Yeniden İstanbul
Yeniden İstanbul
22 Haziran 2010 Salı 11:20
Ulya Bilgü

Ünye İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı bulunan “Kültür ve Dil Komisyonu” İstanbul’un 2010 Avrupa kültür başkenti seçilmesi vesilesiyle, İstanbul gezisi düzenledi. Geziye 24 öğrenci ve 6 öğretmen katıldı. Milli Eğitim Şube Müdürleri Vahit Duran ve İhsan Yüksel sorumluluğunda yapılan gezinin rehberliğini edebiyat öğretmeni Fatih Ordu yaptı.


Dört gün kalınan şehirde Öğrenciler, Piyer Loti’den Beyoğlu’na, Süleymaniye’den Topkapı’ya, Ayasofya’dan Sultanahmet’e, Adalar’dan Boğaziçi’ne keyiflerince dolaştılar. Topkapı Sarayı, Süleymaniye Kütüphanesi ve Kubbealtı Vakfında yetkililer öğrencilerle özel ilgilendi. Çamlıca’da, Fethi Paşa’da, Büyükada’da akşam yemekleri de cabası.


Üstelik bu gezi sadece bu yılı kapsamıyor, beş yıldır yapılıyor ve Ünye’de neredeyse bir gelenek halini aldı. Peki, bu geziler nasıl ortaya çıktı ve neler yaşandı. Bu sebeple biz, gezilerin rehberi ve planlayıcısı olan edebiyat öğretmenimiz Fatih Ordu ile konuşmayı uygun bulduk.


 


-İstanbul gezileri, şiir geceleri, kitap kampanyaları, sınıf dergileri, erguvan şenlikleri..  Hocam, aklıma ilk şu soru geliyor: Nerden ortaya çıktı, nerden aklınıza geldi bütün bunlar.


 


-Aklıma gelmedi, öyle oldu. Hiçbiri hesaplı şeyler, hesaplanmış şeyler değil bunların. Ben hesaplar kurmayı sevmem. Fazla Batılı bir şey bu. Kendimi Doğunun; yani bu toprakların, bu güneşin, bu suyun insanı olarak görüyorum; öyle de davranmaya çalışıyorum. Zaten istemesek de öyle davranıyoruz. Hiç değilse başka ve daha yüce bir şey gibi davranacağım, diye kendimi zorlamaktan, inkârdan kurtuluyorum. Eskiler biraz insiyâkî derlerdi buna. O anın ürünleri. Önemli şeyler mi belki değil; ama nedense karşılık buldu. Hesaplanmamış işler böyle olur. Zannedilenden fazladır karşılığı daima.


Bununla birlikte 2006 Ünye Anadolu Lisesi, bu işin başlangıcı oldu, diyebilirim. Gayretli öğretmen arkadaşlar vardı, samimi ve elbette öyle de öğrenciler. İyi bir hava yakalanmıştı okulda. Sanırım o zamanlar o okulun rehber öğretmeni olan Muhammed Beyi de anmak gerekiyor bu hava meselesinde. At sahibine göre kişner, derler ya. Aslında eğitim de böyle. Eğer karşınızdaki kitle, ‘daha daha’ diyorsa, siz de eldekiyle yetinmiyorsunuz. Bir de tersi var tabi ki.. Mevlâna’nın ifadesiyle, sen okyanus olsan karşındaki alabileceği kadar alıyorsa, elindekinin daima bir kısmı boşta kalıyorsa, mevcut halin bile fazla gelebiliyor.


 


-Sanıyorum bir hedef de belirlemiştiniz?


 


-Evet. O da zamanla oldu. Dediğim gibi, tam bir hesap sayılmaz. Belki bir hayal. İstanbul’a, dedik, beş yüz öğrenci götürsek, yaşadığımız şehre kültürümüzde yer etmiş ağaçlardan bin tane diksek.


 


- Ne durumda?


