bir sınıf belirmiştir. Saraydan atananların etkinliği azaldıkça, merkezin eyaletlerde yaşayan aracılar tabakasına bağımlılığı daha da artmıştır.

 

Ayanlar Çağında Ünye

 

Karadeniz Bölgesinde bu dönemde, özellikle 1768-1774 Osmanlı Rus Savaşı sırasında Canikli ailesi ön plana çıkar. Canikli Ali Paşa ve oğullarının egemenliği Karadeniz'den Sivas'a, hatta Erzurum' a kadar genişleyip yayılır. Ali Bey'den önce Canik Muhassıllığı ağabeyi Canikli Süleyman Paşa'nın uhdesinde idi.

"Muhassıl, devlete ait vergileri toplamakla mükellef olan memurlar için kullanılan bir tabirdir.  .. Canik sancağı muhassıllığını 1765 tarihinden sonra Canikli Ali Bey elde etti." [Rıza Karagöz, Canikli Ali Paşa, TTK Yay. s. 12]

Canikli hanedanının kurucusu olan Canikli Hacı Ali Paşa İstanbul’da Dergah-ı Ali kapıcı başlarından olan Fatsalı Ahmed Ağa’nın oğludur. 1762 de Kafkasya bölgesindeki isyanların bastırılmasında gösterdiği başarılar üzerine Babıali tarafından Canik bölgesine muhassıl olarak tayin edildi. 1768 Osmanlı-Rus savaşına katıldı. Bugün İkizce ilçesi sınırlarında bulunan kalenin adıyla maruf Genç Ağa isimli nüfuzlu bir kişi, 1792'de Osmanlı yönetimine baş kaldırınca Canikli Ali Paşa tarafından etkisiz hale getirildi. Bu tarihten sonra Canikli Ali Paşa ve oğulları Karadeniz bölgesine hakim oldu. Günümüzde Cumhuriyet Meydanı'nda bulunan tarihi çınar ağacı, o dönemde darağacı olarak kullanmış ve bölgede Devleti Osmaniye adına Canikizadelerin hakimiyeti sağlamıştır.

Önce ağabeyi Canikli Süleyman Paşa ile çekişmeye giren Canikli Ali Paşa, 1765 yılında ağabeyinin yerine Canik muhassılı olur ve giderek bölgede gücünü artırır. 1773 yılında Kırım Hanı Devlet Giray tavsiyesi ile Kırım seraskeri olur. Trabzon sancağı da uhdesine verilir. 1775 yılında İran ve Osmanlı Devleti arasında gerginlik çıkması üzerine çıkan gelişmelerde rol alır. Erzurum Eyaleti, Şarkikarahisar (Şebinkarahisar) bölgesi ve ardından Sivas ve Kastamonu bölgesi ailenin nüfuz alanına girer. 40.000 asker toplayarak 1768-1774 yılları arasında süren Osmanlı-Rus Savaşı'na katılır. Orta ve Doğu Karadeniz yanında Batı'da Kastamonu'ya ve Bolu'ya kadar uzanan bölge Canikli li Paşa'nın hakimiyeti altındadır. Gürcistan ve Çerkezistan üzerinden Kırım'a ulaşan gücü sayesinde Karadeniz'in üçte ikisine hükmeder.

 Ne var ki Ali Paşa'nın bu hakimiyeti, 1779 yılı sonunda kesintiye uğrar. Ekim 1779'da asi ilan edilmesi üzerine bütün rütbeleriyle birlikte malikane uhdesinde bulunan Canik muhassıllığı da elinden alınır. 1781'de bazı vezirlerin ve Kırım hanı Şahin Giray'ın telkinleriyle Sultan I. Abdülhamit tarafından affedilerek eski payelerine kavuşur. Erzurum ve Sivas valiliklerine yeniden oğulları getirilir. Ali Paşa'nın Kırım'da firarda bulunduğu süre içinde bölgede Çapanoğulları lehine bozulan denge yeniden kurulur.

Canikli Ali Paşa, yakalandığı bir hastalıktan dolayı 26 Haziran 1785 tarihinde öldü. Belirli makam ve mevkilerde (görevlerde) bulunan oğulları Battal Hüseyin Paşa, Mikdat Ahmet Paşa ve Tayyar Mahmut Paşa bir süre daha Canikizadeler olarak babalarının yolundan gittiler. Sultan III. Selim zamanında kurulan Nizam-ı Cedit adlı askeri teşkilata Canikizadelerin karşı olmaları, rakipleri Çapanoğullarının işine yaramıştır. II. Mahmut'un kararlı reformları karşısında Canikizadeler güçlerini iyice yitirdiler. 1787-1792 yılları arasında Osmanlı Devleti ile Rusya ve Avusturya arasında yapılan savaşta üzerlerine düşen görevi gereği gibi yapmadıkları gerekçesiyle çeşitli cezalara çarptırıldılar. Canikli ailesinin en son lideri Tayyar Mahmut Paşa 1808 yılında idam edildi. Canikli ailesinin bu şekilde hakimiyeti sona ermiş oldu.

Canikli Ali Paşa dirayetli ve muktedir kişiliği yanında gaddarlığı ile tanınmaktaydı. Hırsı ve tamahkarlığı sebebiyle çok miktarda mal ve para edinerek hatırı sayılır bir servet elde etti. Günümüze kalan hayratı, Canik’e gelmesinden birkaç yıl sonra Bafra’da yaptırdığı çeşmedir. Kitabesinden anlaşıldığı kadarıyla 1753-1754 yıllarında inşa edilmiştir. Düzgün kesme taşlarla yapılmış çeşmenin güneye bakan ön cephesinde dört yarım sütun üzerinde yuvarlak kemer vardır. Ali Paşa ömründe bir defa da hacca gitmiştir. Canikli Hacı Ali Paşa namını alsa da, terk-i salât (namazı terk etme) özelliğiyle tanınır. En önemli eseri, Osmanlı devletinin 18. yüzyıldaki genel yapısını ortaya koyduğu ve günümüzde önemli bir belge niteliği taşıyan risalesidir. 1174’te Kırım dönüşü kaleme aldığı eserin yazımı iki yıl sürmüştür. Bir nasihatname niteliğindeki eserde III. Mustafa ve I. Abdülhamit devrindeki olayları ele almakta ve yapılan hataları eleştirerek nasıl düzeltilebileceğine ışık tutmaktadır. (Risalenin bazı nüshaları Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi kısmında bulunmaktadır. Tedabirü’l-Gazavat, Topkapı Sarayı’nda Tedbir-i Cedid-i Nadir, Ankara Ü. Dil Tarih’te Tedbir-i Cedid, TTK yazma eserler kısmında ve İÜ Merkez Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.)     

