12 Aralık 2009 Pazar
O. İRFAN IŞIK
Esaret
Bu metin, ÜNYE Kent ve Şirin ÜNYE gazetelerinde bölümler halinde beş haftada, iki gazetenin sitelerinde ise bir defada yayımlanacaktır.

(1. Bölüm)                                                            

Birinci Dünya Savaşı sırasında,1916 yılı son baharına doğru Karadeniz'in ortasında, ahşap bir gemide, ailemdeki kadınların yaşayacağı felaket başlarken, binlerce km. ötede, güneybatıda aşağı- yukarı ayni zaman dilimi içinde babamda bin beter bir felaket yaşıyordu.

Ailemin reisi babam, İkinci Meşrutiyetten hemen sonra askere alınmış, iki Balkan savaşına katıldıktan sonra terhis olmuş, Evine uğramadan memur olarak Arabistan'a tayin edilmiş, savaşın dünyayı sardığı bir sırada İngiliz'lere esir düşerek Malta adasındaki açık hava zindanına konulmuştu.

Orada, dayanılmaz bir moral işkenceyle, beş yıla yakın bir süre esaret yaşadıktan sonra 1921 yılında Ünye'de ailesiyle birleşinceye kadar dolu-dolu on üç yıl geçmişti aradan.

Ailemdeki kadınların Rusya'daki esaret serüveni iki yıla yakın bir süre yani babamınkinden çok kısa sürmesine karşın çok daha hareketli ve ölümcül olaylarla doludur.

Aşağıda, on üç yıllık ayrılık arasına sıkışan kısa ve uzun iki esaret öyküsü okuyacaksınız.

Bu öyküdeki pek çok detay belleğimden silinmiş olabilir. Çünkü, hem babamdan, hem annemden, defalarca, bölüm- bölüm dinlediğim esaret anılarının birbirine karışması kaçınılmazdı.

Bu durumu bildiğim için belleğimdeki net olayları anlatmağa çalıştım.

Bir de, kimliğini öykünün içinde öğreneceğiniz Tombulun Mevlüt namındaki kişinin Rus İhtilalindeki savaşına hiç değinmedim.

Çünkü annem, Mevlüt'ün bir ara yanlarından ayrılıp, o çocuk yaşında, Kazan'da savaşa katılmış olabileceğini anlatıyor,  Bir başka anlatışında ise Moskova'ya gidip orada kızıllar cephesinde savaştığını anlatıyordu.

Tombulun Mevlüt ise , Rusya'da babaannemlerden korktuğu için yalan söylediğinden midir nedir? Ünye'de de hala:

Savaşmadım . Ah bir de Moskova'yı görebilseydim deyip duruyordu.

Annem : Bu hain pek çok Zavallı Rus'u öldürmüş olabilir derken -O Kendisine ait olmayan bir savaşta adam öldürmüş acımasız bir katil durumuna düşmemek için olacak-    

Hiç savaşmadım diyordu. Ama on altı yaşında çelimsiz bir çocukken babaannemin emrinden çıkıp bir ay niçin kayıp olduğunu izah edemiyordu. Doğru-dürüst Rusya'da da izah edemediği için babaannemden hayatının en büyük sopasını yemişti.

Öyküde, Babamın esaret serüveninin detaylarına hiç girmedim. O erkekti. Yaşadıklarının tümü kendi seçiminin sonucuydu.

Ama Babaannem, annem, küçük bir kız olan ablamın yaşadıkları çok önemliydi. Bu bakımdan esaret öyküsündeki ağırlığı onların serüvenine verdim. Ve onların Rus milletine duydukları minnet hisleriyle sevgilerini -çünkü olağanüstü bir iyilik ve koruma görmüşlerdi- öykünün en sonuna bırakarak.   

***                             ***                            ***

Başlangıç:

Savaş gemisinin iki top atışıyla uyarılan, motor takılmış çifte direk yelkenli ahşap gemi,

yelkenlerini mayna ederek beyaz bayrak çekti. Yüz metre arkalarından ateş eden Rus savaş gemisi yavaş-yavaş gelerek ahşap gemiye rampa etti. İskele indirdi. Gemiden bir ses Türk'çe:

-Tek-tek gemiye çıkın diye emretti.

Çifte direk yelkenli ahşap gemi 25 m. boyunda kıç üstünde iki yolcu kamarasıyla aslında yük taşımak için yapılmıştı.

Bu günkü yükü, bir vagon iç fındıkla on tabut yumurta, fındıkların üstüne yüklenmiş bir çok çuval patates, yolcu olarak Ünye'den aldığı iki kadın bir kız çocukla üç erkekti. İstanbul'a gidiyordu gemi. Samsun'la Sinop arasında açık denizdeydi. Kış aylarına çok yaklaşılmış olmasına karşın hava olağanüstü güzeldi. Poyraz ahşap gemiyi kanatlandırınca kaptan dayanamamış Sinop'a daha erken varmak için hayatının en büyük hatasını yaparak kıyıdan ayrılmış, engine açılmıştı.

Rus deniz kuvvetleri Karadeniz'e hakimdi. Kara orduları ise Erzurum'u almış, Harşit'e dayanmıştı. Sarıkamış Harekatının getirdiği yıkımdı bu.

Birinci Dünya Savaş'ı tüm korkunçluğuyla sürüyor, gittikçe tüm dünyayı sarıyordu. Başımız beladaydı.

Ahşap gemideki iki kadından biri babaannem öteki annem olacaktı on beş yıl sonra. Küçük kız yolcu da ablam...

O küçük kız, babaannemin kucağında çıkıyordu savaş gemisinin iskelesinden yukarıya. Annem, kayın validesinden sekiz basamak aşağıdaydı.

İskele başında çıkışı düzenleyen eli süngülü Rus denizci, hışımla bağırarak Rus'ça bir şeyler söylüyordu süngüsüyle işaret ettiği babaanneme. Oysa o bir şey anlamıyordu bu sözlerden. Sekiz yaşındaki ablam korkmuş ağlıyordu kucağında.

Denizci son basamakta, babaannemin kucağında ağlayan ablamın omzuna kısa süngüsünün sırtıyla vuruyor, bağırıyordu kendi diliyle. Sonradan, bu kocaman kız da tek başına kendisi çıksın iskeleden dediğini öğrenecekti annemle babaannem ama, o sırada olan olmuş, savaş gemisinin ani sarsılmasıyla süngü ablamın boynunun hemen altından omzuna girmiş karşı taraftan çıkmıştı.

