HABER ARAMA
SON DAKİKA HABERLER
ANKET
Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?
Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?
  • Gayet Güzel
  • Beğenmedim
  • Daha iyisi olabilirdi
  • Kullanışlı
HABER ARŞİVİ
Lütfen Bir Tarih Seçiniz
FINDIK BORSASI
13 Nisan 2021 Salı
Fındık Fiyatı


PUAN DURUMU
NAMAZ VAKİTLERİ
Ünye Nöbetçi Eczaneleri
anadolujet telefon pegasus telefon thy iletişim

TURGAY GÜVEN

TURGAY GÜVEN

Arslanların Boğuştuğu Park (3) (Devam)

2 Ağustos 2019 Cuma Saat: 08:49

           Türk Ulusu’nun-Türk Ordu’sunun kanının son damlasıyla kurtardığı vatanın ve kurduğu Cumhuriyet’in ilk 25 yılı Osmanlı’dan kalan borçları ödemekle geçmişti. Kurtuluş’a, Cumhuriyet’e, bunca çağdaş ve ileri atılıma rağmen, İstanbul yoksulluğunu sürdürüyordu. 

             Eski İstanbul’a ilk kazma ise,   1950’den sonra Demokrat Parti iktidarı zamanında, Başvekil Adnan Menderes tarafından vurulmuştur. Koskoca Doğu Roma’nın, Bizans’ın, Osmanlı’nın başşehri İstanbul’da Beyazıt Meydanı’ndan sonra surlara doğu gidilecek yol yoktur.

         Menderes, Beyazıt’tan Aksaray’a, Fetih’ten sonra İstanbul’a,  Konya-Aksaray’dan gelip ilk yerleşenlerin kurduğu ve ünlü Türk Kadın romancısı Halide Edip Adıvar’ın Sinekli Bakkal romanına konu olan Aksaray Semti’ne doğru, aradaki tüm Bizans kalıntıları temizlenerek, bu gün Ordu Caddesi olarak anılan yolu açmıştır. Aksaray’da kurulan göbekli bir meydandan,  günümüzde, eski semti delerek geçen ve Fatih-Karagümrük yönünde uzanan Vatan Caddesi ile İstanbul’un ilk Şehr-i Emini’nin, yani Belediye Başkanının, -ki kendisi ünlü Nasrettin Hoca’nın torunu olur- oturduğu Şehremini ile ilk Cerrahbaşı’nın yerleştiği Cerrahpaşa yönlerine doğru uzanan Millet Caddesi yapılarak, Topkapı Sarayı’ndan, Sultanahmet Meydanı’ndan, eski baş şehrin surlarına doğru açılımlar yapılır.  Fatih’in İstanbul’u fethederken kullandığı  ‘Şahi’ isimli, dev topun bulunduğu, noktada, surlarda açılan büyük yıkıntılarla gerçekleştirilen ve Topkapı denilen büyük ve geniş kapı ile,  şehir, sur dışına çıkartılır ve böylece, kısa sürede kentin nüfusunu abartısız on katına çıkartacak olan,  binlerce yıllık saf ve bakir İstanbul’un yeni kentleşmesi başlar.

                Bugün ise,  yıllar içinde Anadolu’dan dalga dalga gelen yerleşimcilerle hızla büyüyen ve aynı hızla Surlar’dan çok uzaklara,   Bizans’ın Ordugâhı Makri köy’e-Bakırköy’e, taa Edirne’lere kadar ulaşan Yarımada İstanbul’unu, aynı hızda gelişip, Maltepe-Tuzla- Kartal derken İzmit’e kadar ulaşan Üsküdar-İstanbul’unu tut tutabilir isen.

               Bizim İstanbul’a ilk gittiğimiz 60’lı yıllarda, İstanbul gerçekten perişan bir haldeydi.  Binlerce yılın boş İstanbul’unu kafasına göre doldurmaya başlamış plansız- çarpık kentleşmenin yanında, hızla artan nüfusun ve hızla artan küçük sanayi bölgelerinin,  en basit su, elektrik, ulaşım vb. ihtiyaçlarını karşılayabilmek, daha sonrada, bu büyük sistemin tüketim artık ve atıklarını ortadan kaldırabilmek kolay değildi. Günlerce su, elektrik kesintileri olur,  Yarımada ve Beyoğlu’nun eski dar sokaklarında,  ikide bir kazınan-yamanan çamur içerisindeki yollarda,  ulaşım tıkanırdı.

             Ancak, yine de kentin çevresi henüz bozulmamıştı.  Boğaz sırtları bomboş, Boğaz- Haliç -Marmara tertemizdi. Deniz bağlantılı Küçük Çekmece, Büyük Çekmece tuzlu set gölleri çevreleri tertemizdi. Eski adı Sağmalcılar olan Bayrampaşa’da inek-sığır beslenir, avcılar, Avcılar’da kuş avına gider, kentin taze sütü yoğurdu Silivri’den,  sebzesi Beykoz taraflarından,  balığı Boğaz’dan-Marmara’dan,  meyvesi Yalova’dan, odunu Istıranca Dağlarından, kömürü Trakya’dan gelirdi. Malüm bina yığınları ve çöp dağları henüz göz korkutacak kadar oluşmamıştı. Ben İstanbul’un o günlerini de gördüm, orada yaşadım.