 Karadeniz'de yeni dönemin yeni gücü olarak bu defa Canikizadelerin karşısında, kendi hazinedarları Süleyman Behram Bey ve oğlu Hazinedar Süleyman Paşa bulunuyordu. Merkezden gelen emirle Canikizadelerin yerini Hazinedarlar almaya başladı.

Ünye'deki sarayın inşasından birkaç yıl sonra (1812'de) Trabzon valiliğine getirilen Hazinedar Süleyman Paşa, bölgede Canikli ailesinin otoritesini kırarak idareyi ele aldı. Canikizadelerin hakim olduğu bölge 19. yüzyılın başında tümüyle Hazinedar ailesinin nüfuz alanı haline geldi. Mütareke Yılları’na kadar Canik havalisinin en güçlü ailesi olan Hazinedarzadeler, hanedanın kurucusu Hazinedar Süleyman Paşa’nın vefatından sonra da bölgede hakimiyeti sürdürdüler. Büyük oğlu Osman Paşa, Trabzon valiliği ve muhassıllık görevlerini babasının ölümünden sonra devralmıştır. Bu göreve daha sonra küçük oğul Abdullah Paşa getirilmiştir. Son dönem Osmanlı yönetiminde merkezi devlet gücünü temsil eden Muhassıllık Meclisleri, aynı zamanda yerel otoritelerin gücünü ifade etmektedir. Merkeziyetçi bir yönetim yapılanmasına gitmeyi amaçlayan Sultan II. Mahmut diğer yandan yerel otoriteleri güçlendirmekteydi. Bu durumu İlber Ortaylı “merkeziyetçilik çağında yerel yönetimin gelişmesi” gibi paradoksal bir içerikle ifade etmektedir. [Bkz. İlber Ortaylı, Tanzimat'tan Sonra Mahalli İdareler (1974)]

 

Hazinedar Ailesi

 

Hazinedarlar, Tanzimat Dönemi'nde Karadeniz'de idareyi ellerinde bulunduran "son hanedan" konumundadır. Kurucusu Hazinedarzade Süleyman Paşa'dır.

Ailenin geçmişi, Osmanlı kaynaklarında netlik kazanmamıştır. Süleyman Paşa'nın babası, Süleyman Behram Ağa bir yönüyle Canikizadelerle ilişkilendirilir. Şöyle ki, Canikli Ali Paşa'nın babası Fatsalı Mehmet Ağa, Koca Hatun adında bir kadınla evlidir. Defterdar Efendi tarafından yazılan 11 Ağustos 1793 tarihli bir takrirde, Koca Hatun'un Hazinedarzade Süleyman Behram Ağa ile evliliğinden söz edilir. [Bkz. Rıza Karagöz, Hazinedarzade Süleyman Paşa, Etüt yay, s. 17]  

Süleyman Behram Ağa, Trabzon Valisi Canikli Süleyman Paşa'nın hem damadı olmuş hem de hazinedarlığını yapmıştır. Hazinedar unvanı buradan gelmektedir. [Osman Doğan, Tarih Boyunca Ünye, s. 178]

Süleyman Behram Ağa’nın oğlu Süleyman Bey (Sonradan Paşa) da, Canikli Ali Paşa’ya Hazinedarlık yapmıştır.

Hazinedarların eskiden beri bu çevrenin ileri gelen bir hanedanı olduğu bilinmektedir. Süleyman Ağa'nın Canik muhassılı tayin edilmesinden dolayı yazılan bir belgede, ailenin hatırı sayılır bir güce sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Ailenin Gürcistan bölgesinde yaşayan ve Kınık boyuna bağlı Tavat oymağından geldiği ileri sürülmektedir. [Bkz. Osman Doğan, Tarih Boyunca Ünye, s. 178]

Aileye ait Osmanlı Türkçesiyle yazılmış bir şecerede Gürcü asıllı oldukları yazılıdır.

Hazinedar ailesinin esas kurucusu Behram Ağa'nın oğlu Hazinedar Süleyman Paşa'dır.

 

Hazinedar Süleyman Paşa (? -1818)

 

Canikli Ali Paşa'nın hazinedarı ve Süleyman Behram Ağa'nın oğludur. Hazinedar ailesinin kurucusudur. 1760'lı yıllarda doğduğu tahmin edilmektedir.

Bölgedeki yöneticilerin sık sık değiştirildiği bir dönemde Hazinedar Süleyman Paşa muhassıl vekilliği ve 1808 yılı itibariyle de Canik muhassıllığı yapmıştır.

1812'den itibaren aynı zamanda Trabzon valisi olan Hazinedar Süleyman Paşa, muhassıllığa oğlu Osman Bey'i tayin etmiştir. (Trabzon’un 57. valisi olan Hazinedarzade Osman Paşa bu makamda 14 sene durmuş, 58. vali Abdullah Paşa olmuştur.)

Karadeniz'in doğu kıyılarında ve Kafkas cephesinde  önemli başarılar kazanan Süleyman Paşa, Kafkasya'da bir Osmanlı kalesi olan Faş Kalesi'nin Rus işgalinden kurtulmasında etkili olmuştur.

Gönye Mutasarrıflığı (1818-1816), Karahisar-ı Şarki Voyvodalığı ve muhassıllığı görevlerinde bulunmuştur.

Gürcü hanlarıyla anlaşarak  bölgede istikrar unsuru olmuş, Trabzon valiliği sırasında Faş ve Anapa Muhafızlığı görevini yürütmüştür. Bölgede çıkan Tuzcuoğlu Memiş Ağa, Çıldır valisi Selim Paşa ve oğlu Ahmet Paşa isyanlarını engellemiş, bölgedeki eşkıya ile mücadele etmiştir.   

Süleyman Paşa, Mart 1818'de Alaiye Sancağı mutasarrıflığına atanarak, Trabzon valiliğinden azledilmiştir. Bu kararda merkezi hükümetin politikası kadar, bozulan sağlığı da etkili olmuştur.

Tayin yazısını getiren ve kendisini yeni görev yerine götürmeye memur edilen Osman Haşim Efendi ile birlikte 10 Nisan 1818'de Ordu'da buluşarak, deniz yoluyla Ünye'ye ulaşırlar. 15 gün Ünye'de kalırlar. Alaiye Sancağına gitmek üzere yola çıktıkları sırada Paşa'nın hastalığı artar. Çarşamba'da konaklamak zorunda kalırlar. Burada 2 Mayıs 1818'de vefat eder. Çarşamba'da Rıdvan Paşa camisinin avlusuna defnedilir.

 

Hazinedarzade Osman Paşa (?- 1841)

 

Hazinedar Süleyman Paşa'nın büyük oğludur. Babası gibi kapıcıbaşı unvanıyla 1812'de muhassıl vekili ve  aynı yıl Canik muhassılı oldu. Hicri 1244'de (1827-28) vezir rütbesi ile önce Sivas, bir hafta sonra da Trabzon valisi oldu. 1833de Sivas valiliğinin ilavesiyle Mısır harbine memur edildi. Bir yıl sonra Sivas valiliğinden alındı. Ancak 1252/1836-1837’de Trabzon Eyaleti Valiliğine Gönye Sancağı da ilave edilerek yenilenmiştir. 1841 Haziran'ında Trabzon valisiyken vefat etti.