 


-Bilmiyorum. Sağa sola beş yüzden fazla fidan diktik şimdiye kadar. Sanıyorum İstanbul’a götürdüğümüz öğrenci sayısı da üç yüzü geçti.


 


-Hedefinize az kalmış.


 


-Hayır, değil. Bunları 2010’ için hayal etmiştik. İstanbul kültür başkenti olduğunda, bizim de programımız tamamlanmalıydı. Galiba bu kadarını yapabildik.


 


-Belki bundan sonraki senelerde biter.


 


-Bilmiyorum, birileri devam ettirirse bitebilir. Ben müsaade almalıyım. Galiba yoruldum.


 


-Neden?


 


-Buna cevap vermeyeyim.


 


-Peki. Çalışmalarınızın temelinde, hatta derslerinizin de diyebilirim, İstanbul var. Bunun nedenini açıklayabilir misiniz?


 


-Bu doğru. Ben bir kültür dersi öğretmeniyim. Edebiyatı da bu işin merkezinde görüyorum. Edebiyat demek, bilimden çok sanata yakın bir alan demek. Bunu bir kere doğru anlamak gerekiyor. Doğru anlayamadığımız için de üniversitelere bu bölümlere hiç ilgisi olmayan öğrenciler geliyor. Siz bir resim yahut müzik alanında bir fakülteye öğrencinin sadece test sorularındaki başarısına göre alım yapabilir misiniz? Edebiyat da böyledir. Başta bunu bileceğiz. Sonra edebiyat dersinin bir fizik, bir matematik dersi olmadığını bileceğiz. Bu bir.


İkincisi, İstanbul.. Tanpınar, İstanbul’u anlamadan birbirimizi anlamayız, diyor. Ne demektir bu? Şu demek: Bütün kültür kodlarımız bu şehirde kilitli demek. Bu şehrin dili, mimarisi, estetiği, müziği ve dünden bugüne gelen hayatı üzerinde düşünmeden o kodların çözülmesi mümkün değil demek. Hafızasız insan ne ise, tarihsiz toplum odur. Düşünemez. Düşünmeyi bırakın tepki veremez. Nerede güleceğini, üzüleceğini, duracağını bilemez. Bugün benzer şeylerden şikâyetçi isek, bunu en başta tarih hafızamızın boşluğunda aramalıdır.


Elbette bir diğer mesele de tarih’in istatistik olmadığını artık anlamamızın gerektiğidir. Eğer doğru bakılırsa, İstanbul’un fethi yahut Çanakkale, tek başına yığınları millet yapabilecek şeylerdir. İkisi hakkında da ne biliyoruz, ne ortaya koyduk? İstanbul’un fethini gören iki tarihçimiz var; olay birisinde on bir, diğerinde sadece dokuz sayfa yer almış. Çanakkale hakkında Akif’ten başka kim ne söyledi, bilen var mı? Bakın komşumuz Irak ne halde? Oysa biz, Kurtuluş Savaşında, o kıt zamanımızda dahi dünyaya haddini bildirecek liderler çıkarabilmiş bir milletiz. Öyle olduğu için de bu bayrak hâlâ dalgalanıyor. Bu millet, hakkıyla okunmadı. Bu hamur çok su götürür. Geçelim.  


 


-İstanbul’dan öğrencileriniz, ki ben bunun şahidiyim, sanki bir büyüden çıkmış gibi dönüyor. Ne diyeceksiniz?


 


-Onu ben ne bileyim, onu kendin bileceksin işte. Ben anlatmaya karşı biriyim. Göstermek daha derin bir şey. Bilirsin Sultanahmet meydanında Ayasofya ile Sultanahmet’i çocuklara ben gösteririm. Herkes kendi dilinden okur. Bir taraflara asırların bekçisine bakar, bir tarafta onun genç varisine.


