Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
8 Aralık 2009 Pazar
O. İRFAN IŞIK
Arkeolojinin doğuşu ve Ünye Kalesi
ÜNYE Kent ve Şirin ÜNYE Gazeteleri'nde 6 bölümde yayınlanacak olan yazı, her iki gazetenin internet sitesinde bir defada yayınlanacaktır.

Arkeolojinin doğuşu ve Ünye Kalesi

ÜNYE Kent ve Şirin ÜNYE Gazeteleri'nde 6 bölümde yayınlanacak olan yazı, her iki gazetenin internet sitesinde bir defada yayınlanacaktır.

 

 Birinci Bölüm

Abdullah Us’a sevgiyle

İtalya’nın batısında, Napoli’nin güneyinde, çizmenin ayak bileğine yakın bir yerde bulunan, denizden 1267 m. yüksekliğindeki Vezüv yanardağı, M.S. 79 yılının günlük-güneşlik ağustos günlerinden birinde, eskiden de olduğu gibi, patlayacağı belirtilerini veriyordu.

Hafif-hafif ve sık-sık yer sarsılıyor, dağın bacasından, giderek yoğunlaşan kara dumanlar tütüyordu.

Hırçın bir şekilde hareketlenen dağın iki yanında kurulu olan Pompei ve Herculaneum kentlerinde yaşayan halk, bu güneşli günün gerektirdiği çalışmalara çoktan başlamışlardı.

Birden, şimdiye kadar duyulmamış şiddette bir patlama ve gök gürlemeleri ile dağın tepesi uçtu. Simsiyah bir duman, her iki kentin üstündeki gökyüzünü kapladı. Bir top yumak oldu. Atmosferin 30 uncu Km. sine kadar yükseldi.

Gün geceye döndü.

Devam eden patlamalar, gök gürültüleri, aralıksız çakan şimşekler eşliğinde, bir taş ve kül yağmuru Km.lerce kare alana yağmağa başladı.

Evlerde, iş yerlerinde, sokaklarda devinen insanlar, çılgınca bir korkuya kapılıp her yana doğru kaçışmağa başladılar.

Hayvanlar, kişneme, anırma, böğürme ve havlamalarla, öte-beride buldukları saklanacak yerlere sığındılar.

Bu arada, nereden geldiği bilinmeyen kaynar, çamurlu seller Herculaneum sokaklarını bastı. Pompei’deki limana yakın insanlar, buldukları teknelerle denize açılmak için çalışırlarken, dev dalgalar tekneleri, kentin surlarına kadar getirip duvarlara çarptı. Parçaladı.

İki kentin sonu gene iki ayrı nedenden oldu.

Yağmur, kül ve lav çamurundan oluşan bir sel, Herculaneum kentinin üzerine aktı. Çamur seli, yükseldi… yükseldi… Cadde ve sokakları doldurdu. evlere girerek odaları bastı.

Kent dışında olupta çabucak kaçanlar dışında canlı ne varsa, hepsini içine alarak kenti tümüyle örttü. Yetinmedi.  Üstünde, yirmi m. daha yükselinceye kadar aktı.

Pompei’nin sonu böyle olmadı.

Buraya lav çamuru akmadı.

Önce kül yağdı.

Şöyle, insanların silkeleyip üzerlerinden atabilecekleri incelikde bir kül.

Hemen ardından kül yağmuru yoğunlaştı. Yoğun külle birlikte lapilli [ iri kum taşları, tüf] sağanağı başladı.

Lapilli sağanağı ardından, bazıları 1-2 Kg. ağırlığında olan sünger taşı [ ülkemizdeki adıyla Ponzataşı] yağmağa başladı.

[ Volkanik gazların mağma içinde çözünmesi sonucunda oluşan gaz kabarcıklı sıvı lavlar; Tıpkı reçel tenceresinde kaynayan içeriğin üstünde oluşan köpük gibi bir üst tabaka oluşturur. Volkanın, kül ve lapilliden sonra püskürttüğü bu köpük, atmosferle temasa geçer geçmez, çok hızlı bir şekilde soğuyarak  1-2 Kg. yada daha az  ağırlıkta, camsı, gözenekli, suda yüzebilir hafiflikte köpük taşları olarak yere düşerler.]