14 Sene gibi uzun süre Trabzon valiliği yapan Osman Paşa uyumlu ve iyi bir idareci olarak tanınmıştır.

 

 Hazinedarzade Abdullah Paşa (?- 1861)

 

Ağabeyi Osman Paşa'nın valiliği zamanında Canik muhassıllığı, 1842-1845 yılları arasında da Trabzon valiliği göreviyle Orta ve Doğu Karadeniz bölgesinin yönetimini elinde bulundurdu. Samsun ve Trabzon'da medrese, cami, kütüphane, çeşme gibi pek çok hayır kurumları inşa etti. Abdullah Paşa zayıf bünyeli ve midesinden muzdarip biriydi. Bu nedenle bırakmak zorunda kaldığı valilik görevinden sonra İstanbul'a gelip yerleşti. H. 1277'de (M. 1860-60) burada vefat etmiş ve Cihangir'de defnedilmiştir.

"Osman Paşa 1258/1842-1843’de vefat ettiğinden, yerine kardeşi Canik muhassılı Abdullah Paşa rütbe-i vezaret ile Trabzon Valisi olarak atandı. Trabzon Valisi Hazinedarzâde Abdullah Paşa sağlık sorunları sebebiyle, istediği yerde ikamet etmesine izin verilerek, valilikten 1262/1845- 1846’de azledildi. Yerine ise Ticaret Nazırı Damad Halil Paşa tayin edildi. Böylece Hazinedarzâde ailesinin 1812’de başlayan ve 10 yıllık bir ara ile 1846 yılına kadar yaklaşık 24 yıl süren valilikleri dönemi sona ermiş oldu." (Ömer Toraman, Uluslararası Karadeniz İncelemeleri Dergisi, sayı 8, s. 55)

Süleyman Paşa'nın ortanca oğlu Hazinedarzade Memiş Paşa, 1829'da Trabzon kaymakamı olarak görev yapmıştır. Böylelikle babaları Süleyman Paşa ile birlikte, Tanzimat Fermanı'nın ilk yıllarına kadar kırk yıldan fazla bir süre bu bölgenin yönetimini ellerinde bulundurmuşlardır. Tanzimat ilanı ve tatbikiyle birlikte  Hazinedarzadelerin vezirliğindeki Trabzon valiliği de son bulur:

"Trabzon Valiliğini yürüten son yerli aile Hazinedarzâdelerdir. Bu aileden ilk olarak Canik muhassılı Hazinedarzâde Süleyman Ağa, 4 Mart 1812’de, Trabzon Valiliği ve Canik Mutasarrıflığına vezaret rütbesi ile tayin oldu. 1818’de kendisine Alaiye sancağı tevcih edilerek, bölgeden uzaklaştırılmak istendi, fakat kısa bir süre sonra vefat etti. 1818-1828 yılları arasında dışarıdan valiler atandı ise de Ruslarla içinde bulunulan savaş şartları neticesinde Hazinedarzâde Süleyman Paşa’nın oğlu Hazinedarzâde Osman Paşa 1244/ 1828-1829’de Trabzon Valisi oldu." [Bkz. Ahmed Lûtfî Efendi, Vak’anüvîs Ahmed Lûtfî Efendi Tarihi, C. 4-5, Yeni Yazıya Aktaran Yücel Demirel, Tarih Vakfı-Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1999, s. 779.]

1864 Vilayet Nizamnamesiyle birlikte Ünye 1864-1868 yılları arasında sancak yapıldı. Ünye sancağı Merkez Ünye kazası  ile birlikte; Fatsa, Niksar, Erbaa, Bolaman ve Karakuş  kazalarından oluşmaktaydı.

Ünye'nin sancak yapılış tarihi 15 Haziran 1864'tür. Canik Sancağı Meclisi tarafından Müfettişlik Makamı’na yazılan 17 Safer 1281 [22 Temmuz 1864] tarihli yazıda şu açıklamalara yer verilmiştir. Ünye Sancağı kaymakamlığına Sultan Abdülaziz Han'ın emriyle Mustafa Efendi tayin edilir. Daha sonraki kaymakamlar Mehmed Paşa ve Mehmed Muhtar Bey'dir. 1868 sonrası sancağın yönetimi kaymakamdan alınıp mutasarrıfa bırakılmıştır. Kaymakam da kazanın mülkî âmiri olmuş ve genellikle Mekteb-i Mülkiyye mezunları arasından seçilmiştir. Ünye'nin sancak statüsü 1868 yılında resmiyette sona ermesine rağmen bazı durumlarda sancak konumu sürmüştür. Örneğin vergi toplanması ve yargı kurumları açısından Ünye bazı yazışmalarda sancakmış gibi ele alınmaktadır. [Kaynak: 150 Yıl Önce Ünye Sancağı (1864 – 1868) adlı çalışma, ÜTAG]

 

Hazinedarzade Nurettin Paşa

 

Osman Paşa’nın torunu Hazinedarzade Nurettin Paşa'nın Ünye Sancak Bey'i olduğuna dair bazı iddialar ortaya atılmışsa da, bu durumu teyit edecek belgeye rastlanmamıştır. Ünye'deki Paşa Sarayı'nın da "Sancak Beyliği Sarayı" olmadığı, kısa süren "sancak" döneminde bu görevi kaymakamların ifa ettiği Osmanlı belgelerinden anlaşılmaktadır. Nuri paşa ise, ailenin Ünye koluna mensup olup, ağabeyi Süleyman Bey'le birlikte 1860'lı yıllarda Ünye Sarayı'nda ikamet etmektedir.  Osmanlı kayıtlarında Ünye eşrafından sayılıp mirülümera rütbesine ve padişah nişanına sahiptir. (Bkz. Nuri Paşa ve oğlu Mazhar Bey'e ilişkin kayıt, 1894 tarihli Trabzon Vilayeti Salnamesi; cilt 15.)

Ünye'nin yönetici sınıfından (erkan-ı devlet) sayılmasına rağmen, Nuri Paşa'nın "sancak yönetimi" ile bağlantısı tespit edilememiştir. Ünye, Fatsa ve Niksar’da yaptığı hizmetlerle anılmaktadır.

Hazinedarlardan devlet adamı yanında sanatçılar ve şairler yetişmiştir. Hazinedarzade Ahmet Paşa’nın kızı şair Fitnat Hanım edebi başarılarının yanında hattatlığı ile ünlüdür. Ailenin bir başka şairi, Trabzon valisi Osman Paşa’nın torunu Ünyeli şair Mahzar Bey’dir.

