Kaçakçılık oynuyorduk. Kız-erkek tüm mahalle arkadaşlarımızla. Annesi, önce onu yanına çağırmış, duymadığımız bir şey söylemişti. Nedim aldırmamış olacak ki, bu kez azarlayarak yüksek sesle söyleyince hepimiz işi anladık.
Nedim, Ürkiye Eme’nin çorap yamama kalıplarını istemeğe gitmesi için görevlendirilmişti.
Hepimiz biliyorduk ki, topuğu, burnu yada tabanı delinen çoraplarımızı, annelerimiz yamalarlar, tekrar kullanmamızı sağlarlardı.
Yamalıklar, onarılacak çorapların renk ve desenine yakın eski çoraplardan seçilirdi.
Eskiyen, bir daha yamalanarak kullanılamayacak kadar parçalanmış çoraplar atılmaz, boğazları kesilip alınır yamalık olarak kullanılmaları için saklanırdı.
Çorap yamamak hüner işiydi. Her kadın yapıyordu bunu ama Ürkiye Eme çorap yamamayı sanat haline getirmişti.
O, parmak uçları delikleri, taban ve topuk erimesi şeklinde eskiyen çorapları, kullandığı özel kalıplarla öylesine belirsiz ve ayağı rahatsız ekmeyecek şekilde onarırdı ki, eski çorabını giymek için eline alan kişi hayranlık duyardı.
Ürkiye Eme, ırmak kenarındaki taşlar arasından seçerek alıyordu çorap yamamada kullandığı taş kalıpları. Topuk taşı, yusyuvarlak yada topuğa oturacak yeri yuvarlak, üst tarafı çorap boğazı gibi uzun bir taş oluyordu. Taban kalıbı, yassı, tıpkı ayak tabanı gibi bir taş oluyordu.
Sık sık ırmak kenarına gider, topuk ve taban kalıplarının daha kusursuz ve mükemmelini bulmak için araştırma yapardı Ürkiye Eme. Bunun sonucu olarak da evinde, çok sayıda kalıp taşı bulunuyordu.
En zoru, parmak uçları delinmiş çorapları yamamak için gereken taş kalıp bulmaktı. Bu işe yarayacak taş bulamadığı zaman (ki genellikle bulamıyordu) kendisi kolları sıvıyor, yumuşak kireç taşlarından keser ve bıçak kullanarak kendisi yapıyordu aletini.
Mahalleli, Ürkiye Eme’nin çorap kalıbı bolluğunu bildiği için, çocuklarını gönderir, parmak, taban, topuk yamamak için gereken kalıplarından birini yada, üçünü birden isterdi.
Gerçi, topuk kalıbı için Ürkiye Eme’ye pek muhtaç olunmaz, bir yumurta o işi görürdü ama yamanın özensiz, üstünkörü yapılması, ayağın vurulmasına sebep olurdu.
Ürkiye Eme’ye karşı duygusal bağları çok sıkı, ilişkileri sevgi ve saygı sınırını aşıp ana-kız derecesine ulaşmış komşu kadınları, ailesinin çoraplarını ona yamatırdı.
Her sanat erbabının alkış ve takdir tutkusundan olsa gerek, Ürkiye Eme bunu kendisi isterdi zaten.
Peki. Yoksullar çorap yamar da varsıllar atar mıydı delinen çoraplarını?
Öyle savurganlık olamazdı. Tüm varsıllar da yamalı çorap giyerdi. Bir farkla tabii.
Onların çoraplarını Ürkiye Eme yamardı.
Varsıllar, bu emeğine karşılık hediyeler gönderirlerdi ona zaman zaman. Ama o kabul etmezdi.
Nedim, oyundan ayrıldığı için tepinerek ağlaya ağlaya gitti Ürkiye Eme’ye
Bizim kuşağın çocukluk yılları, önce İmparatorluktan Cumhuriyet’e geçişin ilk yılları ve o yılların İkinci Dünya Savaşı’nın yokluğuna denk gelmiş olmasındandı. Yoksul-varsıl tüm insanlar, her ihtiyacımızı en ekonomik şekilde gidermek zorundaydık. Eskiyen çorap, pabuç, gömlek, en az iki kez onarılır, öyle kullanılırdı.
Pabuç onarımı, başlı başına bir meslek dalı olmuştu. Kunduracılar, çapulacılar, çarıkçılar arastalarının bünyesinde eskiciler vardı. Onlar, pabucun topuğuna yan basma hatasından içe ya da dışa eğrilen, tabanı delinen, sayası yırtılan pabuçları onarır, kalıplar, boyar, ikinci kez yeni bir pabuç olarak size teslim ederlerdi. Bir de, ayağının kusurunu bilen yeni pabuç almış kişiler, eskiciye gider, ayakkabının burnuna ve topuğunun eğrilecek tarafına nalça çaktırırdı. Eğer çapulaysa alınan pabuç, tabanına ve topuğuna kabara çaktırılırdı. Kabara, yuvarlak başlı çiviydi. Çapulanın eskime süresini uzatırdı.