Kentten çıkmak için kaçışanlar,  Lapilli ve Ponza taşı yağmurundan kurtulmak için evlerine yada iş yerlerine geri döndüler.

Bunların içinde, servetiyle birlikte kaçmağa çalışan erkeklerle, çocuklarını bağrına basmış kadınlar da vardı.

Ancak tehlike giderek büyüdü. Ve işte o andan sonra kurtulmak söz konusu olmaktan çıktı. Kükürt buharları, soluk almayı gittikçe güçleştirdi.

Kapalı yerlere sığınanlar, lapilli yağmuru yüzünden dışarı çıkamadılar.

Binaların damları, üstlerine yığılan lapilli ve ponza yüzünden çöktüler.

Canlıların tümü kükürt buharları ya da çöküntü altında, boğulup  ezilerek yok oldu.

Kırk sekiz saat sonra güneş, yeniden doğduğunda Pompei ve Herculaneum yoktu artık.

Km. lerce kare alan, çok kalın bir lav ve kül tabakasıyla örtülmüş ; Küller Afrika, Mısır,  Suriye’ye kadar uçuşmuştu.

Vezüv’ün yarılmış böğrü ve uçup yok olmuş tepesinden ince bir duman tütüyordu şimdi.

 

 

 

  ***                           ***                            ***

                                                           

 İkinci bölüm

 Aradan yaklaşık olarak 1700 yıl geçti. İki kentin nerede oldukları unutulmuştu.

Olay sadece ;  Lavların iki kenti gömdüğü; Şeklinde biliniyordu.

O sırada, Sicilya Kralı Charles de Bourbon’la evlenen Saksonya Kralının kızı, Maria Amalia Cheistine, Napoli sarayı ve Saray Bahçeleri’nde, Yontu ve kabartmalar gördü.

Bu buluntuların güzelliklerine vuruldu Kraliçe Kocası, Sicilya Kralını sıkıştırarak görüp hayran olduğu eserler gibi yontu, rölyef ve tablolar istedi ondan.

’Elboeuf isimli bir subay, Vezüz’ün eteklerindeki bir yeri delerek çıkarmıştı saray ve bahçesindeki eserlerin bir bölümünü, demir kadar sert ve kalın lav katmanının altından.

Kral, ilk kez onun deldiği yerden başladı antik eser aramağa.

Orada, aradıklarına benzer bir şey bulamadı. Vaz geçti orada çalışmaktan. Kazı ekibini aldı başka yere götürdü. Orayı kazmağa başladılar. 1738 yılında deldikleri bu yeni yerde bir kitabe buldular.

Yazıtta :  Rusuf adında birinin, Teatrum Herculanence’yi Kendi parasıyla yaptırdığı yazıyordu.

Eğer bir yerde tiyatro varsa orada bir de kent olmalıydı.

Herculaneum bulunmuştu.

Volkanın içinden sıvı şeklinde çıkan ve her türlü maddenin karışımı olan kütle, lav adını alarak sıvı formunda akmış ;  Cam ve daha başka maddelere dönüşerek donmuş ; sonra Herculaneum’un üstünde 20 metrelik bir katman oluşturarak kenti altında saklamıştı.

Pompei, bu şekilde yok olmadı.

O, kül, lapilli, köpük taşından oluşmuş  ince, ayni zamanda da verimli bir madde katmanı altında kalmış ama, gene de tamamen örtülmüştü. Kazma ve kürekle, kolayca açılabiliyordu. Ancak o da kayıptı. Yeri bilinmiyordu.

Kral ve kazıcılar, çeşitli yontu, eser ve hazine hırsıyla sabırsızlanıp, dağın güney eteklerine geldiler. Rastgele bir yeri kazmağa başladılar.

