1915 olaylarını Türk resmi tarihindeki gibi, sadece tehcir (sürgün) sözcüğüyle açıklamak mümkün değildir. Çünkü “etnik temizlik” yapıldığını iddia eden ve olayları “Soykırım” (Genocide) olarak niteleyen karşıt bir tez bulunmaktadır.
Temelden farklı iki görüş, birbirleriyle çelişen iki karşıt tarih tezi bulunmaktadır.
Üstelik bu tezler aynı Osmanlı arşivlerine dayanır.
Farklı görüşlerden biri, bölgedeki etnik temizlik modelinin ilk olarak 19. yüzyılın başlarında Müslüman nüfusa karşı uygulandığını ileri sürer.
Bu görüş, Louisville Üniversitesi'nden Amerikalı tarih profesörü Justin A. McCarthy’den gelir. Profesörün uzmanlık alanları arasında Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlar ve Orta Doğu tarihi bulunmaktadır.
Tarihçi Justin McCarthy, 1821 Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında yaşananları belgeleriyle ortaya koyar. O’na göre bu savaş, homojen bir ulus-devlet yaratma amacıyla Müslüman sivil halkın toplu olarak katledildiği ve sürüldüğü ilk modern örneklerden biridir.
1821’de yaşananlar sadece askeri bir çatışma değil, aynı zamanda sivil halkı hedef alan ve bölgeyi etnik olarak "arındırmayı" amaçlayan hesaplı bir politika niteliğindedir.[1]
Dönemin İskoç tarihçisi George Finlay, bu trajediyi şu sözlerle açıklar:
"1821 Nisanı'nda 20.000 kişiye yakın bir Müslüman nüfus, Yunanistan'da dağınık olarak yaşıyordu ve tarımda çalışıyordu. Ayaklanmanın çıkmasının üzerinden daha iki ay geçmeden bunların çoğu kırımdan geçirildiler, adamlar, kadınlar, çocuklar, hiç acımadan ve sonra da hiç pişmanlık duyulmadan öldürüldüler."[2]
Bu olay, etnik-dinsel şiddeti kullanarak homojen ulus-devletler kurmanın stratejisini yaratmıştır. Bu modelin ortaya çıkışı, bölgeyi bir asır boyunca kasıp kavuracak karşılıklı mezalimler zincirindeki trajik ilk domino taşı olmuş ve daha sonraki Balkan ayaklanmaları için kanlı bir şablon oluşturmuştur.
Bu başlangıç halkasının göz ardı edilmesi, 1915'e giden sürecin ve tarihsel bağlamının eksik anlaşılmasına neden olur.[3]
Tehcirin Öteki Yüzü: Çarlık Rusya’sının Genişleme Politikası
Osmanlı-Ermeni gerilimini sadece iç dinamiklerle açıklamak, sürecin en önemli parçasını eksik bırakır. 19. ve 20. yüzyılda, bölgedeki en etkili dış aktör şüphesiz Çarlık Rusya’sıdır. Rusya'nın güneye doğru genişleme politikası, Kafkaslar ve Doğu Anadolu'daki demografik yapıyı temelden değiştirmeyi hedefliyordu. Bu strateji, Müslüman nüfusu (Türk, Kürt, Çerkez vb.) zorla topraklarından sürerek yerlerine Hristiyan nüfusu, özellikle de Ermenileri yerleştirmeye dayanıyordu. Rusya'nın, kendi emperyalist hedefleri için Osmanlı Ermenilerinin bağımsızlık arayışını bir "beşinci kol" faaliyetine dönüştürerek onları silahlandırması, isyana teşvik etmesi ve onlara sürekli destek vaadinde bulunması, bölgedeki gerilimi geri dönülmez bir noktaya taşımıştır.
Dönemin gözlemcilerinden Ivan Golovin, Rusya'nın bu ikiyüzlü politikasını şu çarpıcı sözlerle tanımlar:
"Rusya yarı maymun, yarı ayıdır. Yabancı krallıklarda Avrupa'yı maymun gibi taklit eder; ama kendi yurdunda; ayının pençeleri her yerde kendini gösterir."[4]
Bu jeopolitik boyut, yaşananları sadece yerel bir etnik çatışma olarak değil, aynı zamanda büyük güçlerin stratejik çıkarları için yürüttüğü bir vekâlet savaşı olarak da görmeyi gerektirir.
