UZM. PSK. DAN. M. ZEKİ SAKA

ÇOKLU ZEKÂ’DAN ÖĞRENDİĞİMİZ!

10 Şubat 2020 Pazartesi Saat: 09:04

Howard Gardner kulağımıza “Çoklu Zekâ” yı üflediğinde; bilmediğimiz, duymadığımız, görmediğimiz bir şeyi öğreniyormuşuz hissine kapıldık. Haksız da değildik hani. Çünkü bizim ülkemizde zekâ üzerine yapılan kuramsal ve deneysel çalışmalar dünya sıralamasında maalesef hatırlı bir yer tutmaktan uzaktır.

Peki, Howard Gardner ne diyordu?

Gardner, zekânın tekil bir anlama, tekli bir tanıma sığdırılamayacağını düşünüyordu. Zekâ evet bir bütündü fakat taşıdığı potansiyel ve deruhte ettiği yetenekler itibariyle farklılaşıyordu. Dolayısıyla her bir insanın farklı zekâ türü vardı ve her bir zekâ türü farklı yeteneklerle kendini ortaya koyabilirdi. Gardner, zekâyı farklı adlarla isimlendirdiği 8 alt başlıkla ifade etmişti. Sıralamak gerekirse; uzamsal, kinestetik, müziksel, sözel, içsel, sosyal, matematiksel ve doğasal zekâ türleri. Her insanda mutlaka bu zekâ türlerinden bir ya da bir kaçı bulunabilir ve hatta birkaç tanesi bile aynı anda baskın tür olabilirdi. Dahası zekâ dediğimiz şey, geliştirilebilir dinamik bir potansiyeldi. Eğer kişi sahip olduğu zekâ türünün farkına varır ve onu işlevsel hale getirebilirse çok daha başarılı olabilir, hayat doyumu daha da artabilirdi. Bunu derken Gardner, aslında biraz da başarı dediğimiz şeyi izafileştiriyordu. Çünkü Gardner’in perspektifinde başarının tek bir tipi yoktu. Birey sahip olduğu potansiyeli fark edip ortaya koyduğunda zaten başarılı olurdu.

Gardner’in kuramı, zekâ üzerindeki kara bulutları dağıttı denilse yeridir. Çünkü zekâ genel olarak akademik yetkinlikle beraber düşünülüyordu. Yani zekâ en nihayetinde akademik/entelektüel yeterlikle/yetkinlikle beraber düşünülüyordu. Dışarıda kalan “başarılar” çok da zekâya mal edilmiyordu. O ana kadar zekâ çalışmalarında zekâ ile yetenek ayrı ayrı mütalaa ediliyordu. Bu makas belki biraz da Gardner’in katkılarıyla kapanmıştır. Yani zekâ ile yetenek birbirini tamamlayan hatta aynı anlama gelen şeyler olarak anlaşılmaya başlandı.

Çoklu Zekâ Kuramı’ndan sonradır ki biz sporun, sanatın, sosyal olmanın, akıcı konuşmanın, ikna kabiliyetinin, soyut düşünebilmenin, müziğin ve daha birçok şeyin başlı başına bir zekâ göstergesi olduğunu düşünmeye başladık. Bu elbette sahip olduğumuz yeteneklere ilişkin farklı bir bakıştı ve kabul etmek gerekir ki biraz da bizlere özgüven vermişti. Çünkü okul sırasına oturup da akademik/entelektüel başarı beklenti tokmağının altında ezilmeyenler “zeki insanlar”dı. Gardner, elbette bu algıyı paramparça edip tuz buz edemedi ama bu algıdan da hatırlı parçalar koparabildi.

Nihayet bizim gibi meseleleri görece biraz geriden takip eden toplumlar için Gardner’in kuramı yeni ilgilerin önünü açtı. Özellikle sanatsal, kültürel ve sosyal faaliyetlere yapılan vurgu her geçen gün arttı. Gerek devlet eliyle gerek de özel eğitim öğretim kurumlarında çoklu zekâ kuramına dayalı eğitim öğretim programları oluşturulmaya başlandı. Mesela bir özel okulun tanıtım broşüründeki sloganı unutmam mümkün değil. Okul her bir öğrencisinin bir spor dalını öğreneceğini, bir enstrümanı da kullanacağını ifade ediyordu. Olan olmuştu, koskoca kuramı kırpa kırpa kuş yapmış, kendimize benzetmiştik. 8 Zekâ alanını ikiye düşürmeyi başarmıştık.

Yıllar içinde çoklu zekânın kendisi çok tartışıldı. Eklemeler yapıldı, bolca eleştirildi. Ama dilden düşmedi. Bir şekilde birçok uygulamanın referans kavramı oldu. İyi niyetli çokça programlar geliştirildi, planlar yapıldı. Birçok çocuk anne babasının zoruyla da olsa enstrümanla, sporla tanıştı. Peki sonuç ne? Bilmiyoruz. Onu hep birlikte göreceğiz. Şu kadarını söyleyeyim; kuram 1983 tarihinde ortaya atıldı…