Nihayet 1748 yılının 6 nisanında, görülmemiş güzellikteki ilk duvar resmini,  19 nisan günü de ilk ölüyü  buldular.  Yerde yatan taşlaşmış adam, duyduğu ölüm acısından hala kıvranıyor gibiydi. Elinin altında, avucundan dökülmüş, altın ve gümüş paralar duruyordu.

Kazıcılar, Pompei’nin tam ortasında olmalıydılar ama onlar bunun farkına varamadılar. Kazıyı sürdürecekleri yerde, orada açtıkları hendekleri, gene oradan çıkardıkları molozlarla doldurdular. Başka bir yeri kazmağa gittiler.

Orada da, bir Tiyatronun izleyici bölümünü buldular. Ancak altın, yontu ve mücevher bulamadıklarından kazdıkları bu yeri de kapadılar.

Ama, kazma işine devam etselerdi, hedeflerine ulaşacaklardı. Maalesef tam aradıklarını bulacakları sırada kazmaktan vazgeçtiler.

Yeniden Herculaneum’a döndüler. Ve bir ilk çağ hazinesiyle bugün, Villa Dei Papiri adı verilen villayı buldular.

Sonunda, oradan oraya atlayarak, 1754 yılında Pompei’nin güneyinde, duvarlar, Mezarlar buldular.

O günden bu güne, 250 yılı aşkın bir süre içinde her iki kent devamlı kazıldı ve kazılma hala sürüyor.

İlk 50 yıl, Arkeolojik yöntemlerden uzak olarak yapılan kazılar,  telafisi imkansız  zararlar vermişti o iki kente

O, zararlarla  dolu 50 yılın sonunda, Winckelman’ın çalışmalarıyla doğan arkeoloji biliminin yöntemleri, Pompei ve Herculaneum kazılarında, ilk kez, uygulama olanağına kavuştu. Ve dünyayı hayranlığa boğan iki kent gün ışığına çıkarıldı.

 Bir kent, tüm işleyişiyle, gelecekteki bilginlere, konserve edilerek saklanmıştı sanki

 Bu Pompei’ye yağan kızgın külle Herculaneum’u örten lavın  eseriydi.

 Modern arkeoloji şehirleri, patlamanın olduğu günkü gibi çıkardı kül, lapilli ve lav katmanlarının altından.

 Görülenler, insanın kanını donduracak canlılıktaydı.

 Bir kadın evinin mutfağında pişirdiği süt domuzunu ocaktan indirmeğe çalışırken ; Bir diğer evde, zincire vurulmuş iki köle, çakılı oldukları yerde; Gene başka bir evde, tıpkı köleler gibi zincirli bir köpek, korkudan havlarken ; Küller altından kurtarılan diğer evlerin birinde, çocuklarını kollarının arasında saklayan kadınlar ; Hazinelerini torbalayıp kaçamayan erkekler , küllerin altında fosilleşmişken bile, telaş ve anlatılmaz bir korkuyla ayni işleri yapıyor gibiydiler.

Bir evin kapısı önündeki mozaikte:  Kendini köpekten koru yazıyordu.

İki genç kız, kaçarken bir eşeğe, götürmek istedikleri eşyaları yüklüyorlardı ki çok geç kalmışlardı.

Şehrin Herkül kapısı önünde ölüler üst üste yığılmışlardı. Önce, şehir kapısından ben çıkayım istek ve acelesiyle birbirlerini ezerek. Taşıdıkları ev eşyaları sırtlarındaydı.

Şuradaki bir salonda, bir cenaze töreninin şölenine katılan cemaat, yataklarına uzanmışlar [o çağda yemek, masaların önüne serilmiş yataklara uzanılarak yeniyordu.]

Yemek yiyor durumundaydılar.

Kader onları kendilerinin, cenaze töreni şölenine götürmüştü sanki.

Evler, tapınaklar, iş yerleri sanki, içinde oturuluyor, ibadet ediliyor, ticaret yapılıyor gibiydiler.