***                           ***                             ***

Sultan Mehmet Reşat'ın tahta çıkışından sonra askere alınan babam,Türk Balkan Savaş'ları sonunda askerlik süresi dolduğu için terhis edilmişti. Okur-yazar ve sağlıkçı idi. Terhis olur olmaz Osmanlı devletinden kendi mesleği konusunda memuriyet teklifi almış, kabul edince derhal Arabistan eyaletinin Cidde kentindeki askeri birliklere sağlık hizmeti vermek üzere, Sağlık Komiseri sıfatı ile tayin edilmişti.

Cidde, islamın kıblegahı Mekke'ye 60-70 km. mesafedeydi.

Sevinçten, göklere uçtu babam. Bu memuriyetin hem kendisine, hem annesiyle eşine hac görevlerini yerine getirme şansı  vereceği için Tanrı'ya şükretti.  Bu şansı kaybetmemek için kendilerini, Cidde'ye yerleştikten sonra yanına alacağını bildiren bir mektup yazdı. Her an Arabistan'a hareket edebileceği için Ünye'ye gelemediğini bildirdi. İlk maaşının tamamını postaladı Ünye'ye.

Maaşı beş liraydı. Reşat altın lira olarak ödenmişti  para. Cidde'nin Hicaz vilayetinde de  altın lira olarak alacaktı maaşını memuriyet teklifindeki şarta göre.

Çok paraydı altın beş lira. Onun pek azını kendisi kullanacak. Gerisini ailesine gönderecekti. Özellikle minik kızı iyi beslensin diye. -ondan yıllarca ayrı kalmış kavuştuktan sonra da birkaç yıl içinde evlendirdiği için yeterince babalık yapamadığına inanmıştı. Yaşadığı sürece onu diğer çocuklarından daha çok sevmiş, bunu bize hissettirmekten çekinmemişti. Ona baba sevgisi borçluyum, bunun için beni kınamayın diyordu sürekli.-   

Şimdilik İstanbul'da geçici görevle çalışıyordu bir askeri birlikte.

O görevde bir buçuk yıl çalıştı. Sonunda,  Hicaz'a giden bir gemiye binmesi için emir aldı.

Haftalar süren bir deniz yolculuğundan sonra  Cidde limanına vardı gemi.

Beş altın lira maaşlı, genç sağlık komiseri Mumcu zade Osman oğlu Mehmet ef. Cidde karargahına gitti. Hemen o gün görevine başladı.

                                         HAFTAYA: Esirlerin Kazan'a nakli ve

Cidde'deki görevli

                                             

İkinci Bölüm

İki kadınla çocuğun çığlıkları gemi mürettebatını iskele başına yığdı. Ablamı babaannemin kucağından alıp geminin revirine indirdiler.

Yara, şah damarına çok yakındı ama tehlikesizdi. Ağlayan kadınlara güler yüzle telaş etmelerine lüzum olmadığını bin bir özür ifadesiyle anlatarak, çok yakında yaranın iyileşeceğini söylediler.

Sonra, annemle babaanneme gemi doktorunun misafirisiniz diyerek bir kamara tahsis ettiler.

Ailem bu esef verici olaydan faydalanmış oldu böylece.

Ahşap yelkenli, insandan arındırıldıktan sonra denize bırakılmıştı. Savaş gemisinin güvertesi bir sürü esir Türk'le doluydu. Aralarında konuşmalarına izin verilmiyordu.

Savaş gemisi çocuk yaralama kargaşasını atlatmış, hareket etmişti. Ahşap yük gemisi denizin ortasında kimsesiz, yalpalayıp duruyordu. Güvertede yaşlı gözlerle gemisine bakan kaptan, kıyıdan ayrıldığına hayıflanarak dövünüp dururken, savaş gemisi büyük bir kavis çizerek döndü. Çifte direğe yöneldi. Hızını artırarak gitti. Ahşap geminin sancak tarafının tam ortasına tüm ağırlığıyla gömüldü.

Ahşap tekne çatırdayarak iki parçaya ayrıldı. Savaş gemisi daha iki parçanın arasındayken iki parça da sulara gömülerek yok oldular.

Esirlerin kimlik tesbitleri yapıldı. Babamın sosyal statüsü babaannemin elindeki belgelerden, doktor olarak tercüme edildi.

Bu uğurlu yanlışlık, Rusya'da esir olarak kaldıkları bir yılı aşkın süre içinde onlara birinci sınıf muamele yapılmasını, Osmanlıya iade esnasında da birinci sırada olmalarını sağladı.

***                         ***                          ***

Genç sağlık komiseri kutsal topraklarda huzur içinde görev yaparken, haç mevsiminin gelmesini bekliyordu. Birkaç kez Mekke'ye görevle gitmiş, umre tavafı yapmıştı ama henüz haç farizasını yerine getirememişti. Cidde de güzel bir Arap evine yerleşip eksiklerini tamamladıktan sonra, ailesini yanına almak için gereken müracaatı yapmıştı. Çok geç gidip geliyordu mektuplar. Ama ne çare... Beklemek zorundaydı. Tek tesellisi, onların aç ve sefil olmadıklarını bilmesiydi.

Yıl 1914 olmuştu. Temmuz ayının ilk günlerinden birinde, Avrupa'da bir savaşın başladığı duyuldu. Sonra hemen,  Osmanlının seferberlik ilan ettiği haberi geldi. Tarih 1 ağustos 1915 di. Bu tarihten sonra hızla gelişti her şey.

Küçük kardeşinin de askere alındığı haberi geldi seyrek aldığı mektupların birinden. -bu kardeş, benim küçük amcam, Çanakkale  savaşlarında kaybolmuştu. Esir, şehit yada kaçak değil kayıptı askeri kayıtlarda -                             

Dedem yıllar önce ölmüştü. Ailemiz şimdi erkeksiz, korumasızdı.

Arabistan'daki memur, Karadeniz dağlarındaki Ermeni eşkiyasından haberdardı. Şehre de inerler miydi acaba? Kötü düşüncelere dalmak istemiyordu. Bir ulaşabilselerdi Arabistana...Tasaları yok olacaktı.

Devletten izin çıkıp çıkmadığını henüz bilmiyordu. Savaş tüm dünyaya yayılmağa başlamıştı.