 

Hazinedarzade Şair Fitnat Hanım (1842-1909)

 

Trabzon Vâlisi Hazinedarzade Abdullah Paşa’nın kızıdır. Doğduğu yıl bazı kaynaklarda 27 Kasım 1842 olarak gösterilse de, 1831 olarak gösteren kaynaklar da vardır. Trabzon’da doğduğu söylense de, Fatsa'da (Bolaman) doğduğu ileri sürülmektedir. Üç yaşında babasıyla İstanbul’a geldi. Özel öğretmenlerden dersler aldı, iyi bir eğitim gördü. Genç yaşta evlendi. Evliliği süresince eğitimine devam etti. Eşinin kıskançlığı ve uyum sorunu nedeniyle evliliği kısa sürdü. Eşinin kimliği hakkında bilgi sahibi değiliz, ancak Fitnat hanımın kirpiklerini güzel bularak kestirmeye kalkıştığını bilmekteyiz. Sadrazam Damad Ferid Paşa’nın amcası Bahriye Nezâreti Mektupçusu Mehmed Ali Efendi ile ikinci evliliğini yapsa da mesut olamadı. Süleyman Nazif tarafından Şiirleri ve yeteneğini keşfedildi ve edebiyat dünyasına tanıtıldı.  Edebiyatın yanı sıra hattatlıkta da ünlüdür.

Son dönem Osmanlı edebiyatının en ünlü kadın şairlerinden olan Fitnat hanımın çok sayıda gazeli vardır. Kendisinden 130 yıl önce yaşamış olan Şeyhülislam Mehmed Esad Efendinin kızı şair  Fitnat Zübeyde hanım ile karıştırılmaktadır. Şerbetçi İbrahim Ağa'nın bestelediği güfteler ("Güller kızarır şerm ile ol gonca gülünce" ve diğerleri) Fitnat Zübeyde hanıma aittir.

Hazinedarzade Fitnat hanım, çağdaşı Leyla hanımla birlikte Tanzimat dönemi dergilerinde açık imzası görülen ilk kadın şairlerden biridir.

Fitnat Hanımın annesi Çerkez Sencan hanım ile Ahmet Midhat Efendi'nin annesi (Nefise Hanım) kardeştir. Ahmet Midhat Efendi de bitişik bir evlerde oturan Fitnat hanım  arasında duygusal bir yakınlaşma başlar. Duygularını birbirlerine mektuplarla ifade ederler. Bu mektuplar 40’lı yıllarda yayınlanmıştır.

Hazinedarzade Fitnat hanım 1909'da İstanbul’da öldü.

 

Ünyeli şair Mahzar Bey (1849 - 1894)

 

Hazinedarzade Nurettin Paşa'nın büyük oğludur. 1849 yılında Ünye Sarayı'nda dünyaya gelmiştir. Mazhar Bey ile ilgili bilgilerin neredeyse tamamı Murat Karaca ve Osman Doğan'a ait eserlerde mevcuttur.

“Arap ve Acem dillerini (Farsça) öğrenmiş, yaşadığı çağ itibarı ile oldukça kuvvetli bir kültüre sahip olmuştur. Zamanın ünlü bilgin, edip ve şairleri ile sıkı temasta bulunmuştur. Şinasi, Namık Kemal, Ebüzziya Tevfik ile şahsen tanışmış ve teceddüt (yenilenme) edebiyatımızın bu değerleri ile ilişkilerini sürdürmüştür. Hatta bir aralık İstanbul'a giderek Namık Kemal ile görüştüğü de söylenmektedir.

Daha çok Ünye’de yaşamış ve ömrünü tetkik ve okumakla geçirmiştir. Manzum (şiir) ve mensur (düzyazı) gibi yazılar yazmışsa da bunlar günümüze ulaşmamıştır.”

 (Osman Doğan, Tarih Boyunca Ünye, ÜBK Yay, s. 144)

Mazhar Bey musikişinastır; keman ve ney çalar. Osmanlıca yazdığı eserler divan edebiyatı içeriğindedir. Şiirlerinde aruz ölçüsünü kullanır.

Mazhar Bey'in iki kızı vardır, Rüveyde ve Zahiye. Zahiye evlenmemiştir. Rüveyde hanımın oğlu; Danışma Meclisi Ordu Üyesi (1981-83) ve 17. Dönem Ordu Milletvekili Ali Mazhar Haznedar'dır ve dedesi Şair Mazhar Bey'le aynı adı taşımaktadır.

Şair Mazhar Bey, 1894'de, 46 yaşındayken yanmış olan Hazinedar Süleyman Paşa Konağı'nın yerine inşa edilen konutlardan birinde vefat etmiştir.     

 

Süleyman Paşa Sarayı

 

Ünye’de 1808 yılında Hazinedarzade Süleyman Paşa tarafından inşa edilen  saray Karadeniz’deki ayan konaklarının en görkemlilerinden biridir. Canikli Ali Paşa'nın ardından uzun dönem Karadeniz'e hükmeden Hazinedar ailesinin konutu olan bu yapı aynı zamanda hükümet binası olarak kullanılmıştır.

Sarayın inşasını takip eden yıllarda yolu Ünye'den geçen seyyahlar ve yazarlar mutlaka bu görkemli yapıdan söz etmişlerdir. Konak, 1850'den sonra çıkan yangınlar nedeniyle kullanılamaz hale gelmiş ve nihayetinde yıkılmıştır. Konak hakkındaki tüm bilgilermiz, o dönemde Ünye'den geçen gezgin ve yazarlara aittir.

Süleyman Paşa Sarayı hakkında ilk ve en önemli bilgiyi Fransız ressam Jules Laurens'ten (1825-1901) öğreniyoruz.

Laurens, 1847'de İstanbul’a gelir. Sanatsal arayışına uygun düşen, Xavier Hommaire de Hell (1812-1848) tarafından organize edilen gezilere katılır. Gezi sonrası notlarını ve çizimlerini  Le Voyage de Jules Laurens en Turquie adlı eserde toplar. Laurens’in Ünye çizimleri ve aktardığı bilgiler yazdığı eserin 6. Bölümü'nde yer alan İkinci Karadeniz gezisinde yer alır.

Laurens'in 20 Haziran 1847’de Anadolu Kavağı’nda başlayan yolculuğu, Ereğli, Filyos Çayı, Amasra, Sinop, Gerze, Samsun, Çarşamba, Ünye, Fatsa (Bolaman), Giresun, Tirebolu ve Trabzon’u kapsar. Üç ay süren bu yolculuk 24 Ağustos 1847’de sona erer. Laurens büyük ihtimalle 1847 Temmuz’unda Ünye’ye varır. O tarihte Süleyman Paşa Sarayı tüm ihtişamıyla ayaktadır. Saray yangını bu tarihten sonra gerçekleşmiştir.

