HABER ARAMA
SON DAKİKA HABERLER
ANKET
Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?
Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?
  • Gayet Güzel
  • Beğenmedim
  • Daha iyisi olabilirdi
  • Kullanışlı
HABER ARŞİVİ
Lütfen Bir Tarih Seçiniz
FINDIK BORSASI
13 Nisan 2021 Salı
Fındık Fiyatı


PUAN DURUMU
NAMAZ VAKİTLERİ
Ünye Nöbetçi Eczaneleri
anadolujet telefon pegasus telefon thy iletişim

TURGAY GÜVEN

TURGAY GÜVEN

Magna Carta ve Ortaçağ Devletlerinde Toprak Düzeni (2) (Devam)

20 Şubat 2019 Çarşamba Saat: 08:22

Magna Carta anlaşması, yeryüzündeki,  krallarla burjuva tabeaaları arasındaki ilk anlaşma olmayabilir.  Şurası muhakkaktır ki, eski Mısır’dan, İran’a, Antik Yunandan Roma’ya, Çin’den Hindistan’a veya Rusya’dan Japonya’ya kadar, köy tipi alanlarda, küçük kapsamlı tarım ürünleri ekonomisinden,  büyük arazilerde bol miktarlarda tarım ürünü yetiştirebilen geniş kapsamlı toprak sahipliklerine, ev tipi imalathanelerdeki,  küçük kapsamlı el işi küçük kapsamlı sanayi ürünleri ekonomisinden, büyük imalathanelerde bol miktarlarda sanayi  ürünü geniş kapsamlı fabrika sahipliklerine geçebilen bir çok  toplumlarda ve  ülkeler de, güçlenen ve palazlanan köy-kent burjuva sınıfları, hükümdara, hanedana veya devlet otoritesine karşı bir şekilde etki göstererek benzeri avantajlara sahip olmuşlardır.

“Peki, hocam,  Orta Asya Türk ve Orta Doğu İslam ülkelerinde bu durum nasıldı. Benzer durumlar var mıydı,  benzeri girişimler veya benzer anlaşmalar oldu mu?” diye soracak olursanız.

Bir devleti Magna Carta’yı yaratacak hale getiren şartlar ‘geniş topraklara sahip toprağa yerleşik toplumlar’da görülür.  Oğuzlar, Türkler, Moğollar gibi yerleşik olmayan,  topraksız, ancak kavmine ait avlak-yaylak ağırlıklı bir yurdu olan, büyük çoğunluğu göçebe, doğal olarak çadır –otağ kültürü gelişmiş Orta Asya bozkır kavimlerinde böyle şartlar oluşamamıştır. At üstünde bozkır beyleri hiçbir zaman derebeyi-şato beyi olamamıştır.   

Misal olarak, Asya’da Hun Devleti yada Göktürkler veya Cengiz İmparatorluğu, Osmanlılar, Timur-Babür İmparatorlukları gibi  Hun-Oğuz-Moğol  vb. Asya kökenli toplumlarda, böyle bir anlaşmaya sebeb olacak durumlar çıkma ihtimali yoktur.  Çünkü,  Büyük Hun Devleti’nden beri, Orta Asya kökenli devletlerde, babadan sonra,   arazi kardeşler arasında bölünmüş ve kardeşler, kendi aralarında birbirleriyle çekişirken, devletler uzun süreli olamamış, hatta, bir çok zaman, fırsat bulan bir çok güçlü komutanlar, zamanla,  hanedanların varislerini yok ederek kendi egemenliklerini ve hanedanlarını kurmuşlardır.

İslam’da mülk, yani toprak Allah’a aittir.

