TURGAY GÜVEN

Bir Emekçi Hikâyesi; Volga Hamalları

29 Nisan 2020 Çarşamba Saat: 09:28

           Öncelikle, şu zor günlerimizde canla başla çalışan sağlıkçılarımızın, polislerimizin, tüm fedakâr insanlarımızın, emekleriyle geçinen tüm insanlarımızın, tüm Emekçilerimiz’in ‘1 Mayıs Emek Bayramı’nı kutluyorum.

             Bugün sizlere anlatacağımız hikâye, ünlü Rus yazarı Maksim Gorki’den alınmış, yüz yıl önceki Çarlık dönemi Rusya’sında, dünyanın en ağır ve acımasız bir işlerinden birini, Volga üzerinde çalışan nehir gemilerinde yük taşımacılığı yapan, yaşamının büyük kısmında aç, billaç,  işsiz güçsüz, yersiz, yurtsuz dolaşan insanların,  yoksul ve çaresiz Volga Hamalları’nın, Burlaklar’ın hikâyesidir.    

             Onların en şanslı zamanları, üzerlerinde gemi ulaşımı yapılabilen, yük ve yolcu taşınabilen bu büyük ırmakların geçtiği limanlarda, ırmakta çalışan mavnalara taşıma-yükleme işleri bulabildikleri zamanlardır. Onları yüklerler, boşaltırlar, zaman zaman gemiyi kıyıdan suya iterler, bazen ise donmuş sudan kıyıya çekerler. O zaman karınları doyar, çok çalışırlarsa, patron onlara kovayla votka ısmarlar. Mutlaka ellerine,  bir miktar para da geçmektedir.

         Ancak, o şiddetli kış günlerinde, donmuş ırmakların üzerlerindeki buzların- buz parçalarının aralarında kısılıp kalmış tekneleri,  halatlarla kıyıya çekmek ya da kıyı boyunca yüzdürmeye çalışmak,  dünyanın en acımasız ve en merhametsiz işlerinden biridir.  

        Volga Hamalları’nın-Burlakların, Rus tarihinde, Rus toplumunda, Rus edebiyatında, Rus resim sanatında ayrı bir yeri vardır.

        Çarlık öncesi Rus sanatçılarının,  yazarlarının, ressamlarının tüm dünyada çok sevilmesinin nedeni, yoksul ve çaresiz insanların yaşamlarını tüm gerçeğiyle anlatmalarıdır.  Kolay mıdır, o devirde emekçiden yana olmak, onları, onların neler çektiklerini anlatmak, resmetmek, insanlara ulaştırmak.

           Aşağıdaki tablo, tanınmış Rus Ressamı İlya Repin’in Burlaklar adlı tablosudur. Çarlık Dönemi’nde, emekçi insanlara karşı gösterilen acımasızlığı ifade eder.

         “ İran’dan yüklenmiş mallarla dolu büyük bir mavna, Kazan yakınlarında bir kayaya bindirmiş ve gövdesi parçalanmıştı. Mavnayı boşaltma işini üstlenen hamallar bölüğüne ben de katıldım. Aylardan eylüldü, rüzgâr kuzeyden esiyor, kurşuni nehir suları üstünde,  öfkeli dalgalar savruluyor ve dalgaların başlarını kopartan kudurgan rüzgâr, bunları, soğuk bir yağmur gibi serpiyordu.

          Elli kadar hamal, hasırlara ve yelken bezlerine sarılarak hüzünlü bir halde boş mavnaya yerleşti; mavnayı, yağmura karşı kızıl kıvılcım- alev demetleri püskürten küçük bir römorkör çekiyordu.

       Gece yarısına doğru olay yerine vardık; boş mavnayı kayalara oturan mavnaya yanaştırdık; ihtiyar hamal başı, haykırdı: Dua edin çocuklar! Fenerler! Haydi, çocuklar gösterin bakalım,  nasıl çalışılırmış! Cesaret çocuklar! Tanrı’nın izniyle başlıyoruz!

