HABER ARAMA
SON DAKİKA HABERLER
ANKET
Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?
Yeni İnternet Sitemizi Beğendiniz mi?
  • Gayet Güzel
  • Beğenmedim
  • Daha iyisi olabilirdi
  • Kullanışlı
HABER ARŞİVİ
Lütfen Bir Tarih Seçiniz
FINDIK BORSASI
13 Nisan 2021 Salı
Fındık Fiyatı


PUAN DURUMU
NAMAZ VAKİTLERİ
Ünye Nöbetçi Eczaneleri
anadolujet telefon pegasus telefon thy iletişim

TURGAY GÜVEN

TURGAY GÜVEN

Alyoşa’nın Kuşları

8 Nisan 2019 Pazartesi Saat: 08:41

“Ormanda yapayalnız dolaşan küçücük bir kuş. Alyoşa.”

Bir aralar, vapurlarda çalışmadığım zamanlardan birinde, ötücü kuşlar yakalamaya başlamıştım. Bu benim çok hoşuma gidiyordu. Kuşlardan başka kimseye bir kötülüğüm dokunmadan başıboş yaşıyordum. Çok güzel ağlar edinmiştim. İhtiyar kuş avcılarıyla yaptığım konuşmalar, bana pek çok şey öğretmişti.

Kimi gün akşamdan yola düzülüyor, bazen sonbahar yağmuru altında, bütün gece çamurlu yollarda yürüyordum. Yalnız başıma, otuz kilometre uzaklıkta, Volga kıyısında Kastova ormanlarında kuş avına gidiyordum. Sırtımda muşamba bir torba, torbanın içinde de ağlar, kapancalar, ökseler, içinde çığırtkan olan kafesler olurdu.  Sonbahar karanlığında yürürken, üşüyor ve korkuyordum. Hem de çok korkuyordum. Yanımda, ceviz ağacından, kalın bir sopa taşıyordum.

Şafak vakti ormana varırdım. Kapancalarımı kurar, ağlarımı gerer, yemlerimi takar, günün doğmasını bekleyerek ormanın kenarında uzanırdım. Etrafımda her şey, derin bir sonbahar uykusuna dalmış gibi sessizdir. Boz renkli bir sis arasından, dağın eteğindeki geniş çayırlar, hayal meyal seçiliyor, Volga onları parçalamış, ama onlar ırmağın ötesinde uzanıyor, küçülüyor, sisler arasında kayboluyordu. Uzakta,  çayırlar doğuyor. Ormanın siyah tepelerinde ışıklar tutuşuyor ve insanın ruhunu etkileyen tuhaf bir kımıldama başlıyor: Sis, gittikçe artan bir hızla çayırların üstünden kalkıyor ve güneşin ilk ışınlarıyla gümüş rengine boyanıyordu. Sisin altından çalılar, ağaçlar, kuru ot yığınları bir bir ortaya çıkıyordu. Çayırlar, güneşin altında sanki eriyor ve kırmızımtırak-altın rengine boyanarak dört bir yana akıyordu. 

İşte güneş, kıyıdaki durgun suya dokundu. Sanki bütün ırmak, güneşin suya dokunduğu bu noktaya kendini verdi, bu yana doğru akıyor… Durmadan yükselen güneş, çıplak ve donmuş toprağı neşeli neşeli ısıtıyor ve kutsuyor. Toprak, sonbaharın kokusuyla kokuyor,  berrak hava, toprağı sonsuzluğa doğru genişleterek, onu büyük gösteriyor. Her şey uzaklara doğru gidiyor ve sizi dünyanın mavi kenarlarına kadar gitmeye kışkırtıyor. Ben bu yerlerde belki onuncu kez güneşin doğuşunu seyrettim ve her seferinde karşımda yeni bir güzellik taşıyan yeni bir dünya doğdu.

