…İnsanı da kanını da paraya çeviren gezegen ağalarının, açgözlü savaş endüstrisine kattıkları F–100 adlı makine, pahalı savaş göklerinin, ateşi hayli yüksek ilk yaratığıydı. Kaçıklığına kumanda eden pilot efendilerinin bile sürekli açığını kollayıp, bir yerlerde kıstırmaya şeytanlaşmış bir uçuktu...
Dönemin savaş göklerindeki delibaş özeli olduğunu; adrenalinine gönül vermiş fanilerini, yarı yolda her an bırakabilir ihanetiyle ispatlıyordu. Göklerden yağdırdığı ölümle, cehennemi hazırında saklı tutan, özetinde başı kıçı oynak bir yaratıktı.
Bir yanıyla piyasaların fırıldak arsızlarıyla, bir yanıyla da coğrafyaların bereket yerine felaket yağdıran, doyumsuz saltanat politikacılarıyla aynı geni taşıdığı söylenirdi. Ocaklardan alıp alıp götürdüğü gençşlikler, küllerini matem matem acılara savurduğu sevdalar, tören tören yıktığı yuvalarla, dünya gezegeninde bir epey nam salmıştı!
Şimdiyse kara listesine sanki iki kişi daha ilave etmelerin, coşkulu heyecanı peşine düşmüş sapkınlıktaydı. Biran önce aklını başına almıyordu. Kokpitteki efendilerinin, hem kendilerini hem de kendisini kurtarma hamlelerine, aldırışsız kalmayı, bir halt mı sanıyordu?
Eğer hayat, yaratılışla sahnelenmiş bir oyunduysa, nihai çıktısıyla bu bir oyun değildi! Oyunların kurgusal mizanseninde biraz eğitim, biraz eğlenme, daha çok da vakit geçirme vardı ki, şu an olanların hiçbirisiydi.
Belasına düştükleri makine, ne Serhan’la Göktuğ’un kumandası altında bir simülatör ne de ellerinde joystickleriyle bilgisayar ekranlarında uçurdukları, otonom bir yazılımın İnsansız Hava Aracıydı!
Vizyondaki ince bir film şeridinin gezegen hallerinde, varılmak istenen uzaklar, yakınlarını sunmaya hazırlanıyorlardı. Bulutlar diyarına tırmanırken, gerçek ölçülerini oldukları yere küçülerek bırakan varlıklar, yerküreye süzülüşle eski boyutlarına usul usul kavuşumdaydı…
Velhasıl uzaklaşmış yakınlar, yakınlaşan uzaklara dönüşümdeydi. Gösterimdeki film şeridine, görüntü yönetmenliği yapan düşünce kadrajları, hayli hızlanmışlardı. Hafızanın yakın arşivlerinden Yzb. Serhan’ın çekip aldığı dosya, gezegenin çağa uzak bırakılmış masum devletlerine aitti.
İktidar kılınma karşılığında, proje taşeronluklarına güdümlenmeyi kabullendikleri dış güçlerin, doyumsuz fermanları; oraları ufaltma, bölme, parçalama operasyonlarıydı. Milli gelirin büyük çoğunluğunun tamamen tavana, ağır vergilerin neredeyse tümününse tabana yayıldığı oralarda, vatandaşın varı yoğu, vatandaş yararı yerine, saltanat ömürlerinin uzatılma şeytanlıklarına harcanırdı.
Öylesi haritaların, deneme-yanılmacı yapboz devşirmenleri; oralarda kamusal ve toplumsal her alanın, yerli ve yabancı her türlü kötülüğüne, açık pazar sebebi olurlardı. Her bir yanda karmaşa, her tarafta krize yolculuk başlayınca da, “Dış güçler” bahanesine sığınırlardı. Yıkımsal sebebine taşeron oldukları ağır sonuçları, sanki kendileri yapmamış gibi, hazır kıta cehaleti, bangır bangır kandırmayı siyasallaşırlardı...
Oralarda gerek devlet gerekse siyaset kademelerinde mafyalaşmalar; yerli ve milli maskelerle görüntüde devletçi, organize suç örgütleriyle yandaşlaşmalar; dönemin karabasan devranındandı. Oralar ki siyasi haramiliğin; yurtsever güvenlik güçlerini de sıkça şehit ettiği, yargıya da hoyratça sızdığı atlaslardı.
Medyayla kurgulanan iftiralar, asılsızca hükmedilen yaftalar; muktedirler fermanıyla köpürtülen toksik iddialar, tez zamanda adli tutuklamaya çevrilirdi. Kusursuzluk kusura, delilsizlik müfteri delillere dönüşür;
neticede masumiyet yalnızlaşır, mağduriyet sanıklaşır, vicdanları kanatan imzalarla, kaşeler mühürlerle hüküm giyerdi.
Uydurulmuş suçların suçsuzluk cezası, yoksulluk sürgünü milletin yamalı cebiyle yaptırılan, bereketli parti hapishanelerine yol alırdı. İnsanlığın ortak katma değerlerine, dünyaya mal olmuş eserlerine bile oralarda acizce yasaklar konulup, ortaçağ güdüsüyle çağdaş uygarlık adeta, kültürel soykırıma uğratılırdı.
Dürüst gazetecilik, gerçek yazar, şair ve sanatçılık; yaşadığı çağın sorunlarını görünür kılma vicdanıydı. Gezegende fikir ve düşünceyi suç sayanlar; haktan yana vicdanlara hor gözle bakanlar; aydınını tehdit olarak algılayanlar; siyasi ya da dini saltanatlarının yıkımından korkanlardı.
Onlar ki muhafazakârlığın çağdaşlaşma yolculuğundaki evrimini; ya dinci ya ırkçı ya kimlikçi cehalet dozlarıyla uyuşturan siyasal bezirgânlığın, insanlıktan arlandıran dünyasına konuşlananlardı!
Oysaki bilimsel tanımlarıyla insan, düşünen varlıktı. Düşünce tarihi insanlıkla başlamıştı. Var oluşun anlamını, yaratılış amacını araştıran Felsefe tarihiyse daha sonraları ortaya çıkmıştı.
Savaş pilotluğunda On bin fitler; Azrail efendiyle selamlaşma koordinatının kaçınılmaz irtifasıydı. Mevcut yaranızın ağırlığına göre ya kokpitle vedalaşma anları yahut da inişe devam kararıydı… Ya hayata tutunmanın yeniden şans verilen eşiği ya da oralara konuşlanmışsa ölüm; yeryüzüne varana dek, tebessümle hoş geldin demelerin ana kavşağıydı…
Not; Rıdvan Aydın’ın “YÜREĞİME SİYAH ÇELENK BIRAKTIM” adlı, roman dosyasından devam edecek…
Dipnot;
1Kraliyet hazinesi
Ülkemin ve dünyanın siz tüm iyi insanlarının, yeni yılınızı kutlar; hepimize sağlık, huzur, mutluluk yüklü uzun ömürler dilerim.