Kasıtlı Provokasyonlar
Tarihsel kaynaklarda yer alan en sarsıcı iddialardan biri, Hınçak gibi bazı radikal Ermeni devrimci komitelerinin izlediği stratejiye ilişkindir. Bu örgütlerin, büyük Avrupa devletlerinin Osmanlı'ya müdahalesini sağlamak amacıyla bilinçli bir provokasyon taktiği güttüğü belirtilmektedir. Bu stratejinin temel mantığı son derece acımasızdı: Müslüman köylerine saldırılar düzenleyerek misillemeleri kışkırtmak. Plana göre, öfkelenen Müslümanlar savunmasız Ermeni sivillere saldırdığında ortaya çıkacak vahşet tablosu, Avrupa kamuoyunu ve devletlerini "insanlık adına" bölgeye müdahale etmeye zorlayacaktı.
Bu strateji, Hınçak mensubu bir devrimcinin Amerikalı misyoner Dr. Hamlin'e anlattığı şu sözlerde açıkça görülmektedir:
"Hınçak çeteleri fırsat bulunca Türklerle Kürtleri öldürecekler, onların köylerini ateşe verecekler ve sonra dağlara kaçacaklardır. Öfke içinde kalan Müslümanlar ayağa kalkacak, savunmasız Ermenilerin üzerine çullanacak ve onları öylesine bir vahşetle kırımdan geçirecektir ki, sonuçta Rusya, insanlık ve Hristiyan uygarlığı adına, işe karışacaktır."[5]
Bu stratejinin varlığı, olayları analiz ederken failliğin tek bir merkezde toplanamayacağını, aksine birden fazla aktörün trajediyi derinleştiren kararlar aldığını hesaba katmamızı zorunlu kılar.
Yeniden "Tehcir" Kelimesi Üzerine
"Tehcir" kelimesi, 1915 olaylarıyla özdeşleşmiş olsa da hukuki ve tarihsel kökeni daha eskiye dayanır. Osmanlı hukukunda tehcir, bir topluluğu ülke dışına sürmeyi (deport) değil, devletin egemenliği altındaki topraklar içinde bir yerden başka bir yere zorunlu olarak göç ettirmeyi ifade eder.
Daha da şaşırtıcı olan, bu uygulamanın Osmanlı tarihi boyunca en çok Türk topluluklarına uygulandığıdır. İkinci sırayı Kürtler alır.
Osmanlı döneminde Ermeniler arasındaki ilk kitlesel zorunlu göç hareketinin bizzat Ermeniler arasındaki bir anlaşmazlıktan kaynaklanır. 19. yüzyılda, misyonerlik faaliyetleri sonucu Katolikliği benimseyen Ermeniler, bağlı oldukları ana Gregoryen Kilisesi'nin yoğun baskı ve takibatına maruz kaldı. Bu süreç, bizzat Ermeni Patriği'nin Katolikliği seçenlerin isimlerini içeren bir listeyi Bâbıâli'ye (Osmanlı hükümetine) sunarak bu kişilerin sürgüne gönderilmesini talep etmesiyle sonuçlandı. Bu olay, zorunlu göç ettirme politikasının sadece devletin azınlıklara yönelik bir aracı olmadığını, aynı zamanda bizzat cemaatlerin kendi içlerindeki iktidar mücadelelerinde dahi başvurabildikleri bir yöntem olduğunu göstererek, failliğin karmaşıklığını bir kez daha ortaya koymaktadır.
Osmanlı Arşivleri Üzerinden İki Zıt Görüş
Günümüzde dahi tartışma, tek bir anlatıya sıkıştırılamayacak kadar canlıdır ve ilginç bir şekilde, zıt görüşleri savunan tarihçiler sıklıkla aynı Osmanlı arşiv belgelerine dayanmaktadır. Bu durum, tarihin nasıl yorumlandığına dair çarpıcı bir örnek sunar.
Justin McCarthy gibi tarihçiler, olayları Birinci Dünya Savaşı'nın zorlu koşulları, yaygın isyanlar, kaynak yetersizliği, salgın hastalıklar ve karşılıklı katliamların yol açtığı trajik bir sonuç olarak değerlendirir. McCarthy, aynı dönemde milyonlarca Müslümanın da benzer şekilde hayatını kaybettiğini ve sürgüne uğradığını vurgulayarak acının tek taraflı olmadığını savunur.
