Eskiden “ayıp” dediğimiz pek çok şey, televizyon ve internet sayesinde yavaş yavaş normalleşti. Doğru olanı değil, daha çok izleneni, daha çok alkış alanı takip eder hale geldik.
Ekranlar ve sosyal medya bizi sandığımızdan çok daha fazla değiştirdi.
Bir zamanlar aile içinde kalması gereken konular mahremdi, dışarı taşmazdı. Şimdi en özel meseleler herkesin gözü önünde konuşuluyor. Tartışmalar, bağırışlar, hakaretler birer eğlenceye, birer şova dönüştü. Bunları izledikçe dilimiz sertleşti, tavrımız değişti, kalbimiz de bundan payını aldı.
Eskiden utandığımız şeyler bugün “özgürlük” ya da “cesaret” etiketiyle sunuluyor. Birkaç beğeni almak için sınırlar zorlanıyor, değerler gözden çıkarılıyor. İnsanlar vicdanlarına değil, telefon ekranlarına bakarak yaşamaya başladı.
Gençler ve çocuklar artık dürüstlüğü, emeği, sabrı örnek almıyor. Kısa yoldan köşeyi dönmeyi, görünür olmayı, sadece eğlenmeyi hedefliyorlar. Ekrandaki yapay hayatları gerçek sanıyorlar. Oysa insan, neyi çok izlerse ve neyi tekrar ederse, zamanla ona benzer.
Ahlak, bir binayı ayakta tutan görünmeyen kolonlar gibidir. Dışarıdan her şey sağlam durabilir ama o kolonlar çatladığında ilk sarsıntıda her şey çöker. Güvenin kalmadığı, utanma duygusunun yok olduğu bir yerde ne adalet yaşar ne de huzur.
Çözüm sadece şikâyet etmek ya da her şeyi yasaklamak değil. Asıl mesele, insan onurunu yeniden merkeze almak.
Neyi alkışladığımızı, kimi meşhur ettiğimizi iyi düşünmeliyiz.
Çocuklara sadece öğüt vermek yetmez; önlerine doğru örnekler, sağlam hikâyeler koymalıyız.
Yanlışa alışmamalı, yozlaşmaya sessiz kalmamalı; önce kendi hayatımızdan başlayarak doğruyu savunmalıyız.
Ahlak, lafta kalan bir kavram değildir. Günlük hayatta attığımız küçük adımlarda, sergilediğimiz tavırda ortaya çıkar. Bu gidişatı ancak emek vererek, bilinçli tercihler yaparak ve sorumluluk alarak düzeltebiliriz.