11 Aralık 2008 Pazar
O. İRFAN IŞIK
Yoksulluk -3-
Kardeşlerim diz çökerek oturmuş, sofra bezini dizlerinin üstüne çekmiş, tahta kaşıkları ellerinde, gözleri, yer sofrasının üstündeki dumanı tüten kıymalı makarna tepsisindeydi.

Sofranın başında annem, sağ dizini sofraya dik gelecek şekilde konumlandırmış, bağdaş kurarak oturmuştu. Yanında babamın pöstekisi, pöstekinin yanında da benim yerim boştu.

Babam nurşitte abdest alıyordu. Ben ağlayarak arkasında duruyor, sıramı bekliyordum. Ellerimi yıkamam için sopa yemiş, oraya zorla gönderilmiştim. On yaşımdaydım. Ve çok açtım. Sofradaki kıymalı makarna, mis gibi tereyağı ve et kokuyordu. Kokuyu duydukça açlığım katmerleniyordu.

Bu gün aybaşıydı. Devletin memurlara tahsis ettiği un, şeker gibi temel gıda maddeleri dağıtılmış; Babam payına düşeni getirmiş; Annem de kız kardeşlerimle dıgıl makarna keserek pişirmiş; Üstüne, tereyağı ve kavrulmuş kuru kıyma eriterek dökmüş; Ziyafet yemeği hazırlamıştı. Ayda bir kez yapıyordu bu güzelliği annem.

Babam nurşitten çekilir çekilmez fırladım. Avucuma, ibrikten bir kez döktüğüm suyla ellerimi yıkadım güya. Sofradaki yerimi alır almaz, tahta kaşığımı makarna tepsisine daldırdım. Tepeleme doldurduğum kaşığı kaldıramadan, tırak diye bir şimşek çaktı alnımdan gözlerimin içine.

-Babanın duasını bekleyeceğini bildiğin halde dalarsın yemeğe ha! Diyordu annemin kızgın sesi.

- Bu kaşıkların çektiği ne lan senin yüzünden, dedi en büyük ablam. Öteki ablalarım gülmekten kırılıyorlardı. Ancak o zaman algıladım gözümde çakan şimşeği. Annem, tüm yorgunluğunu çıkarırcasına tahta kaşığının sırtını, alnımın ortasına indirmişti. Sık sık tekrarlanan bir cezaydı bu. Bazen, diz çökerek oturmayan, bazen sofra bezini dizlerinin üstüne çekmeyen, bazen sofrada konuşan, bazen ağzını şapırdatarak yemek yiyen kardeşlerden birimiz, annem ya da babam tarafından, alnımıza yediğimiz bir kaşık sırtı ikazıyla hatamızı düzeltiyorduk. Ara sıra ikaz şiddetli oluyor, sapı ince tahta kaşıklardan biri kırılıyordu anlımızda. Bu ikazların en mağduru her zaman ben oluyordum. Çünkü annem, babam dışında ablalarım tarafından da hizaya getiriliyordum, gözlerimde şimşekler çakarak zaman zaman.

-Nedir bu gürültü? Diyerek pöstekisine bağdaş kurarak oturdu babam. Sofrada böyle oturmak yalnız annem ve ona aitti. Bizler sıkışıp diz çökerek oturmak zorundaydık. Arada bende bağdaş kurabiliyordum. Bu da erkek ve en küçük olmamın bana tanıdığı ayrıcalıktı.

Hepimiz, başımız önde, duayı dinlemeğe koyulduk.

-Bizi açlıkla terbiye etme, Nimetini daim et! Yakarısıyla dua bitti. Amin, diyerek çala kaşık giriştik tepsideki kıymalı dıgıl makarnaya. Dedim ya! Bu tat, ayda bir kezdi. Uyduruk sebze yemeklerini ekmeksiz yemekten gına geldiğimiz zamanlarda isyan edercesine:  Doğru dürüst karnımız doymuyor, dediğimizde babam:  İşte bu hale düşüşümüz, o düşüncesiz isyanınızın cezası, diyordu. Bunu da bulabildiğimize şükredeceğiniz yerde sızlanıyorsunuz: Ayıp size. Tavuklarımız, kazlarımız var. Yumurtluyorlar. İneğimiz var. Sütümüz, yağımız eksik değil. Bunları bulamayanları düşünün birazda.

Tüm dünya savaşarak birbirlerini yok etmeğe çalışıyorlardı. Yalnız biz savaşın dışındaydık. Ama savaşanlardan kalır yerimiz yoktu.

Kıtlık, hastalık, açlık, ayrılık, ölüm…

İlle de ayrılık. Her aileden bir erkek silah altındaydı. Pek çok aile erkeksiz kalmıştı. Evlerde kalan erkekler çocuk yada yaşlıydı. Üretim kadınlara kalmıştı. Onlar da var güçleriyle çalışıyorlardı ama yeterli olmuyordu bu çabalar. Kadınların bir de ev işleri vardı üstelik.  Ev işleri onların asil görevleriydi. Hem evde hem tarlada çalışma tüketmişti kadınları. Doğa da düşman kesilmişti kadınlara. Kuraklık tarlaları kavurup yakıyordu. Kuyular kurumuştu.

