Hani insanın kendinden çıktığı anlar olur ya!.. Hani kendine yakışmayan çiğliklerde, kısacık bir an da olsa, dolaşır durur ya!.. O anların iç dünyasında Serhan, her daim paylanmayı hak eden okyanus ötesine, okkalı bir giydirişle alt yazı geçiyordu… “Lanet olsun! Alsın başına çalsın ambargosunu! Çok da umurumdaydı sanki!” diyordu...
Aynı yazgıyı paylaşan Serhan’la Göktuğ için 45 bin fitlerde başlamış süreç, kendi sonuna doğru hızla süzülüşteydi. Sanki hayat; rollerini yüklenmiş karakterlerinden çok, öykülerini gösterime sunmuş roman ya da filmlerin, onlardan başka bir O; olanlardan başka bir olan yaratma peşindeydi.
Sözcüklerle duygu yaratma sanatı edebiyatın, hazin bir senaryosunu, koltuğunun altına alelacele sıkıştırmış, bir yerlere kadraj kadraj ölüm taşıyan, görüntü yönetmeni olmalara koşturuyor gibiydi…
Bir meslekti ki yaptıkça daha dahasına, yapılan her ne ise daha daha fazlasına; iyinin en iyisine iştahlı bir açgözlülükteydi. Siyaset tacirlerinin “gibi görünme” reklamları yerine, olanı olduğuyla yaşamanın, dobra hakikatiydi.
İnsan ahlakının onursal değerlerini; mevki, makam ya da rütbe olarak benimsemiş, Kutsal Atatürk Ocağının Asker Yemini; köşe dönmece siyasetin, kürsü yeminlerine hiç benzemezdi. Yurt sevdası içtendi, yürektendi... Gerekti mi ölümüneydi… Velhasıl özü, asker selamı gibiydi. Kutsiydi, asildi, derindendi… Can pahası vatan savunmasında, ölüm gibi 7/24 nöbetteydi…
Zaten, insanlığa yararlı yanımızla zararlı yanımızın, oransal toplamı değil miydik hepimiz? Hayatın içindeki ortalamamız, bizi biz yapanımız değil de neydi?
Yurttaşına cehennem, yabancıya cennet olan diyarsanız; evrensel hukukun siyasal hukuka devşirimiyle her bir taraf kanamalı; her bir yan yaralı; temel hak ve özgürlükler hepten hasarlı; Bakanlığı bile iktidarından menkul adaletse sürekli komalardaydı… Oralarda vicdanların cüzdanlara, izanların1 Fizanlar’ a2 sürgünü, tümüyle aksaksızdı.
Çağdaş hukuk sistemlerinde Barolar: Etik kurallar ışığında, savunmayı temsil eden avukatlığın, hukuksal adaleti destekleyen, saygın meslek kuruluşlarıydı. Siyaseten çağ çorağı bırakılmış haritaların, bölünmüş barolarıysa müşterisi oldukça bereketli, hukuk ticarethanelerini andırırlardı. Oralarda hakkaniyetli vicdanlara haksızlık-hukuksuzluk kuşanan, hukuk cübbelerinin de az olmadığı, kamuoyunca çok aşikârdı…
Oralarda, sırtını dayadığı siyasiler gücüyle, suçsuz-günahsızları mağdur eden meslektaşına; ücretini peşin aldığı müvekkilini adeta pazarlayan, sözde hukuk cübbeli avukatlığın varlığı da yok değildi. Oysaki tüm meslekler; hele de konu, illaki adaletin kutsallığıysa, beklentisel getirilerle değil, etik değerler vicdanıyla mutlak icrası, devlet bekası için hayati önem taşırdı.
Niteliksel görünene hakşinasça bakılırsa; oraların bazı mesleklerinde olduğu gibi, hak’ kın cübbeli savunmanı avukatlığın da; ya ithalat ya da yapay zekâya devri, ha bu gün ha yarındı!
