Deprecated: Function eregi() is deprecated in /home/unyekent.com/httpdocs/conn/level.php on line 31
ÜNYE Kent Gazetesi >>> KENTTE HABERİN MERKEZİ ll BİZDEN HABER VAR......
 
15 Kasım 2017 Pazar
BERKAY YALIN
MUSTAFA KEMAL’İN KAĞNILARI

İbrahim Göktürk'ün 10 Kasım 1964 yılında Ulus gazetesinde yayımlanan yazısında, Zihni Kavukçu'nun ağzından, pek bilinmeyen bir Ankara gecesi anlatılıyor:

…..

"Ben Kurtuluş Savaşı sıralarında Ankara'nın Saman pazarı semtindeki bir askeri hastahanede sağlık memuru idim. Hastahane dediysem öyle ahım şahım bir bina ve kurum aklınıza gelmesin... Burası, o zaman ilk Rus Elçiliği binasının arkalarına düşen koca bir konak bozuntusu, viranhane bir evdi. Odalar, koridorlar, merdivenler, haraplıktan gıcırdar dururdu...

O günlerde muhtelif savaş cephelerinden durmadan hasta ve yaralı askerler buraya sevk ediliyordu... Hastahanemiz yüzlerce yaralı ve hasta ile ağzına kadar doluydu. Buna rağmen binada sağlık personeli olarak bir ben, bir tek de doktor vardı...

Nizamiye kapı nöbetçimiz, ünlü kadın kahraman Kara Fatma idi. Elimizde ilaç yoktu ve ameliyat aletleri pek basit ve sınırlı şeylerdi.

Tek doktorumuz, operatör bir bahriye binbaşıydı. Tabii o zaman kendisi hastahanenin her şeyi sayılırdı. Sarı saçlı, yakışıklı, babacan bir deniz subayı. Kasımpaşa'dan kaçarak gelmiş buraya. Üstelik sesi de güzel ve yanık. Rakı bulursa birkaç tek atar akşamları. Bir taraftan hem yanık türküler söyler hem de isli bir petrol lambasının altında yaralıların ameliyatını yapar, kurşunları çıkarır, masanın üstüne dizerdi.

Gündüz çalışmaları yetmediğinden gece de bu kesmeli, biçmeli, dikmeli ve gazelli operasyonlar geç vakitlere kadar devam ederdi.

Bu esnada ben de bayılan yaralıların başucunda eter koklatır ve kendine yardım ederdim. Tabii o vakit hemşire filan hak getire... Ayrıca balık istifli yaralı ve hastaların inilti, feryat ve figanları çevreden duyulurdu...Yokluk ve yoksulluk diz boyu, battaniye, karyola vs. bulmak veya almak olanaklı değil... Üst makamdan bazen çaresiz istersek resmen:

"Var olanla yetinin" diye yanıtlanırdı...

Yine kanlı cephe muharebelerinden sonraki gecelerden birindeyiz... Hastahane, iyileşmemişleri bile taburcu ettiğimiz halde yaralılarla dopdolu... Tek operatörümüzle ameliyat odasındayız. İsli petrol lambası tepemizde... Ortalık dağınık, karışık, ben yerimdeyim. Doktorun sarı saçları terli anlına yapışmış. Beyaz gömleği kan ve leke içinde... Ağzında tatlı, özlemli, bir İstanbul türküsü, habire yaraları kesiyor, biçiyor, temizliyor, sarıyor, dikiyor. Bir yaralı masadan kalkarken yerine başkası yatırılıyor...

Tam bu sırada odaya bir kaç gölge ve ayak seslerinin girdiğini hissettim ve sertçe bir ses:

"Kolay gelsin doktor bey!"

dedi. Başlarımızı uzatarak dikkatle baktık:

Gelen Gazi Mustafa Kemal'di...

Sessizce binadan içeri girmişti, elinde bir kırbaç vardı. Hâl ve hatırımızı sordu ve:

"Doktor, hele bir hastaneyi gezelim," dedi.

Hep beraber odaları, koğuşları, koridorları gezerken, yaralıları üst üste balık istifi tahtalar üzerinde görünce, Gazi Mustafa Kemal'in gözleri birden şimşeklendi ve:

"Kaç hastanız var? Karyola, battaniye ve yatağınız yok mu?"

Doktor, altı yüz hastanın olduğunu, var olan yüz karyolayı kurduklarını ve yetmediğini söyledi.

Gazi Mustafa Kemal bir an düşündü sonra:

"Şimdi beş yüz tane yatak ve karyola göndereceğim. İki saate kadar bunların hepsi kurulmuş olacak ve yerde yatan tek bir nefer görmeyeceğim!" dedi.

Ellerimizi sıkarak yanındakilerle birlikte hızla ve yıldırım gibi hastahaneden uzaklaşıp gitti.

Uykulu gözlerle saate baktık; gece yarısından üç saat sonraydı.. Baştabiple birbirimize bakıştık. O zamanın Ankara'sında ve savaşın en civcivli günlerinde, bir gecede iki saatte, değil beş yüz karyola ve yatak, elli tane bile zor bulunurdu...

Hatta doktor; "Bu akşam Gazi, bir iki tek fazla atmış galiba." dedi.

Gülüşerek odamıza uykuya çekildik. Neden sonra idi ki kapının vurulmasıyla derin yorgun uykumdan uyandım...

Kapıdaki er: "Gazi'nin yatakları geldi, hemen kurulacak!" dedi.

Kulak verdim, etrafta gıcır gıcır, bir sel halinde sesler, uğultular, sert emirler birbirine karışıyordu. Pencereden şöyle bir başımı uzattım, sayısız kağnılar birbiri ardınca gıcırtılarla Samanpazarı yokuşu yollarından hastaneye doğru akıyordu…

Tan yeri neredeyse ağaracak gibiydi ve aradan henüz iki saat geçmiş bulunuyordu...

Gazi'nin buyruğuyla beş yüz yatak ve karyola aynı gece Ankara'nın evlerinden teker teker toplanarak kağnılara yükletilmişti, ve işte gelen onlardı...

İçlerinde öyleleri vardı ki daha hiç kimse yatmamış, alta serilmemiş, genç kızların, kar gibi gelinlik çeyizleri idi. Nice sırmalı, nakışlı örtüler, yastık yüzleri, atlas yorganlar, daha katlarından açılmamıştı bile...

Hayretler içinde kaldık.. Önceki sözlerimizden utandık ve sıcak sevinç yaşlarımızı tutamadık. Gözlerimiz boşalıverdi.

 

Bütün ömrüm boyunca inandım ve gördüm ki, Atatürk'ün kağnıları, her zaman ve her koşul altında, onun buyruğunu yerine ulaştırırdı." 



Bu Haber 77 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Yazıya Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.
BU YAZARIN DAHA ÖNCEKİ YAZILARI