Villa duvarlarındaki freskler, Venuti’nin dediği gibi, Rafael’in eserlerinden daha güzeldi: 

Üçüncü  Bölüm

Arkeoloji   Biliminin   Doğuşu 

 

 

Modern arkeolojinin babası   WİNCHKELMANN    1717 yılında Prusya’da, Bir ayakkabı tamircisinin oğlu olarak doğdu. Çocukluğunda tek merakı, mezarlardan ölü külü kabı çıkarıp bir koleksiyon oluşturmaktı. 28 yaşına kadar ilkokul öğretmenliği yaptı.

1748 ylında da Prusya’yı terk edip Dresten’deki Düna kontunun kitaplığını yönetme görevini üstlendi.

Bu sırada İtalya’daki Pompei kazısının ünü dünyaya yayılmıştı. İtalya’ya gitmek için yanıp tutuşuyordu Winchkelman.

Aklı tüm doğmalardan bağımsız olduğu için Katolik’liği kabul etti.  Bu dinsel sapma İtalya’da çalışmasını sağladı. Roma için yapamayacağı şey yoktu.

İtalya’da yayınladığı makaleler ses getirince, Roma çevresindeki tüm eski eserlerin yöneticisi oldu.

Arkeolojinin kaderini değiştiren üç büyük eserinde en vurucusu,  İLKÇAĞ SANAT TARİHİ dir. 

Bu eser, Örenlerde yapılan kazıların,  sonsuz bir sabırla nasıl kazılması gerektiğini, bulunan eserlerin tasnifinde, zaman ve menşe gözetilmesi yöntemlerini öğretti ilkel arkeoloğlara.

                          

Tarihin izleri

Elimize geçen herhangi bir resimli sanat tarihi kitabına baktığımızda,  gördüğümüz bir sürü alt yazılı resmi merakla, okumağa başlarız.

Şu, Mısır Firavunu 2. Pepi dir. Şu 2. Ramses’in onlarca eşinden biri ve baş kadını olan, Amon Tapınağı şarkıcılarından güzel sesli NEFERTARİ dir . Şu heykel resmi, Büyük İskendere , şu minyatür, kendi askerlerinin  tecavüzüne uğramış Osmanlı Padişahı GENÇ  Osman’aittir gibi .  Daha?…

Bir kazıda bulunmuş el kadar bir seramik parçasının üstünde silik bir boya izi vardır. Alt yazı bu seramiği bize şöyle tanıtır :

 Miken medeniyeti seramiği. Tanrıların babası ZEUS, Tepe gözlere yıldırımlar yağdırıyor.

Biz arkeoloji meraklıları bu bilgileri kimin derleyip topladığını bilmez, araştırmayız.

Alt yazıların pek çoğu doğru olduğu gibi, Yukarıdaki seramik örneğinde olduğu gibi gülünç derecede uydurulmuş yakıştırmalar da vardır.

Mısır’ın antik mezarlarında yapılan kazılarda, ilk kez girilen bir mezar odasında, duvara yaslandırılmış bir Uşapti vardır. [yeniden doğuşta Firavuna hizmet

edeceğine inanılan köle heykelciği]

Heykelcik, resmi çekildikten hemen sonra, dışarıdan gelen havayla temas eder . Kazıcı resim çekinceye kadar duvara yaslı olarak kalmıştır heykelcik. Bir an yani. Sonra, toz olarak dökülmüştür duvarın dibine.

Buna tanık olan kazıcı olayı bir makaleyle,  arkeoloji literatürüne sokmasaydı, Tutankamon’un mezarı açıldığında, hazine odalarındaki buluntuların bir bölümü yok olabilirdi.

Bu tehlikeyi önlemek ve  Winchkelman’ın yöntemlerini uygulamak için mezarın boşaltılması ve buluntuların bilimsel tasnifi o derece uzun tutuldu ki, bu süre beş yılı geçti.

