İlkokul dörtte okurken öğretmenimiz söylemişti yukarıdaki sözü. Söylediği birçok söz gibi bu sözü de aklımda kalan ve bugün hala hayatta olan, ancak Bolaman’daki evinde hasta yatan öğretmenimiz Halis Yüksel’e acil şifalar diliyorum.
Bu sözü söylediği yıl 1963 yılıydı. O yıllarda kış mevsimi daha bir şiddetli olurdu. Çok kar yağar, bizim Saraçlı’da karın kalınlığı 1 metreyi aşardı. Yine karlı bir kış günü sabah kalktığımızda baktık ki, önceki karın üstüne gece yağan karla birlikte yerdeki kar kalınlığı yine 1 metreyi geçmiş...
Böyle kar yağdığı günlerde büyüklerimiz önümüze düşer, yolun orta yerinde karı ayaklarıyla ezerek açtıkları ‘çığır’ dediğimiz kanaldan tek sıra yürür, mahallenin bütün çocukları öyle giderdik okula.
Zordu, üşüyorduk, ama müthiş zevk alırdık karın içindeki o yolculuktan.
“Sapanga” dediğimiz kuş lastikleri ile kuş vurmak için kullandığımız fındık büyüklüğünde özel olarak seçtiğimiz çakıl taşları cebimizden eksik olmazdı.
Okulda arama yapılıp, el konulduğu için okul bahçesine girmeden, daha önceden belirlediğimiz zulalara sapangalarımızla çakıl taşlarını saklar, çıktığımızda alır, yeniden silahlanırdık!
O yıl kış çok daha ağır geçiyordu. Saçaklardan aşağı 1 metreye varan buzlar sarkmıştı. Her seferinde donan karın üstüne yağan karlar kat üstüne kat olmuştu. Okula gelemeyen, ya da geç gelen öğrenci sayısı da sürekli artıyordu.
Yağmasını çok istediğimiz, ilk gördüğümüzde birbirimize müjde verdiğimiz kardan artık korkar olmuştuk. Hem çok soğuktu, üşüyorduk… Hem de sanki durmayacak yağacak ve yerden hiç kalkmayacak hissi veriyordu insana.
Sabah okula gittik, sınıfa girdik, sımsıcaktı sınıfımız. Bizim okulumuz bugün adı Mehmet Akif Ersoy olan 27 Mayıs İlkokulu’ydu. Henüz yeni yapılmış, bir yıllıktı. Aynı zamanda da kaloriferliydi. Okulun içi ve sınıfımız hep sıcaktı.
Öğretmenizim derse girdi, ancak sınıfın yarısı boştu.
“Ne o arkadaşlarınız gelememiş” dedi.
Biz de bir ağızdan;
“Öğretmenim kar yüzünden gelemiyorlar” dedik.
Öğretmenimiz;
“Hasta olmasınlar da… Zararı yok kar yüzünden gelemesinler” dedi.
Biz başladık bu sefer tek tek öğretmenimize yağan karı, soğukları şikayet etmeye.
Öğretmenimiz işte o zaman söyledi bu lafı: “Kışın kar yağmayan yerin yazı kararır.”
Anlayamadık, ya da yarım yamalak anladık öğretmenimizin söylediği sözü. O da anlamış olacak ki, bize, karın tabiata sağladığı yararları anlattı. Mikropları kırdığını, toprağı kabartıp daha verimli hale getirdiğini… Daha birçok yararını saydı, söyledi.
“Bir de en önemlisi ne biliyor musunuz? dedi. “Yağan bu kar eriyip toprağa karışıyor. Yerin altındaki su kanallarını, büyük kocaman su mağaralarını dolduruyor. Bu sular yazın sıcağında yer altından kaynak suyu olarak çıkıyor.“
Devam etti öğretmenimiz:
“Biz de çeşmelerden-oluklardan akan, dere, ırmak olup akarsu haline gelen bu suları içiyoruz… Hayvanlarımızı suluyoruz. Bağımızı-bahçelerimizi suluyoruz. Kendimizi, hayvanlarımızı, bağı-bahçeyi canlandırıyor, canlı tutuyoruz. Eğer su olmasaydı, ne olurdu? Her şey yanar, ölür, kapkara olurdu.”
Bunu böyle söylediğinde şu anda adını hatırlayamadığım bir arkadaşım; “Öğretmenim ben anladım… Çöllere kar yağmadığı için orada yaşayan insanlar kapkara zenci olmuşlar” dediğinde ise, öğretmenimizin gülmekten sıralara kapanmış hali hala gözümün önünden gitmez.
Bu sene Şubat’a girmek üzereyiz, bir aya kalmaz buralarda ilkbaharın ucu görünür. Ama hala kar yağmadı.
Geçenlerde Akkuş’u ziyaretimizde Belediye Başkanı Sayın Ergüder Efil de, bu sene hala kar yağmadığına dikkat çekmiş, “Akkuş şu anda bembeyaz karlar altında olmalıydı” demişti.
İnşallah kıştan geri kalan önümüzdeki günlerde yağar, gözüm gönlümüz açılır, toprak, tabiat bayram eder.
Özledik seni tabiatın beyaz gelinliği, gel artık…