Ben en çok hamal Tezekçi emminin çapulasına bayılırdım. Adam ayağından iki numara büyük çapula sipariş ederdi. Yüksek konçlu, burnu kıvrık, arkasına dikilmiş meşin çekeceği olan bu çapulanın topuğu ve tabanı, sanatkarane bir dizinle çakılmış kabaralarla süslenmiş, kıvrık burnuna da süsten başka hiçbir işlevi olmayan bir kabara çakılmış olurdu. Ben, Tezekçi emminin sırt semerinde taşıdığı 150 kiloluk yükle, Arnavut kaldırımı döşeli yollarımızda çatır çatır ses çıkaran ayaklarına hayran hayran bakardım. Hele yağmur sonrası toprak yolda kabaralı çapulasının bıraktığı izin güzelliği büyülerdi beni.
Hamal Tezekçi emmim, benim, onun çapulasına olan tutkumu sezmişti. Nerede karşılaşsak o, hemen Arnavut Kaldırımı’ndan yolun taş döşeli olmayan kenarına iner, çapulasının iz bırakmasını sağlardı.
Bakışarak, konuşmadan anlamlı bir telepati kurmuştuk aramızda.
Evimizden satışa giden fındığımızın ve evimize getirilecek yükümüzün taşınma işini ona verirdim. Taşıma ücretini az alırdı benden. Sevgi ve şefkatle gülümserdi ücretinin kaç kuruş olduğunu söylerken. Üzülürdüm az istedi diye. Yattığı yer nurla dolsun.
Okulda kravat takmak zorunda olduğumuz için Frenk gömleği giyerdik. Yani yakalı gömlekler. Mintanlar yakasız olurdu.
Frenk gömleklerinin en çok yakası eskirdi. Yakadaki kiri çıkarmak için çitilemek gerekiyordu. O zamanda kir çıkarıcı deterjan henüz icat edilmemişti. Gömlek yakasının enseye sürtünen üst kıvrımı çabuk kirleniyor, çitilene çitilene de yırtılıyordu. Bu hale gelen gömleğin yakası sökülüp ters çevriliyor, sağlam iç bezi dışa, yırtık üst bezi içe getirilmiş yaka, yerine dikiliyordu.
Burası da eskiyip yırtılınca yaka sökülüp atılır. Bu kez gömleğin arka eteği, bir yaka yapılabilecek ende kesilerek çıkarılır. Çıkarılan yer pantolonun içinde ve ceketin altında kalacağından görünmeyeceği için oraya herhangi bir bez dikilir, alınan parçadan da yeni bir yaka yapılarak gömlek yenilenirdi.
Okuyucuyu bilgilendirmek adına sıktığımı bile bile devam edeceğim. Asıl yoksulluk, elbise dikiminde ortaya çıkardı. Babalar yeni elbise diktirecekleri zaman, (ki o zaman konfeksiyon yoktu. Elbiseleri terziler dikerdi) Manifaturacıdan elbisenin kumaşını satın alırken, kumaşın yüzünün ve tersinin farklı olmamasına dikkat ederlerdi. Diktirecekleri elbisenin yaka cebi, hatta yan cepleri yalancı cep olur, kesilmezdi. Elbise solduğu zaman, ters-yüz edilir, bir kez daha giyilir, yada hem ters-yüz edilir hem de küçültülerek oğula elbise olurdu.
Tüm bu işleri yapan özel meslek sınıfı vardı. Pabuç onaran eskiciler, gömlek onaran gömlekçiler, elbise ters-yüz eden eskici terziler.
Bu esnafın sadece gömlekçileri dükkan sahibi idiler.
Pabuç eskicileri, çekmeceli küçük bir seyyar sandığı tezgah olarak kullanıp sokakta yaparlardı onarım işlerini. Pek azının dükkanı vardı. (şimdikilerin var, yani hala pabuçlar tamirle yenileniyor )
Elbise ters-yüz işini genelde dükkanlarda çalışan terziler yapardı.
Ama bir terzi vardı ki o, sokakta, herhangi bir dükkandan aldığı sandalyeye oturur, yavaş yavaş elbiseyi söker, makas ve ütü gerektiğinde, bir arkadaşının dükkanından faydalanır, sonra gene sokaktaki sandalyesine dönerdi.
Sarhoş Hös Hasan’dı o. Baba mirasını kardeşlerine satmış, aldığı parayla Samsun’a göçmüş, oradaki terzi arkadaşlarının dükkanında çalışıyor görünürken, hiç ara vermeden içmişti.
Parası ve çalışma isteği dört yılda bitmiş, Ünye’ye dönmeğe karar vermişti.
Sonra da kalan son parasıyla bir galonluk ahşap varille dökme şarap almış, Ünye otobüslerinin birinin üstüne kurulmuş…
Varilin içine soktuğu lastik bir hortumla içe içe gelirken, otobüsün üstünde sızmış.
Allah affetsin, devamlı Hös Hasan gibi içen sarhoşlar, koma halini andıran sızma anlarında, çişlerini tutamayıp salıyorlar.
Hös Hasan arabanın üstünde sızar sızmaz, içtiği onca şarabı aşağılara doğru salınca, cam kenarında oturan yolcular şoförü uyarıyorlar.
Yanına çıkıp sarsa sarsa uyandırmağa çalıştıklarında Hasan onlara:
Ulan ben ne anamın gözüyüm biliyor musunuz siz?
Dört senede üç bin lira yiyen adam var lan sizin karşınızda, diyor. Höst size Höst…