Lakin, görme becerisi tabiî ki bu da. Ayasofya’nın kubbesi Sultanahmet’ten daha büyük ölçüsüyle bakan bir kafanın okuyacağı pek bir şey yok orada. Orada tarihimizi görebilmeli bakan kişi. Osmanlı yıkmamış, aksine muhafaza etmiş. Sözü olan adam tenkit etmez; lafını söyler. Söz söyleme bir medeniyet işidir. Ayasofya’nın karşısında Sultanahmet’e bir bakın; Ayasofya, içeri çekildiği kadar Sultanahmet içerden boşaltılmıştır, Ayasofya ışığı kestiği kadar Sultanahmet nizama çekmiştir. Ayasofya’nın sert duruşu kadar Sultanahmet’in demir atmış bir masal gemisi gibi bekleyişi vardır.


Söz böyle söylenir. Sedefkâr da böyle söylemiş. Bugün o meydana üçüncü bir eseri dikmeden kendi sözümüzü söyleyebileceğimize inanmak abes. Tabi ki yeni bir eser derken, oraya dikilecek bir gökdeleni kastetmediğim anlaşılıyordur. Üstelik o da bizim mimarimiz değil ya. Sahi, bizim mimarimiz ne?  


Kısacası tarih meydan okuyor. Biz bunu anlamalıyız. Artık İstanbul ne Bizans ne de Osmanlı. Biz bu meydan okumaya cevap veremiyoruz madem, bari meydan okunduğunu görelim. Belki de işe tam da buradan başlamalı. İnanıyorum bir gün birileri oraya üçüncü bir eseri dikecektir. Meydan o zaman tamamlanacaktır. Bana göre bu da tarihin de sonudur. Geleceği kim bilebilir; ama böyle bir hissim var. Kim ne düşünür bilmem.


 


-Son gezide farklılıklar nelerdi?


 


Onu da gene öğrenciler bilebilir. 24 öğrenci ve altı öğretmen ile gittik. Böylesine geziler fazla sayıyı kaldırmıyor. Şube Müdürlerime; Sayın Vahit Duran ve İhsan Yüksel’e baştan teşekkür etmek isterim. Bu gezi onların gayretiyle yapıldı. Bununla birlikte değerli öğretmenlerimiz Harun İçpınar’ın, Cemile Ülkü’nün ve Seyfettin Azaklı’nın gayretlerine de çok teşekkür ederim. Ben sadece rehberdim, o kadar. Onlar daha fazla yoruldu.


Bunun yanında bu sene geziye ayrı bir renk katan, destekleyen Ordu Milletvekilimiz Sayın Mustafa Hamarat’ın ve Ünyeliler Derneği (ÜNDER)’ in katkıları da muhakkak unutmamalı. Dernek Başkanı Avukat Ahmet Yılmaz’a, Başkan Yardımcısı İsa Gümüş’e, Genel Sekreter İsmail Başaran’a, Yönetim Kurulu Üyeleri İrfan Dağdelen ve Yakup  Pazarbaşı’na.. Geziye Ünye’den destek veren Mustafa Telcioğlu, Arif Ergün, İrfan İnce, Osman Atik, Serap Doğan ve Güneş Kuyumculuğa ayrı ayrı teşekkür etmek gerekiyor.


 


-Hocam, son olarak, az evvel soracaktım ama konu dağıldı, İstanbul sevginiz sadece bu mantıktan mı kaynaklanıyor. Mantığın da ötesinde başka bir İstanbul sevginiz var. Neden?


 


- Bunu hep sordular nedense. Bilmem. Belki de adımı kim verdiyse ona sormalı bunu. Adını taşıdığım biri var. Bunu anlatamam. Başka bir şey. Onun adıyla anılmak ve öyle çağrılmak. Bu müthiş bir şey; lakin o kadar zor, ağır.


 


-Teşekkür ederim hocam.

Bu Haber 544 Kişi Tarafından Okundu.
YORUMLAR
Bu Röportaja Yorum Bulunmamaktadır. İlk Yorumu Yapan Siz Olun.