Taner Akçam gibi tarihçiler, yine Osmanlı belgelerine dayanarak, tehcirin İttihat ve Terakki yönetimi tarafından Anadolu'yu etnik olarak homojenleştirmek amacıyla merkezi olarak planlanmış, organize edilmiş ve sistemli bir şekilde uygulanmış bir politika olduğunu ileri sürer. Akçam'a göre yaşananlar, savaş koşullarının yarattığı kaotik bir sonuç değil, bilinçli bir devlet politikasıdır.
Bu iki farklı akademik bakış açısının aynı arşivlerden doğmasının temel nedeni, belgelerin farklı katmanlara işaret etmesidir. Osmanlı arşivleri hem tehcir edilenlerin korunmasına yönelik üst düzey emirleri (McCarthy'nin perspektifini destekleyebilecek) hem de organize katliamları detaylandıran vilayet düzeyindeki telgrafları ve Divan-ı Harb-i Örfi zabıtlarını (Akçam'ın tezinin merkezinde yer alan) içerir.
Dolayısıyla tarihsel tartışmanın özü, yaşanan vahşetin savaş kaosunda trajik bir kontrol kaybı mı, yoksa merkezi olarak yönetilen ve niyet edilen bir sonuç mu olduğunda düğümlenmektedir.
Dönemin kendi içindeki ahlaki çatışmayı en iyi yansıtan anlardan biri, Akçam'ın aktardığı Yozgat Müftüsü Abdullahzade Mehmed'in mahkemedeki ifadesidir:
"[Kaymakam Kemal Bey] bir gün; ‘Müftü Efendi’, dedi bana, ‘neden bu kadar üzgünsünüz, siz Hükümet’ten daha mı merhametlisiniz?’ Ben de onu – ‘Hayır, üzgün değilim, ancak Allah’ın gazabından korkarım’, diye cevapladım."[6]
Tarihi Anlamak: Ortak Acıdan Ortak Anlayışa
Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş dönemi, sınırları içinde yaşayan Türk, Ermeni, Kürt, Rum, Arap ve diğer tüm halklar için büyük acıların, kayıpların ve felaketlerin yaşandığı bir dönemdi. Tartışılan konu, tarihin ne kadar karmaşık olduğunu ve olayları tek bir "doğru" anlatıya sığdırmanın imkânsızlığını göstermektedir. Basit suçlamalar ve sloganlar yerine, bu çok katmanlı, çok aktörlü ve acı dolu geçmişi anlama çabası, bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şeydir.
Belki de kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:
"Tarihin ortak bir acılar yumağı olduğu bu topraklarda, gelecekte ortak bir anlayış mirası inşa etmek mümkün müdür?"
Devam Edecek: Son Dönem Anadolu Arkeolojisi ve Ermeniler
Kaynaklar:
McCarthy. Justin. 2015, Ölüm ve Sürgün (1821 - 1922), Türk Tarih Kurumu
Finlay, George. 1861, History Of The Revolution, Vol. 1, W. Blackwood & Sons Press, London
Golovin, Ivan, 18854, The Nations Of Russia And Turkey And Their Destiny, London, Trubner & Co. New York, John Wiley.
Hamlin, Cyrus. 1878, Among the Turks, Robert Carter & Bros. Press, New York
Hamlin, Cyrus. 2014, Among the Turks, Boğaziçi Üniversitesi Yay. İstanbul
Akçam, Taner, 1991, Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu, İletişim Yayınları
Akçam, Taner, 2015, 1915 Yazıları. 3. Baskı, İletişim Yay.
Akçam, Taner, 2020, ‘Ermeni Meselesi Hallolunmuştur’, 8. Baskı. İletişim Yay.
Akçam, Taner, 2021, Ermenilerin Zorla Müslümanlaştırılması, Sessizlik, İnkâr ve Asimilasyon, 3. Baskı, İletişim Yay.
[1] McCarthy, 2015; 355
[2] Finlay, 1861; 348
[3] McCarthy, 2015; 360
[4] Golovin, 1854
[5] Hamlin, 1878; 95
[6] Akçam, 1991; 92