Birer tarım toplumu niteliğinde olan Orta Doğu İslam devletlerinde mülk, yani o devirde birinci derecede mülkiyet ve üretim aracı olan toprak, Allah adına, o günler için bir devlet teşkilatı ve gücü sayılan halife, emir, sultan, hünkâr, hükümdar ve benzeri kişilerin adaletine haizdir. Yani,  toprağa atadan, babadan veya fetih ve benzeri bir şekilde sahiplik kazanan hüküm ve emir sahibi kişi, bu mülkün varlığında ve kazanıldığında hak sahibi kişilere adaletle pay edilmesinden de mesul durumdadır. Savaşan komutanlara, askere mevki ve rütbesine göre has, zaamet, tımar olarak değişik büyüklüklerde toprak verilerek,  üzerindeki insan unsuru ve gelen gelirden istifade edilme yoluna gidilmiştir. Din adamlarının, dini teşekküllerin ise kendilerine ait ihtiyaçları için bir miktar ufak tefek arazileri olmuştur, ancak hakim güç veya devlet onlara büyük gelirler getirecek fırsatlara göz açtırmamıştır.

İslam toplumları, kişide aşırı zenginlik yaratacak girişimlere göz yummamış,  gelir hakim güce,  hükümdara,  devlete aktarılmış, bu nedenle toplumda  özel mülkiyet, yani sermaye birikimi olmamış, burjuvalaşma ve  sanayileşme gelişmemiştir.

Yine’de, büyük ölçüde İran kültürüyle kaynaşmış Oğuz-Türkmen kökenli kavimler tarafından,  İran’da kurulan,  Büyük Selçuklu Devleti, bu konuda,  Türk tarihinde ayrı bir örnek teşkil etmektedir. Alparslan’ın Malazgirt savaşı ile Anadolu toprakları’na adım atan Büyük Selçuklu Devleti’nde en güzel örneğini gördüğümüz gibi,   fetihler zaman zaman Sultan’a ait hassa ordusu ile yapılıyor olsa da, asıl fetihler, Selçuklu hanedanına ait erkeklerin, kuzenlerin, yeğenlerin, torunların vb. nin kendi güç ve insiyatifleriyle yaptıkları, hamleler ve kazanımlar yoluyla olmuştur. Büyük Selçuklu otoriteleri, zaman zaman, bu tür hareketleri istemişler, desteklemişler, bazen ise, ister istemez izin vermişler veya göz yummuşlardır.

Örnek olarak, Suriye-Fırat Nehri boyunca eden ilerleyerek, Anadolu’yu feth eden,-bugün Fırat Nehri kıyısında Türk toprağı sayılan Mezarı bulunan- hanedandan Kutalmış oğlu Süleyman Bey,  Büyük Selçuklular’ da merkezi güç zayıfladıktan sonra, kendi adına Anadolu Selçuklu Devleti’ni kurmuştur. Ancak, elbette ki,  bu durum,  karşılıklı anlaşma ile verilmiş bir hak olmayıp, fiili bir eylemdir.

Osmanlılar ise,  işi daha sıkı tutmuşlar,  devşirme yoluyla kapıkulu yetiştirmişler, mevki makam vermişler, amma kimseye daimi mevki-saltanat vermemişlerdir. Gereğinde verdiklerini kanla dahi olsa geri almışlardır. Çok acıdır ki, ‘merkezi idarenin gücünü parçalamamak için’ kardeş veya evlat, nesep katline kadar –benim bu büyük imparatorluğumuza ve tarihine bir saygım vardır, o nedenle ayrıntılara girmek istemiyorum- gidebilmenin zilletine katlanmak zorunda kalmışlardır. Bu sayede devleti uzun yıllar ayakta tutabilmişlerdir.             

Peki, ya, bu Büyük Özgürlük Belgesi’ nin “Avrupa’da,  Osmanlı’da, dünyanın diğer ülkelerinde filan nasıl bir etkileri nasıl olmuştur ?” diye soracak olursanız. O ayrı bir hikâye.

Saygılarımla. 


Bu haber toplam 754 defa okunmuştur

Yazı Yorumları ( 0 Adet)

Adınız
E-mail Adresiniz
Güvenlik Kodu Lütfen Resimdeki kodu yazınız
Bu Yazıya Yorum Yapılmamış.
İlk Yorumu Siz Yapmak İster misiniz?

Yazarın Diğer Yazıları