Padişahımız Halife hazretleri Cihad-ı Ekber ilan ederek tüm Müslüman alemini Sancağ-ı Şerifin altına davet etmişti ama çağrıya uyan yoktu.

Irak ve Suriye savaş alanıydı. Doğu cephesinde Rusların Kafkas ordusuna saldırmış yenilmiştik. 28 ocak 1915 günü İngilizler Çanakkale'yi geçme kararı almışlardı. 22 nisan 1915 gününde de müttefikler Gelibolu'ya çıkarma yapmışlardı . 2 mayıs 1915 te Van, Rus ve Ermeniler tarafından işgal edilmişti. 5 ağustos 1915 günü İtalyanlar Türkiye'ye savaş ilan etmişti. Bu haberler Arabistan ordu komutanlığından anında öğreniliyordu artık. Ünye'den son aldığı mektuptan sonra kendisi düzinelerce yazdığı halde artık mektup gelmiyordu ona.

Mumcu zade Osman oğlu Mehmet ef. Aylardır endişeler içinde kıvranıp duruyordu.

Bu arada, kah İngilizler Gelibolu'dan çekildi gibi iyi, kah Ruslar Harşit'e dayandı gibi kötü haberler alırken kendisine en büyük sevinci yaşatan özel bilgi geldi İmparatorluk mührünü taşıyan sarı zarflı bir mektuptan.

Ailesine, devlet eliyle  Cidde'ye sevkleri için İstanbul'a gelmeleri emri verilmişti.

Hariciye Vekaleti'ne muvasalatlarından ( varışlarından) sonra salimem Cidde'ye sevkleri deruhte edilecektir  diyordu izin.

***                                 ***                         ***

Çifte direkli güzel ahşap gemisinin parçalanıp denize gömüldüğünü görmeye dayanamayan Türk Kaptan, savaş gemisinin güvertesine boylu boyunca düşüp bayıldı. Güvertedeki Türk esirler kaptana yardım için hareketlenince, Rus denizciler süngülerine davrandılar. Sonra da kaptanı sedyeye yatırıp, götürdüler.

Rus savaş gemisi iki gün sahillerimizde dolaştı. Sinop yakınlarından geçti. Sinop'un iki limanında da bir tek gemi yoktu. Rus savaş gemisi tam yol engin denize açıldı. Bir gece yarısına doğru pırıl- pırıl ışıklar içinde ki bir limana girdi. Esir erkekler ikişer- ikişer kelepçeyle bağlandılar birbirlerine. Kadınlar serbest ama yine ikişer- ikişer yürüyüşe geçirildiler. Uzun süre yürütüldüler. Tren olduğunu öğrendikleri bir araca bindirildiler.

Bulundukları kompartımana önce sadece benim ailem oturdu. Sonra yanlarına 16 yaşında olduğunu öğrendikleri bir erkek çocuk getirdiler. Babaanneme, bu genç erkeğin velisi olması için ricada bulundular tercüman aracılığıyla. Kabul etti teklifi babaannem. Çocuk, Büyük Liman'lıydı. "Tombulun Mevlüt" diyorlardı köyünde çocuğa. Esir kaydında da künyesi aynen böyleydi. Büyük Liman açıklarında balık avlarken esir alınmış, kayığı parçalanarak batırılmıştı. Denizdeki bir Türk takasına bile tahammül edemiyordu Ruslar.

Karadeniz'de dolaşan Türk savaş gemilerinin hepsi batırılmış, mürettebatı esir alınmıştı.

Tombul'un Mevlüt, kısa boylu, iyi yüzlü bir çocuktu. Kompartımanın bir köşesine büzülerek utanç içinde oturuyordu. Hemen sevdi bu zavallı çocuğu babaannem.

Zayıf, uzun boylu, kemikli, elli altı yaşında başat bir kadındı. Otoritesi ses tonundan ve bakışlarındaki sertlikten hemen anlaşılıyordu. Bir süre kompartımanda büzülüp oturan çocuğa baktı.

-Rahat ol evlat dedi. Şimdi küçük torunum ve annesi, senin kardeşin ve ablan olacaklar. Ben de anan. Bana anne diyeceksin. Haberim olmadan hiç bir şey yapmayacak, dizimin dibinden ayrılmayacaksın. Biz ne yersek, sen de onu yiyeceksin. Anladın mı Tombul'un Mevlüt?

- Anladım ana, dedi çocuk.

Birden bu kararlı cevap, sevince boğdu yaşlı kadını. Esir olduklarından günlerce sonra ilk kez gülümsedi. Torununa baktı:

-Gördün mü Emine? Dedi küçük kıza. Bu da senin ağabeyin.

Sonra da sevecen bir ses tonuyla:

-Yaran acıyor mu yavrum? Diye sordu.

Yok, acımıyordu yarası küçük kızın. Ama O, bu türedi ağabeyi babaannesi gibi hemen kabul edeceğe benzemiyordu. Arkasını döndü Mevlüt'e.

Onlar böyle konuşurken kompartımanın kapısı açıldı. Paketlenmiş yiyecekleri su şişeleriyle birlikte dağıtıldı kendilerine. Yemek getiren görevli kapıyı çekip, gitti. Babaanne paketi açtı, hayretler içinde kaldı. Bembeyaz bir yarım ekmeğin içine kocaman, tek parça bir sövüş et konmuştu. Böyle bir ekmek ve eti çok uzun bir süreden beri yiyemiyorlardı. Seferberlik tüm erkekleri almış, Ünye gayrimüslümlere ve Türk kadınlara kalmıştı... Açlık ve yokluk kol geziyordu memlekette. İştahla yediler kumanyalarını esirler.

Karnı doyan Mevlüt

-Ana, dedi babaanneye. Dışarı, ayak yoluna gidebilir miyim?

-Git oğul, dedi ana. Ama işin biter bitmez geri dön.

Mevlüt döndüğünde gözleri iri iri açılmıştı şaşkınlıktan.

-Ana, dedi. Öteki esirler sadece kuru ekmek yiyorlar. Onlara et vermemişler.