Arkeoloji, Pompei kazılarından sonra giderek bilim sınıfına katıldı. Bundan sonra da, tarih biliminden matematiğe kadar tüm bilimleri pozitif etkiledi.

Bu kez de muziplikler, aldatmacalar başladı arkeolojide.

Helen,Roma, özellikle de Antik Mısır baş yapıtlarının kopyaları, taklitleri yapılmağa başlandı. Bunlar o derece başarılı idilerdi  ki sahtelik ve eskiliklerini ancak konunun uzmanları anlayabiliyorlardı.

Eski eser koleksiyonculuğu yaygın bir merak haline gelince en kolay aldatılanlar, bu koleksiyoncular oldu. Aldatmacaya çarpıcı bir örnek :

Koleksiyonuna Antik Mısır eserleri katmak isteyen bir meraklı Mısır’a gider. Kahire’nin El Halil çarşısında, kıyı-köşede kalmış zor bulunur bir dükkanın sahibiyle, zaman içinde içli-dışlı olur. Adam kaçak kazı yapan bir hırsız çetesinin başı olarak tanıtır kendini. Eski eser meraklısı, bu adamı kendisinin bulduğunu sanır.  Oysa ahtapotun kolları o denli uzundur ki, kendisinin daha, Mısır’a ayak bastığı andan itibaren  takibe alındığından haberi yoktur.

Etap – etap hiç şüphelenmeden o dükkana yönlendirilmiştir.

Ahbaplık güven derecesine ulaşınca, Dükkancı, zengin meraklıya, kendi adamlarının yapmakta oldukları bir kaçak kazıyı görmek isteyip istemediğini sorar. Teklif canına minnettir meraklının. Bir cipe binerler. Kahire’nin on beş Km. uzağındaki çölde, 45 Km. uzunluğu olan Sakkara antik mezarlığının ücra köşelerinin birinde, yıllar önce bulunarak açılmış, içindeki eserler çalınmış, bir mezara giderler. Orada on-on beş kadar hayalet gibi adam, sırtlarında eski araba lastiklerinden yapılmış sepetlerle mezardan çıkarılan kumu taşımaktadırlar.

Zengin misafirle Mısır’lı mezara girer, dibe kadar yürürler. Dipte, kazmalarına yaslanmış dinlenir pozisyonda iki kazıcı vardır.

Mısırlı, önündeki yorgun amelenin kazmasını alır. Kumu eşelemeğe başlar.

Zengin durur mu?

O da öteki yorgunun kazmasını kapar. Bu kez de  kimse, kendisini çalışmağa teşvik etmemiştir.

 Zengin, şevk ve hırsla sallar kazmasını. Sonra, zayıf mum ışığının hayal-meyal aydınlattığı bir nesne görünür kazmanın ucunda.

Zengin eski eser toplayıcısı, çılgın bir sevinçle çöker. Yarısından çoğu  gömülü nesneyi alır kumların içinden. Bu su mermerinden yapılmış kusursuz bir heykeldir.

Senaryo gereği, kazı heyeti tepinerek olayı kutlamaktadır.

Dükkancı tarif edilemez bir sevinç gösterisi ve eski eser uzmanı edasıyla heykeli inceler. Bu, dördüncü hanedan Firavunlarından biri olmalıdır. Ama hangisi olduğunu gün ışığı incelemesi belirleyecektir der.

Uzatmamak için son söz olarak şu söylenebilir. Adam kendi bulduğu heykeli astronomik bir fiyatla satın aldıktan başka bir de gümrükten geçme rüşveti olarak ikinci astronomik fiyatı öder mısırlı eser kaçakçısı dükkancıya.

Avrupa’da mezar kazısında, kendi elleriyle kumların içinden çıkardığı dördüncü hanedan firavunu heykelinin, ikinci Ramses heykellerinden birinin elde eskitilmiş kopyası olduğunu öğrenir, eski eser uzmanlarından. Yıkılır adam. 