Ressam Laurens Ünye hakkında notlar tutmuş, Ünye Kalesi'nin ve Hazinedar Sarayı'nın görüntüsünü resimlemiştir. Laurens’in Paris Güzel Sanatlar Akademisi’nin duvarını süsleyen tabloları sayesinde bugün, 160 yıl önce yanan Süleyman Paşa Sarayı hakkında  ayrıntılı bilgi edinmekteyiz.

Laurens’in Süleyman Paşa Sarayı tablolarında düştüğü tarih 14 ve 16 Ağustos 1847 yıllarına aittir. Bu tarihler bize kesin olarak saray yangının hangi tarihten sonra gerçekleştiğini belgelemektedir.

Mimar Sedad Hakkı Eldem (1908-1988), Laurens’in eserlerini inceleyerek Türk Evi Plan Tipleri (1968) adlı eserinde Süleyman Paşa Sarayı’nın özelliklerine değinir.

 “Ünye Hazinedaroğlu Konağı- Karadeniz Bölgesindeki âyan konaklarından en büyük ve en görkemlilerinden biri XVIII. Yy’a tarihleyebileceğimiz Hazinedaroğlu Konağıdır. Deniz kenarında, yaklaşık 5-6 m. yüksekliğinde bir set üzerinde yapılmış konak çizimde (görülebilen kısmıyla) üç katlı “U” biçiminde bir ana yapıyla, avludaki bir divanhaneden oluşmaktadır. (Çizimin sağındaki ağaçlık kısımda daha başka yapıların da olabileceği olası.) Girişin üstündeki kanatta ocaklı baş odaların yer aldığı selamlık kısmının bulunduğu söylenebilir. Pek de geniş olmadığı gözlemlenen dış sofa, birbirine dik olan iki uzun kanat boyunca yer almaktadır. Deniz yönünden uzun kanadın bir yerinde arkasında eyvan olduğu gözlemlenen bir “köşk” bulunmaktadır. Benzeri bir mekansal düzenin Birgi’deki Çakırağa konağında da var olduğu bilindiğinden; coğrafi bölge farkı olmaksızın âyan konaklarının belirli planlama kuralları olduğu söylenebilir. İkinci uzun kanadın sonunda hem avluya hem de deniz yönüne doğru yerleştirilmiş baş odaların bulunduğu çizimde görülmekte, bunlar da olasılıkla Harem’e ait olanlardır. [Sedat Hakkı Eldem, Türk Evi Plan Tipleri, İTÜ Mim. Fak. Yay. İstanbul, 1968, İkinci Baskı, s. 73-153-154] 

Bazı kaynaklarda Süleyman Paşa Sarayı’nın Kırım Hanlarının ahşap sarayları örnek alınarak yapıldığı ileri sürülür. Dünyanın dört bir yanından gelen ustalar aylar süren bir çalışma sonrası bu konağı inşa etmişlerdir. Konağın müştemilatı zamanla zenginleşmiş, benzeri ancak saraylarda görülen devasa bir yapıya dönüşmüştür.

 138 Metre uzunluğunda 4-8 metre yüksekliğinde surların üzerine kurulan konak, Karadeniz'de dönemin en görkemli yapısıdır. Bütün ihtişamıyla çevreye nam salmış ve Paşa Saray’ı olarak anılmaya başlamıştır. Bu ihtişamlı yapı, diğer paşa konakları gibi aynı zamanda hükümet binasıdır. Haziresinde bir çok yapı yer alır. Hükümet arşiv ve hizmet daireleri, cami, hamam ve imarethane vasfını taşıyacak ölçekte mutfakları, misafirhaneleri bulunur. Sarayın kullandığı cami, bugün Saray Camisi olarak bilinen Cumhuriyet Meydanındaki Konduroğlu Ahmet Camisi'dir. Saraydan 88 yıl önce, 1720 yılında inşa edilen cami, saraya yakınlığı ve saray mensuplarınca kullanılması nedeniyle "Saray Camisi" adıyla anılmıştır. Taşbaşı mevkiinde inşa edilen cami ise, saray yangınından sonra inşa edilmiş olup, zamanla yıkılmıştır. Aynı yerde bugün yakın tarihte inşa edilen Taşbaşı Camii bulunmaktadır.

Laurens, sarayın dıştan ve avlu’dan görünüşünü çizmiş ve bazı ayrıntıları kaleme almıştır:

“Ünye Hazinedaroğlu Konağı-Avlu’dan Görünüş: Kemerli dış kapı geçidinden avluya girildiğinde ilk rastlanılan ikinci kat sofasına çıkan üstü kapalı bir merdivendir. Ayan konakları konut olmalarının yanı sıra yönetsel görevler de yüklendiklerinden; bu merdivenin halkın (ve konukların) kullanımı için yapıldığı söylenebilir. Merdivenin çatısı sonradan yapılmış olmalıdır. (İkinci kat sofasının “köşk” bölümünün alt kınsı ile olan ilişkisindeki zorlama bu kanıyı uyandırmaktadır!) Zemin kat tümüyle hizmet mekânlarına ayrılmış olmalıdır; mazgalı andıran küçük pencereler dış cephede belki de savunma görevi üstlenmekte idiler. Giriş kanadında her iki kattaki ocaklı odaların baca düzeni oldukça ilginç. Üst kattaki ocak yana alınarak aşağıdaki odanın bacasına yandan bağlanmış.” (Jules Laurens’ın Türkiye Yolculuğu, Ed. Enis Batur; Yapı Kredi Yay., İstanbul 1998, s. 154)

Saray’dan önemli bir ayrıntı da harem kısmına ait kafesli pencerelerdir.

“Ünye Hazinedaroğlu Konağı- Avlu iç ayrıntılar: Selamlık kısmındaki baş odaların alçı tepe pencereleri birbirinden farklı iki dönem ve üslup sergilemekte. Alt kattakiler dar, uzun ölçüleriyle Klasik döneme aitler, çevrelerinde kalem işi geniş bordürler bulunmakta. Üst kattakiler ise, kareye yakın boyutlarda, hem pencereler, hem de yan ve aralarındaki süslemeler barok etkileri taşımakta. Kırmızı, mavi, beyaz renklerin çokça kullanıldığı bezemeler cephe boyunda uzanan ahşap silmelerin ve saçakların altında kullanılmış. Sofaların parapetleri ise Batı Anadolu’dakilerden farklı olarak parmaklıklı değil, dolu ve gene üç renk bezemeli. Alt ve üst sofa, direkleri ve kemerleri ve bezemeleriyle farklı… Halk mimar ve ustaları böylesi ayrıntı farklılıklarıyla yapılara olağanüstü zenginlikler kazandırmışlar.” (Age, s. 156)  

187o’li yıllarda iki yangın geçiren saraydan bugüne fazla bir şey kalmamıştır. Sarayın çeşmesi ve deniz kıyısında yer alan surları ayakta kalmayı başarmıştır. Bahçedeki havuz çukuru, bazı duvar ve taş merdiven kalıntıları saraydan günümüze kalan harabelerdir.