Dudakları sessizce kıpırdayarak dua ediyordu, yanlışlıkla doktor olan oğluna babaanne. Oğlu, Rusların bile saygı duyduğu biriydi. Bir iki düdük sesi duydu esirler, sonra tren hareket etti. Dışarıda bileklerinden birbirlerine bağlı esirlerin kapılarında silahlı Rus nöbetçiler vardı. Bazı istasyonlarda uzun süre durarak, iki gece bir gündüz yol aldılar. Tren, Rus steplerini yararak içerlere doğru gitti. Sonradan Kazan olduğunu öğrendikleri bir büyük şehirde durdu

 Haftaya : İngiliz'lere esir düşüş ve

Rus İhtilali

Üçüncü Bölüm

Adı T.E. Lawrence olan bir casusun kışkırttığı Araplar, Cihat-ı Ekber'e rağmen her cephede Osmanlı-Türk ordularına isyan ediyor; İngiliz ve Fransızlarla birlik oluyorlardı. Irak-Suriye ve Süveyş Kanalı Muharebeleri üst üste kaybedilmişti bu yüzden.

Savaş, Alman ve özellikle Türklerin aleyhine dönmeye başlamıştı. Tam bu sırada, 27 Haziran 1916 günü Mekke Şerifi isyan etti. Cidde ve Mekke'deki Türk askeri birliklerine taciz saldırıları başladı. Çok geçmeden İngiliz Deniz Kuvvetleri Kızıl Deniz'de Cidde Limanı'na geldi. Türk birlikleri hem denizden hem karadan ablukaya alındı. Taciz saldırıları giderek yoğunlaştı. 1 Şubat 1917 günü Kut-ül Amere'nin düştüğü haberi gelince denizden çıkarma yapan İngiliz birlikleriyle arkadan Arap güçleri arasında kalan donanımsız Türk birlikleri ağır kayıplar verdikten sonra teslim oldular İngilizlere.

Esirler arasında, şehit ya da gazi olamamanın ağır utancından ağlayan babam, sağlık komiseri Mumcu Zade Osman oğlu Hacı Mehmet Efendi'de vardı. Her şeyini kaybetmişti.

Yeni kazandığı Hacı unvanından başka... Aşağı yukarı ayni tarihlerde, idde'ye gelmek üzere denizde esir olan ailesinden haberi yoktu. Ailesi de onun esaretinden haberdar değildi. İngilizler esir Türk askerlerini bir şilebe doldurdu. Günlerce aç, susuz götürüp Malta Adası'na çıkardı.

***                                    ***                     ***

Kazan, Tatar Müslümanların ezici çoğunluğunun oturduğu bir şehirdi. Bir Ataman yönetiyordu Tatarları. Adı, Ataullah Bahattin'di. Tatarlar ona Cumhur Reisi diyorlardı.

Rusya kaynıyordu. Lenin isimli bir Rus, Çar'a kafa tutuyor, Rusya'yı sosyalist bir idareye bağlamak istiyordu. Çarlık despotizmi Rus halkını bıktırmış, isyancı Lenin'e meylettirmişti. Yer-yer iç savaş başlamıştı.

Çar'ın askerleri, Türk esirleri, Ataullah Bahattin'in himayesine vermiş, Mevlüt'le birlikte bir ev tahsis etmişlerdi onlara. Babamın maaşı  Rus Manatı olarak her ay muntazaman babaanneme ödeniyordu. Ayrıca yaralanan küçük Emine'ye de yüklü bir tazminat  ödenmişti.

Mevlüt pazarda rahatça alışveriş ediyor, istediklerini alabiliyordu. Ancak isyan iç savaşa dönüştükten sonra mücadeleye Bolşevik İhtilali denmeye başlanmış, enflasyon dayanılmaz düzeye erişmişti. Giderek paraları yetmez oldu.

Babaanne, Cumhur Reisi Bahattin'e çıkıp, durumlarını anlattı.

Ruslar, Kızıllar ve Çar taraftarları olmak üzere iki cephede savaşıyorlardı. Tatar Cumhur Reisi, Çar taraftarı gözükmekle birlikte, Kızıllar'dan yanaydı.

- Size, dedi babaanneye, her gün kumanya göndereceğim. Kumanyanın içinde cephane olacak. Onları bir şekilde Kızıllara ulaştırın.

Ayrıca size bir müjdem var. Çarlık idaresi Osmanlı memur ailelerinin iadesi için bugün yarın emir çıkaracak. Sizi Balkanlar yoluyla ilk elden vatanınıza kavuşturacağım.

Babaanne sevinç içinde çocuklarının yanına dönerken, arkasında bir tatar, kocaman bir sepetle kumanyalarını getiriyordu.

Sepet eve girince açıldı. Kiloluk kocaman iki somunun altında çeşit-çeşit yiyecek, peynir, reçel ve kuruyemişler vardı.

Somunun birini kırdı babaanne. Ekmeğin içinden beş adet mermi çıktı. Ötekinden de.

Bunları Kızıl Ruslara nasıl ulaştıracaklardı?

Ben bir dolaşıp, Kızıl arayayım ana, dedi Mevlüt. Dışarı çıktı. Mahalleler arasında dolaşırken gizlenmeye çalışan bir adam gördü. Kuşağında tabanca vardı adamın. Koşarak yaklaştı.

-Türküm, dedi adama Mevlüt.

Adam onu bir eve soktu. Sakallı bir Tatar sorguya çekti Mevlüt'ü. Güzel bir aksanla Türkçe konuşuyordu. Durum anlaşılınca bir çocuk kattılar Mevlüt'e. Mermiler çocuğa verildi. Bundan sonraki günlerde hep bu yolla ulaştı mermiler Kızıllara.

19 Mart 1917 günü Rus Çar'ının tahtını bıraktığı, sonra da tutuklandığı duyuldu. Daha sonra 5 Temmuz 1918'de Rus Kraliyet ailesi katledilecekti.

19 Mart 1917 gününden önce esir Türk memur ailelerinin iadesi emri çıkarılmıştı Çarlık idaresi tarafından. Babaanne, Mevlüt'ün de dahil olduğu ailesini her an yola çıkacaklarmış gibi hazır tutuyor, Cumhur Reisi'nden haber bekliyordu. Böyle geçen gün ve ayların birinde mermi taşıyan Tatar çocuk Mevlüt'e bir pusula verdi.

Pusulada şehrin batısına geçmeleri isteniyordu. O gece sabaha karşı Mevlüt, anasını, ablasını, küçük kardeşi Emine'yi arkasına takarak aylar önce kuşağında tabanca taşıdığını gördüğü Tatar'ın evine yollandı. Alacakaranlıkta hiç bilmediği bir şehirde, bir kez gördüğü evi, her zaman geliyormuşçasına buluverdi.