Güneşi özel bir aşkla seviyorum. Onun adı, adının tatlı ahengi, bu ahenkte saklı olan ses hoşuma gidiyor. Gözlerimi kapayarak, yanağımı onun sıcak ışınına vermeyi, bir çitin yarığından ya da dalların arasından bir kılıç gibi geçerken,  onu avucumda yakalamayı seviyorum. Güneş çayırların üzerinde yükselince, sevincimden, elimde olmayarak gülüyorum.

Çam ormanı, yeşil pençelerinden çiy damlalarını akıtarak üstümde gürültü ediyor. Gölgede, ağaçların altında, eğrelti otlarının işlemeli yapraklarında sabah kırağısı,  gümüşten kollarmış gibi parlıyor.Sararmış otlar, yağmurla ezilmiş, yere doğru eğilmiş sürgünler, hareketsiz.. Ama parlak bir ışık onlara sürtününce, onlarda hafif bir titreme fark ediliyor. Belki de bu yaşantının son çabalamasıdır.

İşte yine bir şafak vakti,   bir hendeğin içinde, çalıların arasındayım. Yorgun eylül güneşi henüz doğuyor. Beyaz ışınları bazen bulutların arasında sönüyor, bazen gümüşten bir yelpaze halinde, saklandığım hendeğin içinde üzerime vuruyor. Hendeğin dip tarafı hala alaca karanlık… 

Kuşlar uyandı. Hendeğin dibinde, çalılıklar arasında saka kuşları cıvıldıyor. Kül rengi yüksek otların arasında başlarını görüyorum.         

 Arı kuşları, tüy yumakları halinde daldan dala konuyor. Ateş renkli flurcunlar, çam tepelerinde kozalakları didiklemekle meşgul… Bir çam dalının ucunda beyaz bir Apollon kuşu uzun kuyruğunu sallayarak sallanıyor, bir inciyi andıran siyah gözü, kurduğum ağa kuşku ile yan yan bakıyor.

Daha bir dakika önce ağırbaşlı bir düşünceye dalmış bulunan ormanın, adeta birden bire, yüzlerce kuşun cıvıltısıyla, dünyanın en temiz canlı varlığının çırpınışıyla dolduğunu görüyoruz. Dünya güzelliğinin babası olan insan, avunmak için, kuşları örnek alarak hayalindeki perileri, hurileri, kanatlı melekleri ve bu cinsten bütün bir melek alayını icat etmedi mi?.

Bir ispinoz sürüsü yabani muşmula çalılığına kondu. Çalılık güneş içinde.  İspinozlar adeta güneşten sarhoş bir haldeler, çılgınca cıvıldaşıyorlar. Halleri, yaramaz okul öğrencilerine benziyor. Sıcak ülkelere gitmekte gecikmiş olan açgözlü, evcimen bir doğan, yabani bir gül dalına konmuş, gagasıyla kanatlarının tüylerini temizliyor ve kara gözlerinin bütün dikkatiyle avını gözlüyor.

Bir tarlakuşu birden bire havalanıyor, bir yaban arısı yakalıyor ve onu dikkatle bir dikene geçiriyor. Sonra, küçük külrengi hileci başını dört bir yana çevirerek yeniden bekliyor. En çılgınca düşlerini besleyen uğur kuşu sessizce uçup gidiyor. Ah! Onu bir yakalayabilsem! Sürüsünden ayrılmış bir şakrak kuşu, bir kızılağacın üzerinde, general azametiyle oturuyor. Zaman zaman siyah gagasını sallayarak öfkeli öfkeli bağırıyor.      

Uzaklarda Kastova ormanları görülüyor. Oralarda bir cins serçe kuşlarıyla, bu işin meraklılarınca çok beğenilen uzun kuyruklu, beyaz, güzel Apollon cinsi arı kuşları var. Meraklı arı kuşları, gülünç bir biçimde yanaklarını şişirerek etrafımda telaşlı telaşlı uçuyorlar. Aceleci, zeki, yaramaz, her şeyi görmek, her şeyi gagalarıyla yoklamak istiyor ve birbiri ardınca tuzağa düşüyorlar…         