           Ve bu ağır, tembel, iliklerine kadar ıslak adamlar, ‘nasıl çalışıldığını’ göstermeye başladılar. Çığlıklar atarak, bağırarak, şakalaşarak, sanki savaşa giriyormuş gibi, kazaya uğrayan mavnanın güvertesine ve depolarına atıldılar.

 

 

          Pirinç torbaları, kuru üzüm çuvalları, deri astragan balyaları, kuştüyü yastık hafifliğiyle çevremde uçuşuyordu; bodur gölgeler birbirlerini bağrışlarla, ıslıklarla, sunturlu küfürlerle yüreklendirerek koşturup duruyordu. İnsanın, bu kadar kolaylıkla, neşeyle ve yararlı biçimde çalışan bu insanların, az önce yaşamdan, yağmurdan ve soğuktan yakınan hüzünlü ve çökük insanlar olduğuna inanası gelmiyordu. Yağmur iyice şiddetlendi ve ayaza çekti, rüzgârın hızı arttı; havalandırdığı gömleklerinin eteklerini başlarına geçirirken, hamalların çıplak karınlarını ortaya çıkarıyordu.

           Nemli karanlığın içinde, altı tane fenerin yaydığı cılız aydınlıkta, kara gölgeler gibi görünen adamlar, mavnaların güvertelerinde gürültüyle konuşarak çalışıyorlardı.  Sanki işe susuzlarmış, uzun zamandan beri altmış kilo çeken çuvalları birbirlerine fırlatıp, sırtlarında balyalarla koşmayı bekliyorlarmış gibi çalışıyorlardı. Mavnanın sahibi heyecanlı bir sesle aniden bağırdı:-Çocuklar votka ısmarlıyorum!

          Bu arada bende,  çuvallara yapışıyor, taşıyor, fırlatıyor, yeniden koşuyor, yeni bir tane alıyordum.    O geceyi, bir daha tadamadığım büyük bir sevinç içinde geçirdim.

       Küpeştelerin arkasında dalgalar dans ediyor, yağmur güverteleri kırbaçlıyor, rüzgar nehrin üstünde ıslıklar çalıyor ve şafağın kurşuni sisinde ıslak ve yarı çıplak insanlar yorulmadan, durmadan koşuyorlardı; güçlerinden ve işlerinden gurur duyarak bağırıyor ve gülüyorlardı.

        Ve birden, rüzgâr bulutların yoğun yumağını yırttı, göğün gözalan mavisi üstünde güneşin pembe ışığı parladı. Bu neşeli hayvanlar bunu hep bir ağızdan bağırarak ve iyi yüzlerinin ıslak kıllarını sallayarak karşıladılar. İşte böylesine akıllı ve becerikli, kendini unutacak kadar işe kaptıran bu iki ayaklı hayvanları kucaklamak ve öpmek geçiyordu içimden.

           Bir iki dakika kadar,  insanların çalışmalarını izledikten sonra, kalın bulutları yaramayan güneş ışığı, denizde boğulan bir çocuk gibi silinip giderken,  yağmurda bir sağanak halini alıyordu. Ve öğleden sonra saat ikiye, bütün mavnadaki yükler boşalıncaya kadar, bu yarı çıplak insanlar sağanağın ve keskin rüzgârın altında durup dinlenmeden çalıştılar; bu insanlara yüreğim saygı ile dolarken, insan dünyasının güçten-kuvvetten yana,  ne kadar zengin olduğunu anladım.

         Sonra römorköre geçildi ve orada hepsi sarhoş gibi uyuyakaldılar. Kazan’a varınca, kıyının kumsalına bulanık bir çamur seli gibi boşaldılar, sonra da meyhaneye,  vaat edilen votkayı içmeye yollandılar.” Maksim Gorki,   ‘Benim Üniversitelerim.’ Saygılarımla.