1980’li yıllara kadar hizmet veren Saray Hamam’ı ise uzun yıllar terk edilmiş durumdaydı. Metruk hale gelen tarihi yapı bugün restore edilmekte olup yeniden hamam olarak hizmete açılması düşünülmektedir.

 

Franz von Werner ya da Murad Efendi (1836-1881)

 

Fransız Ressam Laurens dışında, aynı dönemde saraya misafir olmuş bir gezgin-yazar olan Franz von Werner ya da Murad Efendi'nin Türkiye Manzaraları adlı eserinden saray hakkında bilgiler edinmekteyiz.

Murad Efendi 19. yüzyılın başında inşa edilen Haznedar konağı için “Ünye’de rahmetli Osman Paşa bir konak yaptırmıştı” der.[Murad Efendi, Türkiye Manzaraları, s. 161 çeviren Alev Sunata Kırım, Kitap Yay. İstanbul 2007]

Ünye Sarayı’nın banisi elimizdeki bilgiler çerçevesinde Osman Paşa değil, Haznedar hanedanı kurucusu ve Osman Paşa’nın babası Süleyman Paşa’dır. Daha doğrusu konak,  Süleyman Paşa’nın Canik muhasıllığı döneminde inşa edilmiştir. Yarım asrı aşan süre içerisinde bu konaktan birçok Haznedar hanedanı gelip geçse de, konağın adı Haznedar Süleyman Paşa Sarayı olarak bilinir.

Buna rağmen Werner (Murad Efendi) bize, o döneme ve saraya ilişkin önemli bilgiler aktarır. Yazar konağa misafir edilir, özellikle "Saray Yangını" hakkında yazdıkları ilginçtir.

“Bir kanadı yangınla yok olan konak Osmanlı stilini temsil ediyor.”[ Age, s.161]  

Murad Efendi misafir olduğu dönemde, konağın bir kanadı yangınla yok olmuş durumdadır. Ressam Laurens’in 14 ile 16 Ağustos 1847 tarihleri arasında çizdiği tablolarda saray henüz bu boyutta bir yangın geçirmemiştir. Werner’in ziyareti 1858’e denk düşer. On bir yıl içerisinde saray önemli bir yangın geçirmiş olmalıdır.

 “Ünye konağı belirttiğim gibi, her ayrıntısıyla ulusal özgün tarzı temsil ediyor ve harap hali, yakında onun da bir zamanların şaşalı dönemi gibi yitip gideceği izlenimini veriyor. Bakımsız haline rağmen fakir, ama geçmişiyle gurur duyan bir Hidalgo gibi yeni dönemin süslü püslü, dar yapılı, kısa soluklu türedilerine aşağılayarak bakıyor. Heybetli yapının kapladığı alan, ev halkının rahatı için hiçbir masraftan kaçınılmadığını gösteriyor. Devasa sofalar, eyvanlar Avrupa ve yeni Türk yapılarında yaşanan ekonomik zorluklarla açıkça alay ediyor.” [Age. s. 163]

 

 “Saygın Bir Bey’in Düğünü”     

 

Haznedarzade Konağı’nın o dönemdeki maliki ve düğünü yapılacak olan kişi Süleyman Bey’dir. Daha önce konakta hüküm süren vezir Osman Paşa’nın en büyük oğludur. Yani Haznedarzade hanedanın kurucusu Süleyman Paşa’nın torunudur.

 Süleyman Paşa’nın babası, Gürcistan kökenli Süleyman Behram Bey’dir.

 Düğünü yapılacak olan Süleyman Bey o sırada otuzlu yaşların ortasındadır. Annesi Kafkasya kökenlidir. Babası tarafından satın alındığında bir Çerkez (Abaza) köledir. Annelik ona özgürlüğünü kazandırmış ve “kadın” rütbesine yükseltmiştir.

 Werner’in kaleme aldığı eserin "Osmanlı’da kadın ve aile ilişkileri (harem)" bölümünde Ünye’de Hazinedar ailesi özeli de anlatılır.

 “Süleyman Bey çocuklarının annesi olan ilk karısını kaybetmişti, ikinci karısı çocuk sahibi olma mutluluğuna erişememişti ve böylece o da üçüncü evlilik bağıyla bağlanıyordu ama çok iyi anlaştığı karısından da ayrılmıyordu.Bu durum, sosyal konumu yüksek olanlarda gelenekler gereği haremin bölünmesini ve herkesin kendi evini kurmasını gerektiriyordu, böylece iki kadın arasındaki ilişki kısıtlanıyordu. Age. s. 183

Werner’in deyişiyle “Süleyman Bey’in evliliği geleneksel ihtişama uygun ve hiçbir masraftan kaçınılmadan kutlandı”[Age. s. 184]

Yakındaki bir çayırda at yarışları yapılır. Şampiyonlar ödüllendirilir. Akşamüstü yağlı pehlivan güreşleri yapılır. Karanlık bastırınca, havai fişek gösterileri yapılır ve Karagöz oynatılır.

 “Karagöz Türklerin kukla oyunu. Hareketli gölge figürler çok keskin eğilip bükülmelerle perdenin arkasına gizli kuklacı tarafındanyönetiliyor, kuklacı aynı zamanda karakterleri seslendiriyor. İngilizler için biraz şoke edici olacak ama, Osmanlıların gelişmiş ve katı utanma duyguları müstehcen sözlerden hiç de incinmiyor. Ve Karagöz’ün esprilerine, hiçbir sakınca görmeden katlanıyor.”[ Age. s. 188]

 

Per Minas Bijişkyan (1777-1851)

 

Sarayın bir başka tanığı Trabzon doğumlu bir rahip plan Per Minas Bijişkyan'dır. 1777’de Trabzon’da doğan Bijişkyan, 28 yaşında rahip olarak Mekhitarist Kongregasionu’na (Ermeni Katolik Kilisesi tarafından 1712’de  kurulan dinsel bir yönetim birimi) katılmış, ömrünü bilimsel çalışmalara vakfetmiştir. Uzun araştırma gezilerine çıkarak, dil-tarih ve coğrafya dallarında eserler vermiştir. Doğu Karadeniz’in anlatıldığı Pontos Tarihi 'nde Ünye'den ve Hazinedar Konağı'ndan söz eder. Yazar 1817 yılında, esasen yerlisi olduğu Karadeniz bölgesini vikerlik (papaz) görevi nedeniyle Karadeniz sahillerini dolaşır. Gördüklerini kaydederken, mesafeleri ölçer; kitabeleri ve kiliselerdeki mahfuz yazmaları okur. Karadeniz sahillerinde eski çağlardan yaşadığı döneme kadar mevcut kavimlerin, tarihe karışmış toplulukların ve zamanla değişime uğrayan etnografik durumların tahlilini yapar. Ünye ile ilgili kısımda Paşa'nın muhteşem konağından bahseder:

