Belki anlatılanlar kurgudan ibarettir…
Belki de gerçeğin küçük bir bölümünü yansıtıyor, bilemiyoruz.
Kulaktan kulağa yayılan bu öykülerin özneleri bugün hayatta değilse bile bazılarının çocukları ve torunları aramızda yaşıyor.
Bize büyük annelerinden duydukları, Tehcir sırasında öleceklerine kesin gözüyle bakılan Ermeni kız çocuklarının hazin öykülerini anlatıyorlar.
Bu öyküler, siyasi tartışmaların, suçlamaların ve spekülasyonların ötesinde, herkesin kabul etmek zorunda kaldığı gerçeklerdir.
Çünkü herkesin bir gideni vardır,
İçinden bir türlü uğurlayamadığı…[1]
Ünyeli Ermeni Kız Çocukları
Köylerde ve Ünye’de, Ermeni ve Türk aileler, öylesine iç içe, öylesine saygılı ve öylesine dostça bağlı idiler ki birbirlerine…
Tehcir adı verilen zorunlu göç olayında bile Ünye’de bu bağlılıklar kopmadı.
Göçenlerin götüremediği malları, evleri, tarlaları, yatak ve yorganları, kazan ve kepçeleri, kedi ve köpekleri, dana ve inekleri birçok yerde yağmalandı ama bazı yerlerde emanet alındı.
Ünye, gidenlerin mallarını ve bebeklerini emanet bıraktığı yerlerden biriydi.
Anneler yavrularını canlarından kopararak, yürekleri yırtan haykırışlarla, sel olup akan gözyaşlarıyla terk etmişlerdi yavrularını…
Ünyeli bazı aileler alıp kendi yavruları gibi kollayıp korudu, yedirip doyurdu, büyütüp eğitti bu kimsesizleri.
Gidenler gitti. Bir daha hiç ama hiç dönmediler. Eşyalar ve bebekler kaldı.[2]
Tehcirden Geriye Kalanlar
Tehcir edilen Ermeni ailelerin bebekleri, en iyi görüştükleri komşu Müslüman ailelere bırakılmışlardı. Bu çocuklar, bırakıldığı ailelerin terbiyesiyle büyüdü, genç kız oldular.
Kökenlerini bilseler de adları Müslüman adıydı.
Hiçbiri Ermeni adını kullanmadı.
Himayelerine alan aileler, onları öz çocuklarından ayırmadı. Ellerinden geleni esirgemediler. Eğitim almalarını sağladılar. Sonra çeyizleyip kısmetini bulmasını sağladılar.[3]
Aynı durumu İrfan Işık hocamızdan farklı değerlendiren hemşerimiz Cafer Sarıkaya, Agos dergisiyle yaptığı söyleşide şöyle diyor:
Komşulara bırakılan çocukların aileleri hiçbir zaman dönememiş, emanet bırakılan çocuklar Müslüman ailelerin yanında, Türk gibi yetiştirilmiştir. Ünye’de, kendi ailemde ve tanıdığım bazı diğer ailelerde, bu şekilde büyütülmüş çok sayıda çocuk var. … Müslüman aileler tarafından sahiplenilen ya da alıkonan Ermeni kadınlar ve çocukların çoğu o şekilde yaşamaya devam edip, o şekilde öldüler. Müslüman olarak mı? Orası net değil. Geride kalanlar ile konuştuğunuzda aynı kadın için “Bizden daha Müslümandı, namazında niyazındaydı” diyenlerin yanında “Odasına gider gizli gizli kendi duasını ederdi” diyenler de oluyor.[4]
Hikâyelerden birine göre, tehcirden yıllar sonra Ünye’ye dönen Ermeni bir kadın, beş yaşındayken orada bıraktığı kızı Arpi’yi bulur, onunla Ermenice konuşur, onu Fransa’ya götürmek ister ama Müslüman biriyle evlendirilmiş ve çoluk çocuk sahibi olmuş olan Arpi, Ünye’den ayrılmak istemez. Gözü yaşlı anne, kızını ve torunlarını öpüp koklar, eski komşularına ve Ünye’ye veda eder. Üç ay sonra Paris’ten gelen bir mektupla, yaşlı kadının Ünye’yi ve kızını sayıklayarak hayata veda ettiği bildirilir.[5]
Özlemle andığımız Gazeteci-Yazar Yaşar Karaduman da, Ünye’de duyup derlediği ve kurguladığı Ermeni Kızların öykülerini yazmıştır.
