RIDVAN AYDIN


YÜREĞİME SİYAH ÇELENK BIRAKTIM (69)


…Yaranızın ağır olduğu vakalarda, on bin fitler yaklaşırken, usul usul bir heyecan melteminin, yüreklere garip esintileri bu sebeple vururdu. Acaba pilot sandalyeleri atacak mıydı? 

 

Yoksa ambargonun bazı çaresiz kurbanları gibi, hazin öykülerini oralara mı bırakacaklardı! Hava Harp Okuluna girerken, gönülde yurt sevdası ettikleri yemine, yürekten attıkları imzanın, ölümüne dedikleri adres için gün bu gün, an o an mıydı? 

                                   

Bilinmez ki hayat yarın bu vakitlerde, kimler için nerede, neler hazırlamaya projeliydi! Belki de o anda oralarda, Hızır hazretleri belirirdi! Nasıl olsa kulların sıkışık anlarını, kalp gözüyle görmeye görevli, iyilik meleği değil miydi? 

 

İlahi şöhreti, Azrail Hazretlerinin canlar alan şöhreti gibi değildi. Şefkatli kucağının mucizevi hikmetiyle insanın iyisine dar anlarda uzattığı yardım eli, olası ki ünlü kariyerinin ilahi emriydi. 


Çağdaşlaşmış diyarların yurttaşına hizmetle hayatı kolay kılan, bilimsel siyasetli devletlerine benzerdi. Can almayıp can veren; huzur, refah, mutluluk bereketi, Hızır hazretlerinin kutsiyet cömerdi söylencesiydi.

 

Göklerin bir yerlerinde motor felci geçirmiş uçaklar, teknik yaralarıyla mecburi inişe süzülürlerken, piste kısa kalmalarında, karşı rüzgârların da ağır ihanetleri, bazen hiç ıskalamadıkları doğal etikleriydi. 

 

Görünene bakılırsa, yine Azrail’den yanaydı esiş yönleri. Ve İlahi düzenin cana kıyanı, kendi fırtınasını karşı rüzgârlara gizlemek için o an, oralardaydı sanki. Belli ki hazreti hazret, Serhan’a da Göktuğ’a da tavır almış; “Hiç çırpınmayın faniler, “Hadi gelin, artık bu gün gidelim!” der gibiydi. 

 

“E gidelim gitmesine de böylesine ölü fiyatına da gidilmez ki erenler!” diye içinden geçirdi Serhan! Velhasıl Azrail Efendinin keyfi yine yerindeydi. Ve belli ki avına ya da avlarına epey yakın mesafedeydi. 

 

İlahi emri yerine getirince; aşağılarda zaten bahane belliydi. Hatta yola çıkmış gibiydi. Nasıl olsa fatura kadere kesilecek; zanlı olma hali de karşı rüzgârlara hükmedilecekti. 


Ambargoyu suçlayacak düşünceler akıllara gelse de nasıl olsa pek dillendirilemeyecekti. Yani hayat oralarda her zamanki gibiydi. Ya kokmaz bulaşmaz ritmini sürdürecek ya da güçlüden yana resim verecekti. 

 

Haliyle olaylı dosyanın, yine dolaylı bir sebeple ambalajlanıp, arşivine bir kolayca kaldırılması yeğlenecekti.

 

Yurtsever kesimlerin, hakikate yüreklenen sesleri; azcık yankı bulsa da Sam Amcalarına toz kondurmayan çıkarcı saltanatların, yerli ve milli geçinen hükümranlarınca geçersizleştirilecekti. 

 

Kendilerini milletten, ülkeden, devletten yanaymış gibi sergileyen, nev’i şahsına münhasır siyaset piyasacıları; amaçları doğrultusunda milleti ayrıştıran, ülkeyi fukaralaştıran, devlet itibarını yaralayan, küresel proje failleriydi. 

 

Neyse ki Serhan’la Göktuğ’un ambargoya bulaşmış dosyaları, rafa kaldırılacak gibi değildi. Zira 8’inci Ana Jet Üssü’nün ya ana ya da yedek pistlerinden birine, varabilmek için döktükleri ecel terlerinin aritmetiksel geleceği, sanki de mutluluk vericiydi. 