“Ünye (Grekçe İneo), Terme’ye 18 mil mesafede bir şehirdir. Sahil hilal şeklinde güzel bir yerdir ve güney tarafında büyük gemiler inşa edilir. Burada sekiz yüz Rum, bir kiliseleri ile beraber kırk Ermeni evi vardır. Türkler daha çoktur. Paşanın konağı muhteşem bir binadır." [Per Minas Bijişkyan-Pontos Tarihi / Tarihin Horona Durduğu Yer Karadeniz, Çivi Yazıları, 2. Basım, Kasım 1998 , s. 75]

Saraydan günümüze fazla bir şey kalmamıştır. Sarayın denize bakan kısmındaki surlar, sarayın çeşmesi, saraya ait temel taşları, duvar ve bahçedeki havuzdan kalan bir çukur bulunmaktadır. Orijinal olarak ayakta kalan tek yapı Saray Hamamı'dır.

 

 

Saray Hamamı  

 

Diğer hamamlarla aynı tarihte, 1983 Yılında Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından eski eser kapsamına alınan Saray Hamamını kapandığı 80’li yıllara kadar Soysallar çalıştırmıştır. İşletmeci vahit Soysal’dan önce hamam uzun yıllar Aşık ailesi tarafından çalıştırılmıştır.

Hamamın bugünkü mülkiyet sahipleri Hazinedar ailesinin varisleridir. Ünye’de Paşalar olarak anılan bu varislerin bir kısmı, Nuri Paşa’nın kızı Fethiye Hanım’dandır.

1864-68 Yılları arası, kısa bir dönem Ünye sancak yapılır. Nuri Paşa, bu dönem Ünye’dedir ve Hazinedarzade konağında kuzeni Süleyman Bey ile birlikte oturmaktadır.

 

Nuri Paşa Ünye Sancak Beyi miydi?

 

Mehmet Nurettin Paşa'nın, her ne kadar Nuri Paşa adıyla Sancak Beyi olduğu ileri sürülse de, bunu teyit edecek bir belgeye rastlanmamıştır. Osmanlı'da bırakın resmi görev evraklarını, dağdaki üç baş koyunun dahi kaydı mevcuttur. Ancak Ünye'nin sancak olduğu döneme ilişkin Osmanlı belgelerinde Nuri Paşa'nın sancak beyi olduğuna dair hiçbir belgeye ulaşılamamıştır. Ünye'nin 1864-68 gibi kısa süren sancak yönetiminde, yönetici konumundaki kişiler kaymakam olarak gösterilmekte ve kaymakamlar merkezden atanmaktadır. Ünye Sancağı kaymakamlığına Sultan Abdülaziz Han'ın emriyle Mustafa Efendi tayin edilmiştir. Daha sonraki kaymakamlar Mehmed Paşa ve Mehmed Muhtar Bey'dir.  Sancak Beyi olmasalar da Nuri Paşa ve Süleyman Beyler Ünye, Fatsa ve Niksar havalisine önemli görevler üstlenmişlerdir. Her ikisi de kayda değer hizmetlerde bulunmuşlardır.

Bu dönemde (1860 yılı civarı) gezgin-yazar Franz von Werner (Murad Efendi) saraya misafir olur ve Hazinedar ailesinden bahseder. Osman Paşa'nın büyük oğlu Süleyman Bey üçüncü evliliğini yapmaktadır ve bir kısmı yanmış olan sarayda yapılan düğün, yazarın anlattığı kadarıyla göz kamaştırıcıdır. Sarayın eski, görkemli günlerini hatırlatan ihtişamlı hayat tarzından söz eden yazar, hazinedarların varlıklı ve saygın bir aile olduğunu ifade eder.

Werner'den önce Ünye'ye gelen bir başka gezgin-yazar William John Hamilton da Hazinedar ailesinden bahseder. Osmanlı'nın son dönemine kadar Ünye tersanesi, bölgedeki deniz ve kara ticareti, kendir ve ipçilik gibi girişimler Hazinedarların elindedir.

Süleyman bey konakta kardeşi Nuri Paşa ile birlikte kalmaktadır. İlk eşi öldüğünden ikinci eşini almış ama  ondan erkek çocuğu olmayınca üçüncüsü için düğün yapmıştır. Üçüncü eşinden erkek çocuğu olmuş mu, bilmiyoruz. Ancak, Hazinedarzade Nuri Paşa’nın veraset ilişkisi, hamamın mülkiyetine de yansır.

 

Saray Hamamı'nın Tapu Kayıtları

 

Saray Hamamı ve Paşabahçe Sarayının varisleri Nurettin Paşa'nın çocuklarıdır. Ağabeyi Süleyman Bey'in erkek varisi olmadığı için saraydan kalanlar ve hamam Nurettin Paşa'nın mirasçılarına intikal eder. Saray yıkılınca da mirasçılardan her biri bugün Paşabahçe denilen arsaya konut yaptırırlar. Tapu kayıtlarına göre, mal bölüşümünde Nuri Paşa'nın kızı Fethiye hanıma hamamdan önemli bir pay düştüğü görülür.

"Çamurlu Mahallesi 2019 ada işbu 29 nolu parsel eylül 320 tarih 50, 51, Nisan 322 tarih 35 ve Nisan 324 tarih 44 nolu tapu kayıtları ile hisseleri nisbetinde Abdullah oğlu Ziver ve Derviş Mustafa Agah ve Hacı Hafız kızı Cemile adlarına kayıtlı olup, 16 nolu parsele uygulanan tapu kaydının iktisabından ve posta bilirkişi beyanlarından Derviş Mustafa Agah'ın baba adının Sait olduğunun anlaşıldığı ve tapu kayıt malikleri ölü olup ... Haznedarzade Nurettin Paşa  veresesi ...malikleri adlarına hisseleri nisbetinde tahdit ve tesbiti yapılarak komisyona sunulur. (29.09.1981 tarihli tapu kaydı.)

Nuri Paşa’nın kızı Fethiye Hanım’ın eşi Ziver Bey’den çocuğu olmaz. Varislerden bir kısmı, Ziver Bey’in ikinci evliliklerinden olan çocuklarıdır. Bugün hamamın önemli hissesi bu şekilde Aykaç ailesine ve yakınlarına geçmiştir.

"7 Sehim itibariyle 4 sehimi 12 hisse itibariyle 4 sehimi Nurerttin Paşa Damadı Ziver efendi bin Abdullah ... 2400 Arşın. Yemini Haznedarzade Nurettin Paşa  veresesi, bahçesi ve tariki has ve canibi yesari ve arka cihetleri Ayşe Hanın Bahçesi ve cephe ciheti tariki ile mahdut." biçiminde kayıtlara geçen Paşabahçe 'nin ve hamamın varisler tarafından intikali gerçekleştirilir. 1970'li yıllarda taşınmaz kültür varlığı kabul edilerek koruma altına alınan hamamın ilk onarın ve restorasyon başvurusu 31.10.2008 tarihinde yapılmıştır.

