Priming (ön-uyarım), farkında olmadan maruz kaldığımız kelimelerin, imgelerin, seslerin ya da çağrışımların; düşüncelerimizi, duygularımızı ve davranışlarımızı önceden hazırlamasıdır.
Zihin, çoğu zaman bilinçli kararlar alan bir yönetici gibi değil; çevreden gelen ipuçlarını hızla işleyip tepki veren bir sistem gibi çalışır.
Gün içinde duyduğumuz tek bir kelime, gördüğümüz bir başlık ya da sosyal medyada birkaç saniyeliğine maruz kaldığımız bir görüntü; fark etmeden zihnimizde bazı kavramları aktive eder. Bu aktivasyon, düşünceyi yönlendirir; düşünce duyguyu, duygu da davranışı şekillendirir.
Priming etkisi, ikna edilerek değil, fark edilmeden gerçekleşir. Kişi, neden öyle hissettiğini ya da neden öyle davrandığını çoğu zaman açıklayamaz. Çünkü karar, bilinç düzeyinde değil; otomatik zihinsel süreçlerde alınmıştır.
Bu yüzden priming, bize şunu hatırlatır: Zihnimiz boş bir alan değildir. Her gün kelimelerle, imgelerle, etiketlerle ve mesajlarla sürekli olarak ayarlanır. Ve belki de en çarpıcı soru şudur: Eğer zihnimiz bu kadar kolay hazırlanıyorsa, biz bugün neye maruz kalıyoruz?
Sosyal psikolojide primingin en çarpıcı örneklerinden biri, 1996 yılında John Bargh, Mark Chen ve Lara Burrows tarafından yapılan davranışsal priming deneyidir. Bu deney, zihnin yalnızca ne düşündüğümüzü değil, nasıl davrandığımızı da fark ettirmeden yönlendirdiğini gösterir.
Deneye katılan kişiler, kendilerine sunulan görevin bir “dil bilgisi çalışması” olduğunu düşünür. Karışık kelimeler verilir ve bu kelimelerden anlamlı cümleler kurmaları istenir. Katılımcıların bir kısmına verilen kelimeler yaşlılıkla ilişkilidir: yavaş, gri, baston, emekli gibi. Diğer gruba ise tamamen nötr kelimeler sunulur.
Deneyin asıl ölçümü, görev bittikten sonra başlar. Katılımcılara deneyin sona erdiği söylenir ve odadan çıkmaları istenir. Araştırmacılar, bu kişilerin koridorda yürüme hızlarını gizlice ölçer. Sonuç çarpıcıdır: Yaşlılık çağrışımlı kelimelere maruz kalan katılımcılar, diğer gruba kıyasla daha yavaş yürür. Daha da önemlisi, katılımcılar yavaşladıklarının farkında değildir. Kendilerine sorulduğunda, davranışlarını açıklayacak bilinçli bir neden de sunamazlar. Çünkü zihin, “yaşlılık = yavaşlık” şemasını otomatik olarak aktive etmiş; davranış, bilinçli bir karar alınmadan şekillenmiştir.
Bu deney bize şunu gösterir: Davranış, her zaman niyetle başlamaz. Bazen davranış, maruz kalınan bir çağrışımın doğal sonucu olarak ortaya çıkar. İşte tam bu noktada, Johann Hari’nin Çalınan Dikkat kitabında altını çizdiği meseleyle karşılaşırız. Hari, modern dünyada dikkatin bir tesadüf olmadığını söyler. Dikkatimiz; bildirimlerle, başlıklarla, algoritmalarla ve sürekli uyarılarla parçalanır ve yönlendirilir.
Dikkatin bu kadar kolay çalınabildiği bir dünyada, priming artık yalnızca bir laboratuvar kavramı değildir. Sosyal medya akışları, haber başlıkları, reklamlar ve tekrar eden dil; zihnimizi sürekli olarak belli duygulara ve tepkilere hazırlar. Kaygı yüklü bir manşet, öfke uyandıran bir paylaşım ya da sürekli “yetişemiyorum” hissini besleyen içerikler… Bunların her biri, fark etmeden zihnimizi belirli bir ruh hâline prime eder.
Johann Hari kitabında şöyleder:
Dikkatimizi kaybettiğimizde, sadece odaklanma becerimizi değil; seçme özgürlüğümüzü de kaybederiz. Çünkü dikkat, zihnin kapısıdır. Kapıdan ne girerse, içerideki dünya ona göre şekillenir.
Eğer zihninizin nasıl yönlendirildiğini, dikkatin nasıl sessizce elinizden alındığını ve bunun ruh hâlinizi nasıl etkilediğini daha derinlemesine anlamak isterseniz,
Johann Hari – Çalınan Dikkat kitabını okumanızı tavsiye ederim. Sağlıcakla kalın…
Hüseyin SAKA
Klinik Psikolog