Aileler dört veya beş yaşın altında çocuklarını çok çetin yol ve mevsim koşullarına dayanamazlar, burada bırakırsak biz dönemesek bile en azından onların hayatta kalma şansları olur diye bilinçli olarak bırakmışlardır. Bu hikâyelerden an acıklısı ikiz kardeşini burada bırakarak anne ve babası ile giden Magda’nin 80 yil sonra Ünye’ye gelişini ve kardeşini buluşunu anlatan hikâyedir.[6]
Bırakılan çocukların bir kısmı (sahiplenilmeyenler), yetimhanelere yerleştirildiler.
Bunların dışında Ermeni kimlikleri, Ermeni dini ve âdetleriyle Ünyelilerce korunarak kalan ailelerden de söz edilmektedir.
Ünye Lokumu; Ermeni Kızların Ünye’ye Mirası mı?
Ünye lokumu olarak bilinen tatlandırılmış mayalı hamur, rulo yapılarak avuç içine sığacak biçimde kesilir, fırında pişirilirdi. Mahalledeki fırınlarda yahut evlerde yapılan Ünye lokumu, her bayram evlerden eksik olmaz, ancak o dönemde pastanelerde satılmazdı.[7]
Türkçede geçen lokma veya lokum kelimeleri, Arapçadan gelmektedir. Osmanlıca karşılığı, Arapçadan gelen rahat ul-hulkümdür ve boğaz rahatlatan anlamına gelir.
Afyon Lokumu olarak bilinen Osmanlı Lokumu, Ünye’de Rahat Lokumu adıyla geçer. Ünye Lokumundan farklıdır. Ünye Lokumu daha çok kurabiye yahut çörek sınıfına girer ama Bayramların vazgeçilmez ikram ürünü olduğu için “Lokum” olarak adlandırılır.
Ünye Lokumunun orijini, Ünye’de ne zamandan beri yapıldığı bilinmemektedir.
Agos Gazetesindeki söyleşide Sarıkaya, Ünye Lokumu için “1915 yılında hayatlarını kurtarmak ve yurtlarından uzaklaşmamak için Müslüman olan ya da olmak zorunda bırakılan Ermeni kadınlar sayesinde bugüne kadar gelebilmiştir” diyor. Ermenilerin bir zamanlar Paskalya yortuları için yaptığı lokumların, Ünye mutfağı ve kültürünün bir parçası olarak yaşamaya hala devam ediyor. Müslümanlaş(tırıl)mış kadınlar, torunlarından ve çocuklarından saklasalar da, bir geleneği kendi aralarında sessizce yaşatmış, kutsal günlerini unutmamaya çalışmışlar.[8]
Tamamen sözlü tarihe dayalı bu bilgi teyit edilmeye (doğrulanmaya) muhtaçtır.
Ermeni tarihçi Kévorkian’a göre Ünye ve hinterlandına Ermenilerin gelişi 18. Yüzyıl’ın (1700’lü yıllar) başındadır. Oysa hamur işi börek, çörek ve kurabiyeler, yörede yüzyıllardır bilinmekte, Rumlar ve Türkler tarafından yapılıp yenilmektedir. Üstelik Ermenilerin Paskalya Çörekleri (lokum değil, çörek), Ünye Lokumuna benzemez, saç örgüsü, yahut simit biçimindedir.
Ünye’nin kadim bir tadını, dayanağı olmadan belli bir kesime mal etmek, Ünye’deki diğer topluluklara haksızlıktır.
Bırakın Ünye’nin lokumu, Ünyelilerin olsun!
İlle de arkasında bir etnisite yahut trajik bir öykü aramayın.
Harut Usta’ya Veda
Ordu Ermenilerinden Harutyun Artun, 5 Şubat 2026’da İstanbul’da tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Harutyun Artun ya da bilinen ismiyle Bakırcı Harut Usta için 7 Şubat Cumartesi günü cenaze töreni düzenlendi.
Selçuk Küpçük’ün kaleminden geçen haftaki yazımızda aktarmıştık Bakırcı Harut Usta’nın Tehcir ile ilgili söylediklerini. O şimdi anılarda ve kitap sayfalarında yaşıyor.[9]
Ordulu Bakırcı Mıgırdıç Usta'nın oğlu Harutyun Artun'la 2010 yılı tanışmıştık. Tehcir yıllarını bizzat yaşamamıştı ama yaşayanlardan bire bir dinlemişti. Her iki tarafın da derin acılar yaşadığını söyledi, bize…
Harut Usta, o dönem acılarının hakkaniyetli bir örneğiydi.[10]
2011 yılı Mayıs’ında, Ahmet Kabayel'le birlikte, değerli kardeşimiz Coşkun Çetinalp'in çağrısı üzerine Ordu'ya gitmiştik ve yerel bir TV kanalında yaptığımız keyifli bir söyleşinin ardından Harut Usta'ya uğradık.