Babaanne Mevlüt'e güvenmekte haklı çıkmıştı. Bu cin gibi çocuk için hayırlı düşünceleri vardı. Kurtulabilirlerse uygulayacaktı düşüncesini.

Türkçe konuşan sakallı Tatar silahlandı. Mevlüt'ün eline de bir tabanca tutuşturdu.

- Bunu daima yanında taşı, dedi.

Karanlık sokaklara daldılar. Şehirde şimdi Kızıllar çoğunluktaydı ama şehir, gene de, Çar taraftarlarının kontrolünde gibi görünüyordu.

Tatar, aylarca kendilerine cephane ikmali yapan aileye borçlu hissediyordu kendilerini. Çok hızlı bir yürüyüşle bir evin önüne geldiler. İlerden bir ses durmalarını emretti.

Tatar sevinçle cevap verdi sese, ve sonra yüksek sesle ‘Kurtulduk' dedi babaanneye.

Gün ışırken bir eve misafir edildiler. Sakallı Tatar'ın, önünde saygıyla eğildiği üniformalı bir adam, güzel bir Türkçe ile ‘Hoş geldin bacı' dedi babaanneye.

- Sizi Romanya'ya kadar sağ ve salim götürmek üzere söz verdim Cumhur Reisime. Sözümü tutup, orada ki bir dostuma sizi teslim edeceğim. Savaş bütün dünyayı sardı biliyorsunuz. Oradan İstanbul'a nasıl gidersiniz bilmem ama, Osmanlı Elçiliğine ulaşabilirseniz işiniz kolaylaşır inşallah. Hadi şimdi istirahat buyurun.

Bu üniformalı kişi yarın, Rus İhtilali'nin Türkiye'yi Rus istilasından kurtardığını söyleyecekti gülerek babaanneye.

Harşit'e kadar dayanan, Van'ı istila eden Rusya, ihtilal yüzünden Türkiye'deki ordularını çekerek istila ettiği toprakları boşaltmıştı.

Pek yakında, Romanya'ya giden bir trene bineceklerini müjdeledi adam babaanneye. Üç gün sonra da o tren, Kazan'ın bir batı istasyonundan hareket etti.

 Haftaya: Malta adasındaki yok edici esaret

Rusya'dan vatana dönüş yolundaki serüven

 

Dördüncü Bölüm

Malta Akdeniz'in ortasında küçücük bir adaydı. İngiliz'lerindi. Esirleri kaleye attılar. Kale kapıları üstlerine kilitlendi. Nice sonra açılan kapılardan, kazanlar ve çuvallar sokuldu kaleye. Bir tercüman, esirler arasında aşçı olup olmadığını sordu. Dört esir ileri çıktı kalabalıktan. Tercüman yanına çağırdı aşçıları. Diğer esirlerin duyamadığı bir şeyler söyledi. Sonra da birlik komutanlarını çağırdı.

Bir kol ağası, iki mülazım çıktı bu kez öne. Onlar da talimat aldı tercümandan. Son olarak da okur yazar olan ve Arapça bilen soruldu esirlere. Tek bir esir çıktı ortaya son olarak. Sağlık Komiseri Osman oğlu Hacı Mehmet Efendi.

Zabitler ve ondan başka, okur yazar olan yoktu.

Kolağası, aşçı, okuryazar Arapça bilen ve zabitlerden oluşan bir karargah oluşturdu. Sonra da tercümandan aldığı talimatı esirlere anlattı. Aşçılar günde üç kez patates haşlayacak, her esir sırayla gelip iki adet haşlanmış patateslerini alıp, yiyecekler. Bidonlar içindeki su da idareli kullanılacak. Su dağıtımı için bir saka tayin edilecek. O, suyun adil olarak kullanılmasından sorumlu olacak.

Esirler şaşırıp kaldılar. İtiraz edilecek, isyan edilecek durum yoktu. Kaderlerine razı oldular.

İlk günler normal olarak yaşandı. Ancak ne yiyecek miktarı ve cinsi değişiyor, ne de su. Haftada bir gün denize götürülüyor, banyo ihtiyaçları gideriliyordu. Çamaşır temizliği düşünülmemişti. Esirler denizde pantolonlarını yıkıyor, üstüne hiç bir şey giymiyorlardı artık. Kuzeyli beyaz tenli esirler bile, Malta'nın yakıcı güneşinin altında önce derilerini atmışlar, sonra da zenci gibi simsiyah kararmışlardı.

Hepsi süzülmüş, zayıflamıştı.

Zaman- zaman kaleye giren İngiliz sorumlulara sızlansalar da aldırış eden yoktu. Aylar geçtikçe tek tip beslenmekten hastalıklar artmış, ölümler başlamıştı. İskorpit hastalığı tüm esirlerin dişlerini dökmüş, genç insanları yaşlı birer dedeye dönüştürmüştü.

Sağlıkçı Hacı Mehmet Efendi'nin elinden bir şey gelmiyordu hasta esirleri tedavi konusunda. Son derecede ilgisizdi İngilizler. Adeta ölmelerini ister gibiydiler.

Ara sıra zabitler ve okuryazar Hacı Mehmet Efendi, ada komutanının yanına çağrılıyor, Arabistan'dan gelen yazılı belgeler okutturuluyor, tercüme ettiriliyor, esirlere gelen ve esirlerden giden mektuplar sansür ettiriliyordu onlara. Bu görev uzayınca İngiliz karargahına çıkan karavanadan, esir zabitlere ve babama da veriliyordu.

İki üç gün ya da haftada bir yenen bu yemeklerden dolayı hem babam, hem de zabitler devamlı patates yemekten kurtulmuş, dişleri korunmuş, hasta olmamışlardı.

Adada oturanlar çoklukla balık tüketiyorlardı yiyecek olarak. Babamlarda sık olmasa bile arada yedikleri balık ve et yüzünden protein ihtiyaçlarını kısmen gideriyorlardı. Kolağasının emriyle bu ziyafetler öteki esirlerden özenle saklandı. Babam öylesine meşgul idi ki, adeta esaret acısını unutmuştu. Devamlı mektup yazıyordu esir ailelerine, ya da devamlı gelenleri okuyordu. Artık her yazacağı ve okuyacağı metni ezberlemişti. Kafası başka şeyle meşgulken bile O, mektup okuyor, ya da yazıyordu.