 

Dördüncü bölüm

Anadolu’da Arkeoloji

Anadolu toprakları 18 – 19.   yy.da kazılmağa başlandı. Özellikle  19. yy.da. Ülkemize gelen tarihi eser kaçakçıları, gezginler, arkeologlar önce, hazine avcılarının höyük ve Tümülüslerden, kaçak kazılarla çıkardıkları hazine ve değerli tarihi eserleri, yok pahasına satın alarak kendi ülkelerine kaçırdılar.

Daha sonra, yükte de, pahada da ağır lahit, sitel, işlenmiş taşlarla PERGAMON ZEUS  ALTARI gibi yapıları, tümüyle yerinden sökerek, aymaz Padişahın fermanıyla, izinli olarak götürdüler ülkelerine. 

Eski eser kaçakçılığını önleyen ve korunmalarını sağlayan yasaların yürürlüğe girmelerinden sonra kazılar, yerli ve yabancı arkeologların başkanlıklarında, bilimsel olarak yapılmağa   başlandı.

Yasalardan önce de yabancı arkeologlar Anadolu’da izinli kazılar yapmışlardı.

Bu kazıların birinde, Anadolu tarihinden onlarca yüz yıl kaybolmuş şanlı bir ulus, bıraktıkları belgelerle bulundu… HİTİTLER.

Ülkemizi yurt edinmiş en eskisinden bize kadar gelip geçmiş ulusların bıraktıklarını gün ışığına çıkaran arkeologlar, kazmalarının ucundaki bir taşın çevresini temizler, bunun bir temel taşı olduğunu anlar.

Sonra etrafta, o temelin üst yapısını oluşturan işlenmiş birkaç taş daha bulur. Daha sonra da bu taşların karşısına geçerek o temelin, nasıl bir binaya ait olduğunu görmüş gibi anlatmağa başlar.

Bina, filan ulusa aittir. İki katlıdır. Ön cephesinde şu kadar penceresi vardır. İkinci kat, zemin katın üstünden yanlara birer m. taşarak yapılmıştır der.

Siz şaşkınlık içindesinizdir.

Bir sıra temel taşıyla üç-beş üst bina taşından bu denli çok ve kesin bilginin nasıl edinildiğine şaşmakta haklısınızdır.

Arkeolog bu bilginin çoğunu, o ulusun öteki örenlerde bıraktıklarından, o ulusun yapı tarzını bildiğinden,  akıl yürütme ve hayal gücünden yararlanarak edindiğini söyler size.

Anadolu’da tarihe kaydedilmiş, on beş bin yerleşim yeri var.

Bunların yüzde biri bile henüz tam olarak kazılıp bitirilmiş değil.

En uzun, en çok kazılan EFES ‘in bile tamamlanması için daha yüz yıl belki de daha uzun zaman kazılması gerektiği söyleniyor.

 

Ünye Kalesi

Ne yazık!

Tek bir yapı kompleksi olmasına rağmen, henüz arkeolog kazması vurulmadı ona.

Restorasyon adıyla bir-iki yıldır yapılan bir temizlik çalışması var sadece. Restorasyon yaptığını söyleyen taşeron firma sadece birinci surun düşen üst taşlarının yerine yenilerini koyarak suru restore etti.

Kalemiz hakkında bilinenlerin hepsi, buranın Pontus – Roma – Bizans – Osmanlı’ larca kullanıldığı, kalenin volkan konisi üstüne kurulduğu, dört koruyucu surla çevrili olduğu kadardır. İsmi ise, Osmanlı derebeylerinden, kaleyi kullanma hakkını kazanan Çal oğullarına kinaye olarak   ÇALEOĞLU KALESİ dir.

Yapılan son temizlik çalışması sırasında, molozlar altından çıkarılan ve varlıkları yeni öğrenilen iç kale kaya mezarlarıyla kimisi kırılarak dağılmış lahitler henüz kayıt altına alınmamıştır.