 

Saray Hamamı'na Ait Anekdotlar

 

Hazinedar ailesinden Prof. Dr. Ayşe Haznedar Yalın, bir Paşabahçe sakini olarak, çocukluğundan bu yana Saray Hamamı’nın hatıralarıyla doludur. Yaptığımız söyleşide yıllar öncesine gider. Zahiye Hala’nın bir oda girişine peştamal astığını, kendilerini çağırarak, beş kız kardeşin beşini de teker teker yıkadığını anlatır. Hamam günleri haftada birkaç kez yinelenir. Özellikle Ramazan ayında iftar sonrası yemekli hamam sefalarını, müzikli hamam eğlencelerini hatırlar. Gelin hamamlarına tanık olur. Kerpeten markalı sabunlar kullandıklarını, Safiye Hanım’ın hamamda bir gün onları kokulu Puro sabunuyla tanıştırdığını söyler. Safiye Hanım’ın eşi Hicabi Bey, kendilerine sabun, kese ve lif koymaya yarayan bakırdan bir kap hediye eder. Penceresinde çiçeklerden dolayı çiçekçi Fanta Hanım’a kulak deldirip hamama gittiklerini anımsar. Birkaç gün sonra kulak deliğindeki ip çıkarılır, ortası mavi güllü bir küpe takılır. Çifte telli oynamayı Sinem Hanım’dan müzikli hamam eğlencelerinde öğrenir.

[Paşabahçe’nin Saray Caddesi karşısında kalan ve dolayısıyla Paşabahçe ile alakası olmayan ama adı “Paşabahçe Konağı” olan tarihi yapıyı anlattığımız yazımızda, Prof. Dr. Ayşe Haznedar Yalın’ı “Paşaların kızdan torunu” olarak yazmışız. Elimizdeki notlardan yanlış aktardığımız bu konuyu özür dileyerek düzeltiyoruz. Hazinedar ailesi babadan oğla; Süleyman Paşa, Osman Paşa, Nuri Paşa, Asaf Bey ve Hamit Bey olarak gider. Ayşe Hanım, Hamit Bey’in kızıdır. Silsile olarak babadan gelen “Hazinedar” olma vasfına sahiptir. Bkz. Hazinedar Ailesi Soyağacı.]      

1930’lu yılların sonuna kadar süren ve Ünye’de ekonomik sosyal yaşamı felç eden Rum mübadelesi, Saray Hamamı’nı ve dolayısıyla Paşabahçe sakinlerini fazla etkilemez. Çifte Hamam gibi bu dönemde kapanmayan Saray Hamamı, konumunu 80’li yıllara kadar muhafaza eder. 1982’de Saray Hamam’ı da kullanım dışı kalır.

 

Hamamın mimarisi

 

Saray Hamamı XIX. yüzyıl Osmanlı – Türk mimarisi özelliklerini yansıtır. Türk Hamamı planına haiz olsa da,  bazı farklılıklar içerir. Daha çok,  geniş bir aileye hizmet amacıyla dizayn edilmiş görünmektedir.

Bugün tavanı göçmüş, tabanını ot ve çalılar kaplamış giriş bölümünde üç ayrı soyunmalık bulunmaktadır. Biri Paşabahçe tarafında olmak üzere, hamamın geniş ve kemerli iki giriş kapısı vardır.

Soyunmalık kısmı kemerli geniş bir kapıyla, bir koridora bağlanır. Koridorun ilk kısmı tuvalet, ikinci kısmı tek kişilik iki odadan oluşan temizlenme kabinlerine açılır. Koridorun sonundaki nispeten dar ve düz bir kapıdan hamamın ana bölümüne geçilir. Ortada göbek taşı ve etrafını çepeçevre saran dört simetrik oda ve odalar arasında yer alan üç ayrı yıkanma bölümü bulunur.

Koridor tarafındaki iki oda ılıklık bölümüdür. Girişin karşısındaki iki oda ve aradaki bölüm külhana bitişik olan sıcaklık bölümüdür. Her odada dört kurna, oda arasındaki açık bölümde üçer kurna bulunur.

Göbek taşı üzerinde yer alan büyük kubbe dışında, odalar üzerinde yer alan dört kubbe daha bulunur. Giriş koridorunun başında, diğer kubbeler gibi fil gözleriyle donatılmış kemerli kısım vardır.

Özellikle göbek taşının olduğu bölüm, sekizgen biçimindeki kemerli mimarisiyle yapıya farklı bir estetik kazandırır. Kubbeyi kuşatan çemberin oval bağlantısı dört köşede yer alan alınlıklar dört ayrı desenle süslenmiştir.

Çifte Hamam gibi uzunlamasına dikdörtgen planlı hamamın dış cephe yüzeyleri yığma taştan olup, köşeler ve pencere aksamı düzgün kesme taştandır. Kubbelerin tamamı taş ile örülmüştür. Kubbeler iç ve dış cephe duvarları üzerine oturtulmuştur.

 

Sonuç

 

Otuz yıldan bu yana kullanılmayan ve onarımdan geçmeyen hamamda otlar, çalılar bitmiş; göbek taşı ve kurnalar paramparça olmuştur. Hamam tam bir harabe görünümündeyken Kültür Bakanlığı tarafından sahiplenilmiş, yeniden hamam olarak hizmet vermek üzere 2016 yılında restorasyonuna başlanmıştır. Restorasyon hızlı bir biçimde giderken, 2017'nin ilk günlerinde durmuştur. Dış cephesi ve kubbeleri büyük ölçüde tamamlanan hamamın onarımına ödenek kesintisi nedeniyle ara verildiğini öğrendik. Dört ay aradan sonra Mayıs’ın ilk haftasında (2017), onarım çalışmalarına yeniden başlanmıştır.

Restorasyonla ilgili ayrıntılı bir araştırmaya henüz giremedik. Elden geçirilen dış duvarlar ve yenilenen giriş kapıları doğru bir uygulama gibi görülürken, kubbelerle ilgili aynı kanıya varamadık. Özellikle kubbe ışıklandırma deliklerinde kullanılan camlara itirazımız sürüyor.

Kültür Yolu Projesi'nin  en önemli duraklarından biri olan ve yerinde bir kararla yeniden hamam olarak hizmet vermesi düşünülen bu tarihi mekanın kısa sürede restorasyonunun tamamlanacağını umuyoruz.

 ÜNYE TARİH ARAŞTIRMA GRUBU

A. Kabayel - A.D. Varilci



Bu Haber 725 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
BU YAZARIN DAHA ÖNCEKİ YAZILARI