Diyet denildiğinde çoğu insanın aklına ilk gelen şey “yasaklar” olur. Ekmek yasak, tatlı yasak, makarna yasak… Liste uzar gider. Oysa beslenme bilimi bize şunu çok net gösteriyor: Bir yiyeceği tamamen yasaklamak, çoğu zaman onu daha cazip hale getirir.
İnsan zihni “yasak” kelimesine karşı oldukça hassastır. Bir şeye ulaşamayacağımızı düşündüğümüzde, ona karşı isteğimiz artar. Diyete başlayan birçok kişinin ilk günlerde gayet motiveyken birkaç hafta sonra bir anda tatlı krizine girmesi tesadüf değildir. Çünkü zihinsel olarak o besin artık sadece bir yiyecek değil, ulaşılması zor bir ödül haline gelmiştir.
Peki süreç nasıl işler?
Diyete başlarız ve kendimize katı kurallar koyarız: “Asla çikolata yemeyeceğim.” İlk günler irade devrededir. Ancak zamanla günlük stres, yorgunluk, sosyal ortamlar devreye girer. Yasaklı besinle karşılaştığımızda sadece fiziksel açlıkla değil, bastırılmış bir istekle de mücadele ederiz. Eğer bir noktada “nasıl olsa bozdum” diyerek o besini yersek, çoğu zaman kontrolü kaybederiz. Çünkü zihinde şu düşünce oluşur: “Madem bozdum, bari istediğim kadar yiyeyim.” Bu da suçluluk duygusunu beraberinde getirir. Suçluluk ise yeni bir diyeti ve yeni yasakları doğurur. Böylece kısır döngü başlar. Burada önemli bir ayrım var: Gerçek açlık ve psikolojik yoksunluk.
Gerçek açlıkta vücut enerji ister. Psikolojik yoksunlukta ise zihin yasaklanan besini ister. İlginç olan şu ki, kişi normalde çok sevmediği bir yiyeceği bile sırf yasak olduğu için daha fazla arzulayabilir. Çünkü mesele artık lezzet değil, kısıtlanmışlık hissidir.
Araştırmalar, katı ve kuralcı diyetlerin uzun vadede sürdürülebilir olmadığını gösteriyor. Sürekli yasaklanan besinler, bir noktada kontrolsüz tüketimle geri dönüyor. Bu durum kişinin kendine olan güvenini de zedeliyor. “İradem yok”, “Başaramıyorum” gibi düşünceler devreye giriyor. Oysa sorun irade eksikliği değil; yöntemin sürdürülebilir olmamasıdır.
Beslenmede sürdürülebilirlik esastır. Hiç kimse ömrü boyunca en sevdiği yiyecekleri tamamen hayatından çıkararak mutlu ve dengeli kalamaz. Sağlıklı beslenme, yüzde yüz mükemmel olmak değil; çoğunlukla dengeli seçimler yapabilmektir. Beslenmenin büyük kısmı dengeli ve besleyici tercihlerden oluşurken, küçük bir kısmında keyif veren yiyeceklere bilinçli şekilde yer vermek hem psikolojik hem fizyolojik dengeyi korur.
Yasak koymak yerine porsiyon kontrolünü öğrenmek çok daha sağlıklıdır. Bir dilim tatlıyı suçluluk duymadan, yavaş yavaş ve tadını çıkararak yemek; “Bir daha ne zaman yiyeceğim belli değil” düşüncesiyle hızlı ve kontrolsüz tüketmekten çok farklıdır. Mindful (farkındalıklı) yeme yaklaşımı da tam olarak bunu önerir: Yediğimiz yiyeceğe dikkat kesilmek, açlık ve tokluk sinyallerini dinlemek, otomatik değil bilinçli seçimler yapmak.
Ayrıca unutulmamalıdır ki beslenme sadece biyolojik bir ihtiyaç değildir; sosyal ve kültürel bir boyutu da vardır. Doğum gününde yenilen pasta, bayramda paylaşılan tatlı ya da arkadaşlarla içilen kahvenin yanındaki küçük bir çikolata yalnızca kalori değildir. Aynı zamanda paylaşım, keyif ve anıdır. Bu anları tamamen yasaklamak, uzun vadede kişinin beslenme düzenini daha kırılgan hale getirebilir.
Elbette burada denge önemlidir. “Yasak yok” yaklaşımı, sınırsız ve kontrolsüz tüketim anlamına gelmez. Ama “asla” kelimesini hayatımızdan çıkarmak, beslenme ile daha sağlıklı bir ilişki kurmamıza yardımcı olur.
Belki de sormamız gereken soru şudur: Gerçekten yasaklara mı ihtiyacımız var, yoksa dengeyi öğrenmeye mi? Beslenme bir ceza sistemi değil, yaşam biçimidir. Kendimize karşı daha esnek, daha anlayışlı ve daha bilinçli olduğumuzda hem bedenimiz hem de zihnimiz bu dengeden kazançlı çıkar. Çünkü sürdürülebilir sağlık, korku ve yasaklarla değil; farkındalık ve dengeyle mümkündür.