Kuşlar, kurnazlıklarıyla beni güldürüyor. Mavi bir arı kuşu, kurduğum kapancayı büyük bir dikkatle ve bütün ayrıntılarıyla inceledikten sonra, bunun kendisi için taşıdığı tehlikeyi sezdi. Yandan dolaşarak yemleri, kapancanın sopacıkları arasından, tehlikesizce ve ustaca bir bir taşımaya başladı. Arı kuşları çok akıllı , ama çok meraklı hayvanlar.. Bu merak onların mahvına sebeb oluyor .Kendini beğenmiş şakrak kuşları  biraz aptalca.. Sürü ile ağa giriyorlar!  Yakalanınca pek şaşırmış görünüyorlar. Gözlerini kocaman açarak kalın gagalarıyla, insanın parmağını gagalıyorlar. Bir tür ispinoz olan flurcun kuşu, kapancaya sakin ve ağır başlı giriyor.

Öteki kuşlara benzemeyen, sadece Rusya’ya özgü bir kuş olan  sittel kuşu, uzun gagasını oynatarak ve kocaman   kuyruğuna   dayanarak, uzun bir süre tuzağın önünde duruyor. Her zaman, arıkuşlarının peşinde olarak, ağaçkakanlar gibi, ağaçların gövdelerinde dolaşıyor. Bu külrengi küçücük kuşta insanı korkutan bir şeyler var. Yapayalnız görünüyor, hiç kimse onu sevmiyor, o da kimseyi sevmiyor. Bu kuşta da, saksağanda olduğu gibi, küçük ve parlak şeyleri aşırmak ve saklamak merakı var.

Yakaladığım kuşları yedek kafeslere, kafesleri de çuvallara dolduruyorum. Karanlıkta uslu uslu oturuyorlar.  Kuşları avlamaktan biraz üzülüyorum, kafeslere hapsetmekten utanıyorum.  Onları seyretmek daha hoşuma gidiyor. Ama avcılık tutkusu, para kazanmak isteği,   merhametimi boğuyor.

Öğleye doğru avım bitiyor. Kırlardan ve ormanlardan yürüyerek eve dönüyorum. Akşamüstü, yorgun argın, acıkmış olarak eve geliyorum. Ama bir günde adeta büyümüş, yeni yeni şeyler öğrenmiş, güçlenmiş gibiyim. ..         

Kuş avcılığına kendimi iyice kaptırmıştım.   Kuşların yakalanırken ki çabaladıklarını gördükçe hallerine acıyorum. Ama ne yapalım ki, ben de tüccarca ve sert davranmak zorundayım. Bunun karlı bir iş olacağını tahmin ediyordum. Ben yakalıyordum, büyük annemde satıyordu. Büyük annem kuşları sattıkça, insanların kuşlara verdikleri yüksek rakamlara baktıkça şaşırıp kalıyor. “Bir kadın bu paraya, sabahtan akşama çamaşır yıkıyor, tahta siliyor. Gel de işin içinden çık! Bu iyi bir şey değil!  Sonra, kuşları kafeste tutmakta iyi değil! Alyoşa, gel sen bu işten vaz geç.!..” diyordu.

Alyoşa, Aleksey’in Rusça kısaltılmış, yumuşatılmış, sevecenleştirilmiş, çocukçalaştırılmış haliydi. Dindar bir kadın olan büyük anne hem kuşlara, hem de yalnız başına bütün gün soğuk ormanda avlanan Aleksey’e acıyor, bir canlıyı yakalayıp, yuvasından, arkadaşlarından ayırıp, kafese kapatmanın Tanrı’yı gücendirip-kızdıracağından, başlarına bir şey geleceğinden korkuyordu.

” Aleksey Maksim  Gorki .


Bu haber toplam 785 defa okunmuştur

Yazı Yorumları ( 0 Adet)

Adınız
E-mail Adresiniz
Güvenlik Kodu Lütfen Resimdeki kodu yazınız
Bu Yazıya Yorum Yapılmamış.
İlk Yorumu Siz Yapmak İster misiniz?

Yazarın Diğer Yazıları