 

Ama yine de sabrı ihtiyatlı, umulanı hesaplı, umutları tasarruflu kullanmak gerekirdi. Zira yeryüzünde güvenilir sanılan teknolojik uygarlığın, gökyüzünde katmerli ihanetlere canavarlaşışı, her dem olasıydı. O an oralarda olduğu gibi! Bilimsiz siyasetin insana ettikleriyle benzeşirdi.

 

Küresel oyunların, satılık taşeronluklarla ulusal yazgıyı belirlediği coğrafyalarda; emperyalizmin türlü türlü siyasi, askeri ve ekonomik mühimmatı, oralı yurttaşların da kadim kaderleriydi. Zaman ve mekâna göre farklılık gösterse de oraların, ustaca ve en yaygın kullanılan mühimmat türleri, din-mezhep-ırk ya da etnisiteydi. 

 

Çağın, hep uzağına uzağına sahipsizce düşürülmüş oralı diyarlarda, emperyalizmin pusuya düşüren saldırıları, göklerde de gencecik canlara kastedendi! 

 

Yurttaşının yaşama hakkına, hukuksal adaletle sahip çıkan haritalarda, sıra dışı sayılan ölüm; kimsesiz diyarlarda sıradandı, doğaldı! Her türüyle hayli ucuzlamıştı! Bu boşu boşuna ölümler, belki Azrail hazretlerinin bile tuhafına gidiyordu! 

 

Geçenlerde Yılmaz Üsteğmen için Eskişehir’de katıldıkları tören, olanca hüznüyle Yzb. Serhan’ın gözleri önündeydi. Mekânlar ve kahramanları değişse de şahadet jübilelerinin, her Hava Üssündeki standart seyrini hayat, diğer tüm meslektaşları gibi Yzb. Serhan’a da öğretmişti. 

 

Askeri formatına uygun olarak ihtimal ki Üs Uçuş Doktoru Alaettin; revirin mevcut sakinleştiricilerini yüklenerek, bir heyetle birlikte Serhan’ın eşine de giderlerdi. 

 

Nüfusuna kayıtlı oldukları kentlerde ise Merkez Komutanlığının görevli bir heyeti, illa ki gün içinde Serhan’ın da Göktuğ’un da ebeveynlerine erişirlerdi. 

 

Uçuş Okulu mezuniyet sonrası, Hava Kuvvetleri Personel Başkanlığınca, her pilota doldurulan resmi evrakta Serhan; ilgili haneye, “Köyümün Mezarlığı” ibaresini not düşmüştü… 

 

Ola ki yattığı yerden görebilirse eğer, köyünün özlemiyle tutuştuğu yıldızlı gecelerini seyre koyulur, duyabilirse eğer, seher yellerinin ninnisel senfonilerini dinlerdi. 

 

Hele bir de yabanın rengârenk çiçekleri, cennet kokularıyla açtı mı başucunda, keyfine diyecek olmazdı! Ya o karınca kararınca edebiyata yazdıkları, ola ki bir gün kıymet bulursa! 

 

Olası kitap satışlarından da zengin bir köy kütüphanesi oluşursa, hele hele yörenin yoksul köy çocuklarını okutacak, bir de dernek inşa edildi mi, Tanrı’dan daha ne dilesindi! 

 

Şehit yavrularının nasıl büyüdüklerini, hayatın içinde gözlemlemek; yüzölçümü genişçe yüreğinin, irileşmiş sosyal yaralarından birisiydi Serhan’ın. 

 

Kim bilir kendi yavruları da nasıl, ne zorluklar içinde, hangi acılarla büyüyeceklerdi! 

 

Atatürk sonrası gelmiş geçmiş siyasi büyüklerden nasıl da alacaklı oldukları, yurdun tüm şehitlerine olduğu gibi, Göktuğ’a da Serhan’a da ilahi mahşerde, illa ki bildirilecekti!..

 

Not; Rıdvan Aydın’ın “YÜREĞİME SİYAH ÇELENK BIRAKTIM” adlı, roman dosyasından devam edecek…

YAZARLAR

https://www.facebook.com/%C3%9Cnye-Kent-Ofset-106507792092593