Avuç içi kadar küçük bahçeler bile sulanamıyordu.

Kuyu başlarındaki kavgalar, komşuları birbirlerine düşman etmişti.

Yardımlaşma, imece yapılamıyordu.  

   Günde iki öğün sofra kurulabilen evler giderek azalıyordu. Tüm ailelerin yaşlı bireyleri, üç aylar orucu tutmağa başlamışlardı.  Çocuklar ve gençler, hiç olmazsa günde iki kez yemek yiyebilsinler diye.

    Yedi yıl oruçları tutmak, ciddi ciddi konuşulmağa başlanmıştı.

    Her namaz sonu dualarına: Bizi açlıkla terbiye etme yarabbi, yakarışı ilave edilmişti.

    Etli-butlu, kilolu olanlar tepki çekiyor, sessizce horlanıyorlardı.

    Umutsuzluk son kerteye dayandığı bir sırada savaş, saldırgan Almanların aleyhine dönünce Hükümet, el koyduğu zahire üretimindeki dikkatini ve sıkı takibi gevşetti. Millet üretebildiğine sahip oldu. Günde bir öğün sofra kurmağa başlamak üzere olan halk, birden kısmi bir bolluğa kavuştu. Sofralar şenlendi.    

    Fırınlar karneyle sattıkları ekmeğin yanında karnesiz de satıyorlardı artık. Köylüler rahatlamışlardı

Savaş bitince, yavaş yavaş modernleşme başladı.

    Önce yer sofralarındaki tahta kaşıklar yerlerini, demir kaşık ve çatala bıraktılar. Sonra, hamur açılan tahta ve siniden oluşan yer sofraları yükseldi, masaya dönüştü.

    Artık masadaki her bireyin önünde, yalnız kendisinin yemek yediği bir tabağı vardı.

    Masalar yemek çeşidi bakımından zenginleşmiş, ileride daha da zenginleşeceği umudunu veriyordu.  

    Savaş sonu bu yıllarda ulusumuz umutlu ama bitkindi.

    Çok partili demokrasiye geçmiştik.

    Ben ve akranlarım, henüz lise çağında olduğumuz halde, olgunlaşmış, sorumluluklar yüklenmiştik. Çevremizden ilgi, sevgi, hatta üst düzeyde saygı görüyorduk.

    Ünye’de, komşu kasabalarda olmayan ortaokul vardı. Ünye merkez olmak şartıyla, Çarşamba, Niksar, Yalıköy yarım dairesi içindeki yerleşim yerlerinden, ortaokulumuza öğrenciler geliyordu. Böyle olduğu halde, okulun öğrenci sayısı yüzü geçmiyordu.

[1950 nüfus sayımında Türkiye’nin nüfusu yirmi milyon dokuz yüz kırk kişiydi] Bu gerçek, okuyanlara duyulan saygının göstergesiydi.

    Ortaokulu bitiren gençler, lise için İstanbul, Trabzon, hatta benim gibi Sivas’a gidiyorlardı.

Ünye ortaokulunu bitiren arkadaşlarımızın içinde, Erzurum Lisesi’nden mezun olanlarımız bile vardı. Karadeniz sahilinde lise, sadece Trabzon, Giresun ve Samsun’da vardı. Giresun ve Samsun Liseleri gündüzlüydü. Bizler yatılı liseleri tercih ediyorduk.

O zamanda Türkiye’de sadece 23 yatılı lise var deniyordu.

Zaten geçim sıkıntısı çekiyor olan aileler, bir de uzak şehirlerde çocuk okutmak zorunda olduklarından iki kat külfete katlanıyorlar, dayanılmaz güçlükler çekiyorlardı. Arkadaşlarım gibi benim de giysi çıkınımda sadece bir çift çorabım vardı. Kirlenen çorabımı akşam yıkıyor, herkes gibi başucumdaki kalorifer peteğinde kurutuyor, sabah giyiyordum. Bir zaman sonra tabanı ve topuğu deliniyordu çorabın. Her sömestr tatilinde, annem çorabımı yamalarken ağlıyordu.

Gene de çok şeyin eksikliğini çekerken mutluyduk…

Açlık unutulmuştu. Ekmek bulabiliyor. Alabiliyorduk ya. Bu yeterliydi.

Tanrı dualarımızı kabul etmiş, bizi açlıkla terbiye etmekten vazgeçmişti.

Askerlik bitmiş, askerdeki her erkek yuvalarına dönmüşler, işbaşı yapmışlardı.

Kapalı dükkanlar açılmıştı.

Çok partili demokrasi Demokrat Parti’yi iktidara getirmişti.

Bundan sonra her şey değişti. Dualar bile.

Dualarımızda artık: Bu bolluğu daim et Allah’ım diyorduk.   

  

                                                                                                              İRFAN  IŞIK



Bu Haber 337 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.