Mürteci saltanatların, yükseklerdeki egemenlerine; aşağılardan yoldaş aynılaşmalar, keşke iyilikte- güzellikte-adalette paydaşlaşım olsaydı. Liyakati sadakatinden menkul, suç ortağı bencil çıkarcılığın, yüzü kara arsızlaşma gayrimeşruluğu kök salmasa, insanlığın yüzkarası ihanetle, kimse kimseyi kimselere satmasaydı!
Gerek millet hazinesinden gerekse ülke nimetlerinden, en büyük paylara konan talanın, katar katar semiren akbabalığı, marazlı doyumsuzluğa, ne vardı kurumlaşamasaydı. Oralarda din kurumları bile, partizan kandaşlığın operasyon merkezleri olarak ilahiyatlaşırken, oraların teolojik inançları da her geçen gün, itibar kaybında olmasaydı.
Akademik diplomasızlıktan çok, kanserojen okumazlık illetinin, kültürel cehalette akıl almaz boyutu, çok daha vahimdi oraların. Okuyanı anlama, algıda bocalama, sorgulayıp uygulama yoksunuyduysa oralar; bilinmez ki hangi din, hangi inanç, ne tür insanlaşmaydı. Oralara çöreklenmiş haksızlık-hukuksuzluk-yolsuzluğun, rekor üstüne rekor uçukluğu, insanlık tarihinde öylesi bir toplumun ne tür bir vicdanı, öylesi bir devranla nasıl bir sınavıydı!
Gelenekseli dinleştirip, illetli çıkarları gereği dayatanları gibi, siyaseti dinleştiren milli ve manevi duyguların dolandırıcıları da oraların arlanmasız, utanmasız cehalet avcılarıydı. Oralarda tribünlere oynanan toksisitesi3 yüksek travmatik siyaset; oraların dürüste, yurtsevere, haksevere doğrultulan yakıcı silahı, devletin temeli adaletin, tahripkâr mühimmatıydı.
Oralarda siyaset mezhepleşir, mezhepler ticarileşirdi. Ki dahası, tarikatlarla endüstrileşir, cemaatlerle holdingleşirdi. Ne büyük talihsizlikti ki tek seferlik bir ömrü, savaş görmüşten beter eden oralı siyaset haramileri, küresel emperyalizmin, bölgesel Truva atı seyisleriydi. Hatta öldüklerinde dahi, onlar için milletin helal kazancından, haram anıt mezarlar bile inşa edilirdi…
Oralarda neredeyse aldığınız her nefesten bile, devlet adı altında dayatılan, oysaki tepeden inme hükümet vergilerinin; kimseliden kesilemeyen hatta bazen silinen fahiş kesintileriydi. Madalyalı Amok4 koşucusu adaletsizliklerin; bunalım yokuşu bürokrasinin, oralardaki ağır zulmünde, yurttaşlık masumiyetiniz yara bereler içindeydi…
Öylesi diyarlarda, siyasetin terörize ettiği, organize haksızlık-hukuksuzluk-huzursuzluk suçlarına; bıçağın kemiğe dayandığı umutsuzlukta; can alan yoksulluğa körleşmek, toplumsal birlikteliği temelinden zedelerdi. Oralarda hastalıklı bir toplumun, küresel proje inşasına, sanki kasten estirilen, ruhsal fırtınaları dindirmek olası değildi.
Oralar ki; düşük gelir komik maaş, iki kişilik haneniz için bile, hele bir de emekliyseniz; neredeyse ücretli bir muhasip tutmaların, olmayası günlerine gelmişti. “Haksız kazanç teminiyle” hukuksuzca şişirilen türlü türlü faturalara; daha baştan çözümsüzlüğe mahkûm, mağduriyet başvurularınızın, çaresiz takibiyle baş etmek kolay değildi.
Her ayın asgari 20 günü, kesintilerle geçen banka dökümlerinde; toplumsal huzurdan-refahtan- mutluluktan dem vurmak, nasıl mümkün olabilirdi!..
Not; Rıdvan Aydın’ın “YÜREĞİME SİYAH ÇELENK BIRAKTIM” adlı, roman dosyasından devam edecek…
Dipnot;
1 Akıl
2 Büyük Sahra Çölü’nde bir zamanların, uzaklardaki sürgün bölgesi.
3 Zarar derecesi
4 Çıldırmış