[Restorasyon adıyla yapılan temizliğin taşeron firmasını temsil eden, amele başı sayabileceğimiz adam : -ki kendi ifadesine göre kalemize benzer pek çok ören yerinde restorasyon yapmış, üstün deneyim ve bilgi sahibi olmuştur.-

Yerel gazetemiz Şirin Ünye’nin kendileri hakkında yaptığı, mezarları temizlemek adına çıkardıkları iskelet ve kemikleri yok ettiler; Temizliği özensiz yaptıklarından bir tarih yok oluyor mealindeki haberinden kinlenmiş, araştırmalarımıza engel olmuşturl

Bizi kale kapısının metrelerce ilerisine  kurduğu barikatta durduran restorasyon yetkilisi ısrarımız karşısında, engin bilgisine güvenerek ve arkeologlar gibi akıl yürütüp hayal gücüyle bize şu bilgileri aktarmıştır :

Pek çok kaya mezarını gün ışığına çıkardım.

Molozlar altında kalmış birkaç sağlam veya parçalanmış, aşağılara yuvarlanmış lahitler buldum. Kaya mezarları ve lahitlerdeki ölüler Bizanslıdır.

Kaya mezarlarının bulunduğu üçüncü sıra surları içindeki bir temel, kilise binasına aittir.

Gene bu sur içinde, küvetli, modern sayılabilecek tuvaletli genel bir banyo binası vardır. Temizlenmiştir.

Birinci surun koruduğu giriş platformu bir yerleşim yeridir. Orada bir çok binanın temellerini çıkardım.

Restorasyona bu yıl devam etmek üzere tatile girdiğimiz bir sezon boyunca korumasız kalan kaleye hazine avcıları girmiş, üç ve dördüncü sur içinde kazı yaparak  banyo binasına ve sur duvarına, telafisi imkansız zararlar vermişlerdir.

Kalenin birinci suru ve kapısında yaptığım restorasyonu, İtalyadan ithal ettiğim çimentoyla yaptım demiştir.

 

Beşinci bölüm

Adamın büyük bir öz güvenle verdiği bilgilerin zaten bilinen doğruları dışındaki yanlış ve uydurma olanlarının hangisini düzelteceğimde kararsızım.

Önce ithal ettiğim dediği, ama kendisinin  bilmediğini hemen anladığım çimentoyu açıklamak isterim.

[ Roma ordularının doğu komutanı olduğu sırada Antakya’dan Romay’a gelerek İmparator olan Vespasianus M.S. 72 yılında Kolezyum’u arena olarak yaptırmağa  başladı. Kolezyum’un orijinal adı Amphitheatrum Filavium idi. Kolezyum, M.S. 80 yılında, ardılı ve oğlu olan Titüs zamanında bitirildi.

Yapının sağlam kalmasını sağlayan harç, Romalı inşaat mühendislerinin bu yapı için özel olarak icat ettikleri ve halen terkibinin çözülememiş olduğu söylenen, volkan külü ve tüfünden üretilmiş bir tür çimento.] 

O kül ve tüf ithal ediliyor İtalya’dan. Sonra bizim çimentoyla karıştırılarak harç yapılıyor. Horasan harç gibi güçlü oluyor bu karışım . Adamın yaptığı  bu olduğu halde o, İtalya’dan getirttiğim çimento diyor..

Ölülerin ulus aidiyetleri hakkındaki kesin yargısı da son derece yanlıştır. Mezarlıktan çıkarılan kemikler, üzerlerinde araştırma ve inceleme, kemik yaşı testi yapılmadan yok edilmişlerdir. –gazete haberinin iddiasına göre-

Üçüncü sur içinde, kaya mezarlarının yoğun olarak bulunduğu alandaki bina kalıntısının kilise olduğu söylemi de yanlıştır. Eğer böyleyse bu sav, kale Bizanslılar tarafından yapıldı demekle eşdeğerdir.

Oysa hem kale hem mezar ve ölüler, çok daha eski bir tarihe ait olabilirler.

Bence oraya   KUTSAL  ALAN  demek daha doğrudur.