               “ Koskoca İstanbul neden bu haldeydi. “ diye soracak olursanız, sadece İstanbul değil, tüm şehirler, Ankara’dan, İzmir’den,  Bursa’dan Samsun’dan en doğuya kadar,  o zamanlar iki güçlü parti olan, ister CHP, ister AP tarafından yönetiliyor olsun, aynı perişanlığı çekerdi, çünkü çok ayrıntılı bilemeyeceğim, amma, Belediye gelirleri yeterli değildi. Pazardan, inşaattan, emlaktan,  sinemadan, gazinodan vs. şeylerden gelen para, her gün yeni yeni göçlerle nüfusu ve gecekondularla hizmet alanı genişleyen belediyelerin ihtiyaçlarına yetmiyordu.

              70’li yıllarda, aklı başında ve girişimci bazı belediye başkanlarının öncülüğünde, devrin hükümetleriyle işbirliği yapılarak,  Belediye Gelirleri Yasası yenilendi ve gelir çeşitleri arttırıldı. Ayrıca, proje gösterilerek,  genel bütçeden belediye bütçelerine kaynak aktarmanın yolu açıldı. Daha sonraları, Belediyelere, yabancı ülkelerden para-kaynak-kredi vs. kullanılması, malzeme, araç alınabilmesi imkânı getirildi ve bu şekilde mali güçleri artan kent belediyeleri,  büyük projelere imza atabilecek ve halka, halkın ihtiyaçlarına daha iyi hizmetler verebilecek seviyelere gelebildiler.

               Doğrusunu söylemek gerekirse, elbette ki, 80’li yıllardan itibaren İstanbul’da Belediye Başkanlığı yapanlar, oylarıyla seçilmelerine yardımda bulunan hemşehrilerinin katkılarıyla ve yine,  bu alınan borç paraların ödenmesinin sorumluluğuna dolaylı olarak kefil olmuş olan halkımızın destekleriyle,  bu saydığımız imkânları tepe tepe kullanmışlardır. Bir zamanlar, İstanbul’a belediye başkanı olanların elindeki gücün,  bakandan- başbakandan daha etkin olduğu söylenirdi.

               İstanbul’a hâkim olup, dünya jeo-sosyo-finanso-ekonomiko sisteminin bölge üzerindeki planlarına vakıf olan, onlarla iyi ilişkiler kurabilen, borç alıp, aldığı borçları zamanında geri ödemeyi becerebilen İstanbul belediye başkanlarının yolları,  ülkemizde,  başbakanlığa, hatta cumhurbaşkanlığına kadar uzanabiliyordu.

              Geçen onlarca yıllar içerisinde İstanbul’a çok şey yapıldı. Şehrin çok büyüdüğü belli,  bir ucundan diğer ucuna uzaklığının 150 km’ye kadar filan ulaştığı söylenmekte. Günümüzde şehir neredeyse,  en yakınlarından bir tarafından Tekirdağ’la diğer tarafından İzmit’le birleşmiş durumda,  çok geçmez,  zaten hinterland- arka bölge-yaşam alanı yapmış olduğu, batıda Edirne’ye, doğuda Adapazarı’na kadarki düzlükleri de dolaylı bir biçimde bünyesine katıp, biz kibarca yeni gelişme ve endüstrileşme alanları, Trakya ve Anadolu’dan giriş kapıları diyelim, o noktalara kadar gelmek üzere. Bu gün  bile, bir yerlerden kopup buralara kadar geldiğinizde, kendinizi, İstanbul’a  ulaşmış gibi hissediyorsunuz.                    

              Demek istemekteyizdir ki, bu şehrin bu şekilde gelişmesi ve sürekli çevre boş arazilere doğru genişlemesi ile, bilinen bir deyim ile ifade edersek  ‘taşı toprağı bi misli paha-paha biçilemez-,  döviz, dolar, yuro, pardon altın’  olan İstanbul’da, muhteşem bir rant kapısı açılmıştır. Tarımsal, endüstriyel büyük bir  ‘uluslar arası üretim gücü’ olmasa da, İstanbul’da, bitmez tükenmez gibi görünen rantsal kaynaklar,  bitmez tükenmez gibi görünen rant imkanları vardır.   İstanbul’un rantı çok- çoook- daha da çoo…ook ,   kelimelerle, rakamlarla anlatılamayacak derecede büyüktür   ve  Saraçhane Parkı’ndaki  ‘birbirlerinin boğazlarına dalmakta olan Boğuşan Arslanların Heykeli’  çok şey anlatmaktadır.

             Sözlerimizi eski İstanbul’un o güzel, unutulmaz türküleriyle bitirelim. “Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur…”   “Arabası dört teker Beyoğlu’na kum çeker... ”  ve  “ Pencere açıldı... ben sana varmam…”

             Saygılarımla.  


Bu haber toplam 1.008 defa okunmuştur

Yazı Yorumları ( 0 Adet)

Adınız
E-mail Adresiniz
Güvenlik Kodu Lütfen Resimdeki kodu yazınız
Bu Yazıya Yorum Yapılmamış.
İlk Yorumu Siz Yapmak İster misiniz?

Yazarın Diğer Yazıları