Savaşın gidişi hakkında kesintisiz bilgi alıyorlardı. İlk yıl yoğun bir esaret acısı yaşadılar. Kaleye devamlı esir asker geliyordu ve hep birlikte patates haşlaması yiyorlardı. Aşçılar, çeşitli patates yemeği icat etmeyi deniyorlardı. Yetersiz ve tek tip beslenme ölümleri hızlandırmıştı. İlk gelenler azalıyordu.

 ***                          ***                          ***

Rus steplerinde günlerce giden yük treni, Odesa'ya vardı. Esirler, Rusya'ya Sivastapol Limanı'ndan girmişler, şimdi de aynı denizin Odesa Limanı'na inmişlerdi. Trenin yükünü ve yolcularını alan bir şilep, Odesa Limanı'ndan Romanya'nın Köstence Limanı'na hareket etti.

Vatana yaklaştıkça heyecan ve sevinçleri artıyordu esirlerin. Tombulun Mevlüt, büyüyüp serpilmiş, cin gibi zekasını sergiliyordu yeni ailesine. Ananın, ona duyduğu güven ve sevgi gittikçe artıyordu. Sakallı kibar Tatar'ın verdiği tabanca ananın koynunda emanetteydi. Köstence'de, yanına gönderildikleri Romen uyruklu Tatar'a, bu tabancayla tanıtacaklardı kendilerini. Yorgun, ama huzur ve güvenle yolculuk yapıyorlardı. Bugüne kadar açlık ve yoksulluk çekmemişlerdi. Ama artık hiç paraları kalmamıştı. Zaten olsa da Romanya'da bu para geçmeyecekti. Tek umut ve aynı zamanda korkuları, Çarlık Rusyası'nın kendileri için düzenlediği sınır geçişi belgesinin geçerli sayılıp, sayılmamasıydı. Bir de Romanya uyruklu Tatar'ı bulabilmek.

Gemi, Köstence Limanı'na girdi. Yük ve yolcu boşalttı. Esirler artık 18 yaşına henüz girmiş Tombul'un Mevlüt'ün arkasında pasaport iskelesine çıktılar.

***                                  ***                  ***

1864 yılında Kahire'de doğan Sait Halim, Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın torunu, Osmanlı Veziri Halim Paşa'nın oğluydu. Fransa'da yüksek tahsilini yapmış, birkaç yabancı dil bilen, birçok kitap yazmış bir siyaset bilimcisiydi.

1913 yılında Osmanlı Devleti'nin Hariciye Nazırlığı'na atanmış, aynı yıl Sadrazam olmuştu. Osmanlı Devleti'nin savaşa girmemesi için gösterdiği gayret fayda sağlamadı.

1917 yılına kadar Hariciye Nazırlığı'yla birlikte Sadrazam olarak görev yaptı ve ayni yılda iki görevinden de istifa etti.

Ülkeyi terk etmesi için dostlarının yaptığı tüm önerileri reddetti. Bu ısrarı 10 Mart 1919 yılında tevkifine, 22 Mayıs 1919 tarihinde de öteki mahkumlarla birlikte esir olarak Malta Adası'na sürülmesine sebep oldu.

Kalede tutuklu ilk esirler birbiri peşi sıra gelen ölümlerle hayli azalmışlardı ama, Sadrazam Sait Halim Paşa'nın adada olduğunu öğrenmek morallerini ve ölüme karşı verdikleri savaşımlarını güçlendirmişti. Adaya gelişlerinden bu güne kadar,iki yılı aşkın bir zaman geçmişti.

Tüm esirler ailelerinden haberliyken, Hacı Mehmet Efendi hiçbir haber alamamıştı. Endişe ve korkusu karamsarlık derecesindeydi. Sait Halim Paşa ve diğer esirler geldikten sonra, artık ilk gelen zabitler ve kendisinden tercüme ve sansür görevi istenmiyordu. Protein ağırlıklı yemekler hayaldi artık. Sürekli patates yemeye başladılar, zayıfladılar.

Günlerden bir gün Sait Halim Paşa, esirleri görmeye geldi. Gördükleri, acı- acı ağlattı Paşayı.

- Sabredin evlatlarım dedi. Allah'ın izin ve keremiyle sizi bu zilletten kurtaracağım.

Esirlerin askeri pantolonları lime- lime, üst tarafları çıplak, kendileri bir deri, bir kemikti. Ağlayarak gitti Paşa.

Ertesi gün bir mucize oldu. Esirlere yeni giysiler dağıtıldı. Etli pirinç pilavı ve hoşaf verildi. Yemek masaları kuruldu kaleye. Madeni tabaklar, çatal ve kaşıklar konuldu sofralara. Bir inanılmaz rüya görüyordu ölüm gelsin diye dua eden esirler.

Bu hal giderek zayıflasa da, 29 Nisan 1921 gününe kadar devam edecekti. Ve sonra Sait Halim Paşa ile tüm esirler bir gemi ile İstanbul'a yollanacak, Sait Halim Paşa İstanbul'a kabul edilmeyecek, O da Roma'ya gidecekti. 6 Aralık 1921 günü de, hain bir Ermeni'nin kurşunuyla şehit edilecekti.

 Haftaya: Sadrazam Sait Halim Paşa ve Malta esaretinin bitişi

Köstence limanından İstanbul'a kaçış      

Beşinci Bölüm

Pasaport iskelesindeki Romen görevli, belgeleri inceleme gereğini bile duymadan tek- tek mühürledi hepsini. Romanya'ya kabul edilmişlerdi. Şaşkın, sevinçli, ama aç, Köstence Limanı'nda birbirlerine bakakaldı esirler

Eski esir, yeni özgür Mumcu ailesinden ilk şaşkınlığını atıp, kendine gelen Mevlüt oldu. Aileyi arkasına takıp, Doklara doğru yürüdü. Onları güvenli bir yer diye karar verdiği bir yerde bırakıp, ‘Ben bir dolaşıp, Tatar'ı nasıl bulacağımı araştırayım' dedi. Ayrıldı onlardan.

Kızıl Rus, Mujik ve Tatar'ların yanına gide gele çat pat Rusça öğrenmişti. Çok kısa bir zaman sonra sevinç içinde geri döndü Mevlüt.