O bina bir pagan tapınağı olabilir. Sonradan kilise hatta camiye dönüşmüştür  belki de.

Bunlardan hiç biri  olmayabilir bile.

Kapının üstünde, çekirdek kayanın dış yüzündeki mezar, Anadolu’muzda, Fethiye – Tlos – Myra – Pınara – Limyra – Arykanda Ören yerlerinde gördüğümüz Likya kaya mezarı formunda Pontus krallarından biri tarafından yaptırılmış kaya mezarı olduğu kesin bilgidir.

Mezar çatısının altındaki, Bizans amblemi dedikleri kartal figürleri, mezar yapılıp eskidikten yıllarca sonra, kendilerine mal etmek için Bizanslılarca kazınmış olabilir. Tıpkı, ikinci Ramses’in öz babası birinci Seti’nin mabet ve heykellerinde yazılı adını sildirip kendi adını yazdırması gibi. Bunu yazının diğerlerine nazaran çok derine kazınmış olmasından anlıyoruz.   

2. Mitridates’e  ait olduğu yazılıp söylenmesine rağmen onun da kime ait olduğu kesin değildir.

6. Mitridat Karadeniz’in kuzey ve güney sahillerine, Azak denizi boğazı yanından Sinop’a .

Kafkaslardan, Kelkit vadisi boyunca iç Karadeniz’de, Amasya ve  Bolu yakınlarına kadar sarp, dik ve zaptı zor tepelere 150 adet kale yaptırmıştır.

Demek ki Ünye Kalesini 6. Mitridat yaptırmamış.

Üstelik 6.Mitridat kalelerinin pek çoğu, Ünye kalesinin kopyası gibidir. Ünye kalesi, o 150 kalenin en yetkinidir çünkü.

6. Mitridat, bu kalelere silahlarını, hazinelerini, savaş sırasında ordusunun tüketeceği erzakı depoluyordu.

Kalelerine   KOZOFİLOS yada KOZOFİLAKİA  diyordu.

Kendisine yazlık saray yaptıracağı yer olarak, verimli ve ılıman, her çeşit Karadeniz meyve ve sebzesinin yetişebileceği toprak kalitesine sahip olan Niksar’ı seçmişti.

Hazinesinin en değerli bölümünü, Niksar’da yaptırdığı kalede koruyordu.

Buradaki hazine, değerli silah ve zırhlar, altın-gümüş koşum takımları, altın külçeler, altın ve gümüş paralar, çok miktarda da derlediği ve bizzat kendisinin yazdığı, değerleri doğrulanmış tıp kitapları ve zamanın el yazması her konu üzerine yazılmış bilim kitaplarından oluşuyordu.

Ne tuhaf…Bu emsalsiz değerlerin korunduğu kale, Ünye Kalesi’nin yanında ne kadar güçsüz ne kadar önemsiz kalıyordu.

6. Mitridat kalelerinin hiç birinde, kale dışına çıkış için özel olarak yapılmış gizli bir tünel yok. Ama Ünye kalesinde var.

Hititlerin kullandığı adıyla POTERN var Ünye kalesinde. Dahası…Her surla çevrili Hitit kentinde de, kalelerinde de var.

Bu gizli tünel gerektiğinde kent ve kaleden kaçmak yada düşman güçlerine ani bir baskın için kullanılıyordu.

Ünye kalesinin poterni çok uzun senelerden beri kullanılmadığı için unutulmuş ve yeri molozlar altında kaybolmuş. Ama hafızalara öyle silinmez derinlikte kazınmış ki, bizden önceki nesiller onu  büyütüp devleştirerek gizli tünel, kalenin zirvesinden başlayıp, dehlizden dibe iner ; Oradan taa Aynigola’nın falezine kadar uzanır ; Gene falezin bilinmeyen bir yerinden denize açılır diye anlatagelmişlerdir.

 

 

Altıncı Bölüm

Her efsane unutulan bir gerçek kırıntısından yaratılmıştır.

Bu Haber 2376 Kişi Tarafından Okundu.

YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.