Psikolog Adnan Göktuğ Adalı


İnsan Neden Kendi Hayatının Seyircisi Olur?


Bu hâl genellikle bir anda ortaya çıkmaz. Sessizce, fark edilmeden gelişir. Önce istekler ertelenir, sonra duygular bastırılır. “Şimdi zamanı değil”, “sonra düşünürüm”, “önce halletmem gerekenler var” denir. Hayat, yapılması gerekenler listesine dönüşürken insan, kendi iç dünyasını izlemeye başlar. Zamanla bu izleyici hâli bir alışkanlık olur.

Kendi hayatının seyircisi olmak çoğu zaman bir korunma biçimidir. İnsan, hissettiğinde yorulacağını, üzüleceğini, hayal kırıklığı yaşayacağını düşünür. Bu yüzden mesafe koyar. Duygularla arasına görünmez bir cam çeker. Camın arkasından bakmak daha güvenlidir; daha az can yakar. Ama aynı zamanda daha az yaşatır.

Bu noktada hayat akmaya devam ederken insan kendine yabancılaşır. Ne istediğini bilmez, neye sevindiğini, neye üzüldüğünü ayırt edemez hâle gelir. Çünkü hissetmekten çok izlemeye alışmıştır. Hayat olur ama “benim hayatım” gibi hissettirmez. Bu yüzden de zaman zaman şu cümle dolaşır zihinde: “Bir şeyler oluyor ama ben yok gibiyim.”

Toplum da bu seyirci hâlini besler. Güçlü durmak, kontrolü kaybetmemek, duygularını belli etmemek çoğu zaman erdem gibi sunulur. Oysa insan hissettiği kadar vardır. Duygularla bağ koptuğunda, yaşam da silikleşir. Günler birbirine benzer, zaman hızlanır, geriye dönüp bakıldığında ise “nasıl geçtiğini anlamadım” duygusu kalır.

Kendi hayatının seyircisi olmak, yaşamaktan vazgeçmek değildir; ama yaşamayı ertelemektir. Bir gün daha uygun bir zaman geleceğine inanmak, o ana kadar sadece izlemek… Oysa hayat prova değildir. İzlemek için değil, içinde olmak için vardır.

Belki de yapılması gereken ilk şey, o camın farkına varmaktır. Kendine şu soruyu sormaktır:
“Ben şu an hayatımın neresindeyim?”
Seyirci koltuğunda mı, yoksa sahnede mi?

Çünkü insan, hayatına dokunmaya başladığında; izlemekten vazgeçip hissetmeyi seçtiğinde, yaşam gerçek anlamda başlar.

 

YAZARLAR

https://www.facebook.com/%C3%9Cnye-Kent-Ofset-106507792092593