Dok çalışanlarına Tatarı sorduğunu, adamın çok tanınan ve saygı gören biri olduğunu öğrendiğini, sonra da ona Tatar Cumhur Reisi'nden haber getiren misafirleri olduğunu, gelip onları Doklardan alması için haber saldığını söyledi anaya.

Babaanne her zaman ki gibi dudakları kıpır- kıpır dua ediyor, gözlerinden sevinç yaşları süzülüyordu. Annem ve artık 9 yaşını geçmiş ablam da onunla birlikte ağlıyorlardı. Emine açlığa dayanamıyordu. Mevlüt, güzel ve komik anılarını anlatarak ona açlığını unutturmaya çalışıyordu.

Akşam saatleri yaklaşmıştı. Endişeleri hat safhaya vardığı bir sırada, güzel giyimli, ama maymun gibi küçücük bir adam, Ataullah Bahattin diye diye önlerinden geçti. Mevlüt hemen Rusça cevapladı adamı.

Ananın koynunda ki Nagant tabancayı gösterdi adama.

Dokların girişinde bir fayton vardı. Koşar adım gittiler faytona. İyi döşenmiş bir eve girdiler. Adam: Rahat olmalarını, kendilerini muhakkak İstanbul'a ulaştıracağını vaat etti onlara.

Mevlüt her gün limanda geziyordu artık. Özellikle balıkçı barınaklarına ilgi duyuyordu. Aklında, bir kayık çalarak denize açılmak vardı. Öğrendiğine göre savaş bitmişti ama, ülkesi, Serv Antlaşması denilen bir belgeyle paylaşılmıştı. İstila güçleri her an saldırabilirdi Anadolu'ya, paylarına düşen bölgeleri almak için. Padişah, bu gelişmelere nasıl olur da hiç ses çıkarmazdı? Bir an önce Anadolu'ya varıp, yer- yer kurulduğunu duyduğu milli güçlere katılmak için can atıyordu. Balıkçı barınakları geceleri bekçisizdi. Buradan bir kayığı, üstünde bulunduğu kızaktan denize indirmek çocuk oyuncağıydı.

Ne yapmalı, ne yapmalı diye çırpınırken; konuğu olduğu Tatar onu bir kenara çekerek,

- İki gece sonra limandan kalkacak Veronika isimli Romen bandıralı bir şilep İstanbul'a gidecek. Şilep'in kaptanıyla konuştum. Hareket edeceğimiz gece gemiye gelebilirlerse, onları İstanbul'a götürürüm, dediğini anlattı.

Sevinçten uçarak ananın yanına gitti Mevlüt. Duyduklarını bir solukta anlattı. Ben her şeyi hazırladım, gidiyoruz, dedi.

Sevinçten dili tutuldu babaannenin. Hazır ve güçlü ol gelin hanım dedi anneme  kekeleyerek  

Veronika isimli şilep yükünü almış, rıhtımdan ayrılarak açıkta demirlemişti. Hareket emrini bekliyordu liman idaresinden.

Mevlüt, Veronikanın limandaki konumunu her yönden gözleyerek kazıdı beynine iki gün boyunca.

Kaçış gecesi, Tatarla vedalaşıp, Köstence'nin arka sokaklarından balıkçı barınağına indiler. Daha önce de tespit ettiği gibi bu gecede kimse yoktu barınakta. Tabancasını eline aldı Mevlüt. Bir omuz verişle, kızaktan denize kaydırdı güzel ve küçük bir kayığı. Yıllar önceden kazandığı refleksle yolcuları bindirdi, küreklere asıldı. Öyle ustaca kürek çekiyordu ki, kürekler denizden bir iki santim ayrılıyordu ancak.

 Dakikalar geçmek bilmiyordu kayar gibi giderlerken. Arada bir liman kontrol ışıldağına yakalanıyorlardı ama, ışık denizi hızla taradığı için çabuk kurtulup, karanlığa gömülüyorlardı. Kan ter içindeydi Mevlüt. Annem ve babaannem dualar okuyorlardı. Emine, başını babaannenin kucağına gömmüş, korkudan ağlıyordu. Nihayet Veronika'nın yanına vardılar.                         

Nagant'ın namlusuyla geminin karnına üç kez vurdu Mevlüt. Karanlıkta bir makara gıcırtısı duyuldu. Gemi iskele salıyordu.

- Şükürler Rabbim, dedi Mevlüt. Sonsuz şükürler sana.

Tüm heyecanı yatışmıştı. Sakin- sakin ailesini gemiye çıkardı. Kayığın bodoslamasını minnetle öptü. Bir bacağı geminin iskelesindeyken, öteki bacağının var gücüyle denize doğru itti kayığı. Yavaş- yavaş çıktı yukarı. Bir denizci elini tuttu, kuvvetle sıktı. Romence bir şeyler söyledi. Bir düdük öttürdü kısık sesle. Veronika'nın demir alan motoru gürültüyle çalıştı. Gemi, yavaş- yavaş kaymaya başladı denizde. Gidiyorlardı.

Mevlüt, ailesinin yanına koştu. Bir dizini yere koyarak eğildi anasının elini öptü. Kurtulduk ana dedi. Şükürler olsun. Kurtulduk.

1918 yılının bahar aylarında İstanbul'daydılar.

İstanbul'da uzun bir süre kaldılar resmi işlemler için. Mevlüt koşturup durdu. Sultan Mehmet Reşat ölmeden önce. Babaannem, babamın birikmiş iki buçuk yıllık maaşlarını aldı.

Kağıt para olarak. 

Oğlunun, sağ, Malta adasında esir olduğunu öğrendi. Devlet, ısrar ve inatla esirlerin iadesi için çalışıyordu. Pek yakında kurtulacaklardı inşallah.

Artık çok paraları vardı. Tek yapacakları iş bir gemiyle Ünye'ye gitmekti. O da oldu. Malta Adası'na durum bildirilmişti. Şimdi oradan gelecek mektup beklenecekti. Karadeniz artık tehlikesizdi. Rusya S.S.C.B. adıyla sosyalist bir devlet olma yolundaydı. Türkiye'ye tehdit olmaktan çıkmıştı. Hatta, daha sonra İstiklal Harbinde T B M M hükümetine en büyük savaş yardımını yapacaktı.

Geceli gündüzlü bir haftalık yolculuktan sonra Ünye'ye vardılar. Mevlüt, Büyüklimana gitmek için gemiden Ünye'ye inmeden yoluna devam etti. Annem, ablam, babaannem iki yıl daha beklemek zorundaydılar babama kavuşmak için.