Bizi karşıladığı mekân, Harut Usta'yla adeta bütünleşmişti. Müzeyi andıran, eski eşyalarla dolu bu mekânda çaylarımızı içerken bir dönemin tarihine tanıklık ediyorduk. Harut Usta için neredeyse her eşyanın ayrı bir öyküsü vardı.
Bizim asıl öğrenmek istediğimiz, Usta'nın Ünye'ye uzanan akrabalık ilişkileri, sürgünlerle, acılarla geçen yıllarıydı. Nedense o kısmı geçiştiriyor, daha çok eşyaları ve masasının üzerindeki fotoğraflarda yer alan insanları anlatmayı yeğliyordu.
Henüz yapım aşamasındaki Ünye Müze Evi'nden söz ettik... Kalktı, eşyaları arasında kısa bir yolculuğa çıktı. Eline eski bir gemici feneri aldı. Sağını solunu kurcaladı, düzeltti, kontrol etti. Bize uzattı. "Bu da benden Müze Ev'e hatıra olsun." dedi. Böylece yapım aşamasındaki müzemiz, Harut Usta'dan antik bir eşya kazandı. Bizi Usta'yla tanıştıran arkadaşımız Coşkun daha sonra bize: "Harut Usta asla böyle bir şey yapmaz, bu eşyaları evladı gibi saklar." diyecekti. Biz de "Merak etmesin, Müze evde bu emanetini gözümüz gibi koruyacağız." dedik.[11]
Harut Usta'nın öyküsünü, hemşerisi İbrahim Dizman’ın kitabından aktararak bitiriyoruz Tehcir konusunu:
"Ermeniler arasında sürgün konu edilmezdi. Büyükler konuşmazdı, bizi de konuşturmazlardı. Biz çocuklar bazı şeylerin farkına varınca soruyorduk, dedemiz, amcamız, teyzemiz nerde, filan diye. Öldüler, deyip kestirip atıyorlardı büyükler. Sonraları anladık ki huzur içinde yaşayabilelim, intikam peşinde koşmayalım diye anlatmıyorlarmış. 18-20 yaşına gelince, sağdan soldan duyduklarımızla yaşanan felaketi biraz olsun öğrenmiştik ama artık kin güdecek yaşı geçmiştik. Çünkü Türklerle iç içe yaşıyorduk, en yakın arkadaşlarımız, komşularımız Türk’tü. Kime kızacaksın, kimden intikam alacaksın? Böyle olması, büyüklerimizin sağduyulu davranması çok doğru oldu tabii. Yoksa gençlik var, sağda solda birilerine çatar başımızı büyük belaya sokardık."[12]
Devam Edecek: Lozan Mübadilleri
Kaynaklar:
Pala, Fatih. 2023, Tutaste “Dolunayın kız kardeşi”, Paşa Yayınları
Işık, İrfan. 2013, Anılardan Taşan Yıllar, Ünye Belediyesi Kültür Yay.
Karaduman, Yaşar. 2020, Tarihin Kayıp Kızları Ünye’den gidenler bir daha Geri dönmediler, 20.06.2020, Ünye Kent Gazetesi
Sarıkaya, Cafer. Ekim 2016, AGOS Gazetesi
Kabayel-Varilci, 21.01.2008 Hizmet Gazetesi, Ünye’de Pastacılık ve Şekerciliğin Tarihi - I
Varilci, 15.01.2025, Ünye Kent; Karadeniz Arkeolojisi - Pontus Sorunu IV
Varilci, 25.05.2016, Ünye Kent; Harut Usta
Biryol, Uğur (Derleme), 2014, Karadeniz’in Kaybolan Kimliği, İletişim Yay.
Dizman, İbrahim. 2016, Adı Başka Acı Başka, İletişim Yay.
[1] Fatih Pala, 2023
[2] Işık, 2013; 315
[3] Işık, 2013; 316
[4] Sarıkaya, Agos Dergisi, Söyleşi
[5] Sarıkaya, 2016
[6] Karaduman, 2020
[7] Kabayel-Varilci, 2008 (Aslında Ünye Lokumu yerine Ünye Çöreği yahut kurabiyesi denilmeliydi. Bayram ikramı olarak üretilen bu yerel ürünü dillendirirken Ünyeliler, iskeleye “köprü” deyişindeki metaforu kullanmışlardır.)
[8] Sarıkaya, 2016
[9] Biryol – Küpçük, 2014; 147-177
[10] Varilci, 2025, Ünye Kent Köşe Yazısı
[11] Varilci, 2016, Ünye Kent Köşe Yazısı
[12] Dizman, 2016; 123