Sonra iki zaman arasında kalanlar geldi.
Çocukluğu sokakta, yetişkinliği masada geçenler…
Onlar hem iz sürmeyi bildi
hem de gerektiğinde kapıyı çalıp sormayı.
Sessizliği okumayı öğrendiler
ama sessizlik uzarsa “bir hâl mi var?” demekten de çekinmediler.
Onlar için hayat;
önce bakmak,
olmazsa sormaktı.
İzi takip etmek ve soru sormak arasında bir denge kurdular.
Ardından hızla büyüyenler çıktı sahneye.
Asfalt yollar, ekranlar, bildirimler…
Sessizlik artık iz değil, eksiklikti.
Beklemek kaygı, durmak zaman kaybı sayıldı.
Bir boşluk varsa doldurulmalıydı.
Bir suskunluk varsa açıklanmalıydı.
İz sürmek uzun sürüyordu;
Sormak ise anında rahatlatıyordu.
Ama bir şey yavaş yavaş kayboldu.
Çünkü soru cevap verir,
İz ise hikâye anlatır.
Bugün bir çocuğun değişen oyununu,
bir dostun geri çekilişini,
bir evin sessizliğini
hemen soruyla deliyoruz.
Oysa eskiler önce bakardı.
İşaret var mı diye…
Eskiler aramazdı.
İki zaman arasında kalanlar dengeyi tutmaya çalıştı.
Hızla büyüyenler ise cevabı çoğalttı
ama anlamı inceltti.
Belki de mesele kuşak adı değil.
Mesele bakma biçimi.
İz bırakan yol, sabır isterdi,
Ses çıkaran yol acele.
Oysa hayat hâlâ konuşmuyor.
Hâlâ iz bırakıyor.
Yeter ki bakacak kadar yavaşlayalım.