O gün de geldi. 1921 yılının Temmuz ayında aile birleşti.

***                                        ***                                          ***

İkinci Meşrutiyet'in ilan edilmesi ve II. Abdülhamit'in hallinden sonra askere alınan Osman oğlu Mehmet Efendi, askerlik, savaş, memuriyet, beş yılık esaret yaşadıktan 13 yıl sonra sılasına kavuştu. Çok güçsüz ve hastaydı. Kurtuluş Savaşı'na katılmak için can atıyordu. İstanbul Hükümeti onu terhis etmişti ama O, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti'nden savaşa katılım izni istedi.

Sağlığına kavuşur kavuşmaz Başkomutanlık Karargahında görev aldı. Zaferi tattı. Atatürk'ü tanıdı. Lozan Antlaşması'ndan sonra Samsun Askerlik Şubesi'ne katip olarak atandı. İstiklal Madalyası'na hak kazandı. O madalyayı ölünceye kadar şerefle taşıdı yakasında. 1960 yılının Mart ayına kadar.

Patates görmek istemedi hayatı boyunca. Annemiz ve biz 6 kardeş, babam ölünceye kadar evimize patates girdiğini görmedik. Patatesin tadını bilmedik o yıla kadar.

 

***             ***            ***

Babaannem, anne ve babaları ölmüş olan iki teyzemle -ki onlardan biri annemin üvey kardeşiydi - dayımı, anneme beslediği yüksek sevgi ve saygıdan, çok küçük yaşta olmalarına rağmen yanına alıp, yetiştirmişti. Onları tek tek çeyizleyerek evlendirdi.

Mevlüt Büyük Liman'dan döndükten birkaç yıl sonra,  Rusya'da sadakat ve hizmetini gördüğü Mevlüt'le öz teyzem Melek Hanımı evlendirmeyi kararlaştırmıştı babaannem kendi kendine Rusya'dayken.

Onun sadakat ve hizmetine karşılık bir ödüldü teyzem.

Bu Mevlüt, sonraları teyzemin üstüne 8 tane kuma getirecekti. Çoğunu boşayacak ama, teyzemle,  kendisine bir kız ve bir erkek evlat veren Asiye isimli, tüm kardeşlerimle benim ona da teyze dediğimiz nikahlı iki karısıyla ölünceye kadar yaşadı. Öz teyzem Melek hanımın kumassı Asiye Teyzemin oğlu Ünyelilerin çok yakından tanıdığı Mehmet Gemici idi. Mevlüt enişteme Ünyeliler ‘üç kağıtçı Mevlüt' derlerdi. Rahmetli eniştem, borç aldığı çok parayı vermez, kendi borç verdiği az parayı almazdı. Beni oğullarından çok severdi. Çünkü bir de  Melek teyzemden oğlu vardı. Teyzemin onun için ‘Herif, Allah seni terk ettiğin karılarının ahından yerle yeksan etsin emi' diye ilenmesinden sonsuz zevk alırdı. Sonra da bana, ‘Uşağum: Anlarsın ya' derdi. Boşadığım o karılar, o biçim karılardı... Eve getirebilmek için nikahlamam gerekiyordu. İşleri bittiği zaman da üç kez, boş ol demem yetiyordu. Deyzen, onları boşamama razı olamıyordu bir türlü. Hiçbir zaman da kötü kadın olduklarını kabul etmedi. Hep onlardan yana oldu. Benimle kavgalaştı. Sokağa atma garipleri, ben onlara bakarım, diyordu. İşte böyle has bir garı senin deyzen, derdi.]  

1921'den 1931 senesine kadar annem, iki senede bir çocuk doğurarak sayımızı altıladı.

Rahmetli babam arkadaşlarına, beni ‘Tekne kazıntım' diye takdim ederdi. Hepsi şimdi cennettedirler inşallah.

Babaannem, ben 4 yaşımı doldurduğum 1935 senesinde öldü. Onun omzunda gezdiğim ve omzundan uzanarak bahçemizde ki beyaz incir ağacından bir incir aldığımı hatırlıyorum, bir de onun uzun ve zayıf silüetini... Hepsi bu kadar.

Onun ve annemin Rusların kendileriyle münasebetlerinde değerbilir davranışları ve insanlıklarını övmeleri, babamla ters düşmelerine sebep olmuştu yıllarca. Sonra ben de annemle hep ters düştüm bu konuda. O, daima Ruslar Osmanlı'dan bile iyi davrandı bize dedikçe, ben "Tarih boyunca bize en büyük düşmanlığı besleyen Rus'lara nasıl iyi dersin?" diye karşı durdum hep.



Bu Haber 936 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Başlık : Esaret mi? Cesaret mi? Tarih : 18 Aralık 2009 / Pazar Üye Adı :
Sayın hocam,1945-46 öğretim yılında başladığım ilkokul arkadaşlarımın , aile büyüklerinin bazılarının 1nci Cihan Savaşı,Çanakkale Savaşı ve İstiklal Savaşında şehit ve gazi oldukları veya kaybolduklarına dair bir çok anlatımlarını dinlediğimi çok iyi hatırlıyorum.Ancak bunların hiç biri sizinki gibi geniş kapsamlı değildi.Tarihimizin bir dönemini sanki senaryolaştırmışsınız.Hayal ede ede okudum.O günleri yaşamış ınsanlarımızla birlikte içim acıyarak ben de yaşadım.Büyük sıkıntılar çeken insanlarımızın Ülkemizin kurtuluşu için nasıl fedakarlıkla hizmete koştuklarını gördüm.Özellikle gençlerimizin bu gerçekleri ibretle okumalarını dilerim.İyiki varsın.İyiki yazıyorsun.Saygılarımı sunarım.Abdullah Us
Başlık : Emine benim anneannemdi Tarih : 17 Aralık 2009 / Pazar Üye Adı :Prof.Dr. Haluk KEFELİOĞLU
Sevgili büyükdayım İrfan, bu yazıyı gözlerim yaşararak okudum. Emine anneannem ile büyük büyük annemi ve babamı tanıma fırsatı buldum. Ben anneennemin Rusyaya esir düştüğünü kendi ağızından dinlemiştim ama bu kadar detayı bilmiyordum. Ellerine sağlık büyük dayı..